İSMİHAN ŞİMŞEK
İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Bilgiye erişimin kolaylaşması hakikate ulaşmayı kolaylaştırmadı. Aksine, bilgi kirliliği nedeniyle hakikati ayırt etmek daha zor hâle geldi. Parçalanmış ve bağlamından koparılmış bilgiler, bütünlüklü bir düşünce geliştirmeyi zorlaştırıyor.
Dijitalleşme hayatın hemen her alanını dönüştürüyor. İnsanı sarıp sarmalayan ve gönüllü esarete dönüşmüş gibi görünen dijital kültür, insanın kendini ifade etme biçimini ve toplumsal ilişkilerini nasıl değiştirdi? İnsan, dijital dünya ile arasına mesafe koymalı mı, nerede konumlanmalı?
Dijitalleşme, yalnızca teknik bir ilerleme değil insanın varoluş biçimini dönüştüren kapsamlı bir zihniyet değişimidir. Bugün insan, kendini ifade ederken içsel hakikatinden çok dışarıya nasıl göründüğünü merkeze alıyor. Bu da ifade biçimlerini sahicilikten uzaklaştırarak performatif bir kimlik üretimine dönüştürüyor. İnsan, artık “kim olduğu” ile değil “nasıl algılandığı” ile var olmaya başlıyor. Bu durum toplumsal ilişkileri de yüzeyselleştiriyor; derin bağların yerini hızlı, tüketilebilir ve çoğu zaman geçici ilişkiler alıyor.
Kodlanmış Kötülük kitabımda da dikkat çektiğim gibi, dijital kültür nötr değildir; insanın zaaflarını tanıyan ve onları besleyen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, dijital dünya ile kurduğumuz ilişkiyi basit bir kullanım meselesi olarak görmek yanıltıcı olur. Aslında burada söz konusu olan şey, sürekli bir maruz kalma hâlidir. İnsan, bu sistemin içinde kendini özgür zannederken aslında belirli yönlendirmelere açık hâle gelir. Sürekli bir özgürlük propagandasıyla dijital kölelere dönüşürüz. Yankı odaları dediğimiz dijital ekran hapishanelerinde bizi bizden daha iyi tanıyan algoritmaların emir kulu olduğumuzun farkına varmayız. Bu noktada mesele, dijital dünyadan tamamen uzaklaşmak değil onunla kurulan ilişkiyi yeniden tanımlamaktır. İnsan, dijital olanı hayatının merkezine yerleştirdiğinde zamanla kendi gerçekliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu yüzden insanın kendisini dijital dünyanın içinde değil karşısında ve onu denetleyen bir konumda inşa etmesi gerekir. Dijital alan bir yaşam alanı olmak yerine bir araç olarak konumlandırıldığında sağlıklı bir mesafe kurulabilir.
Medya ile din arasındaki ilişki son yıllarda daha görünür hâle geldi. Medyanın dinî söylemi ve dindarlık algısını dönüştürdüğünü düşünüyor musunuz? Sizin de üzerinde çalışmalar yaptığınız medya vaizliğine dair neler söylersiniz?
Medya ile din arasındaki ilişki günümüzde daha görünür olduğu kadar daha problemli bir hâl de almıştır. Çünkü medya, doğası gereği hız, dikkat çekicilik ve tüketim üzerine kurulu bir sistemdir. Din ise sabır, derinlik ve içsel dönüşüm talep eder. Görünen o ki bu iki alanın kesiştiği noktada çoğu zaman belirleyici olan dinin ilkeleri yerine medyanın kuralları olur.
“Popstar vaizler” kavramını ortaya koyarken bu dönüşüme dikkat çekmek istedim. Günümüzde bazı dinî anlatılar, hakikati aktarmaktan çok ilgi çekmeye odaklanıyor. Vaaz, bir irşat faaliyetinden ziyade bir performansa dönüşebiliyor. Duygusal yoğunluk, dramatik anlatım ve kısa süreli etki, derinlikli bilginin önüne geçiyor. Bu da dindarlığın içeriğini zayıflatırken onu daha çok görünürlük üzerinden tanımlanan bir olguya dönüştürüyor.
Medya vaizliği başlı başına olumsuz bir durum değil tabi ki fakat maalesef medyanın diline teslim olmaması da pek mümkün değil. Eğer dinî söylem, medyanın hız ve tüketim mantığına göre şekillenirse hakikat geri planda kalır ve ortaya yüzeysel bir din anlayışı çıkar. Medyanın popülist, reyting kaygılı, tabiri caizse pazar yeri gibi olan karmaşasından uzak kalınması, dinin sağlıklı bilgi ve yöntemlerle insanlara anlatılması ne yazık ki pek mümkün olamıyor. Bizim bu noktada nebevi metoda ihtiyacımız var. Yani Peygamber Efendimiz insanlara nasıl anlatıyorsa, nasıl öğretiyor ve davranıyorsa rehberimiz onun yöntemleri olmalıdır.
Sosyal medyada hız, görünürlük ve beğeni ekonomisi ön plana çıkıyor. Bu ortamın insanın iç dünyası, mahremiyet anlayışı ve tevazu gibi değerlerle ilişkisi hakkında neler söylersiniz?
Sosyal medya, insanın iç dünyasını derinleştiren değil çoğu zaman onu dışa göre yeniden şekillendiren bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Beğeni ekonomisi, kişinin değer ölçülerini içeriden dışarıya kaydırıyor. Artık bir şeyin değeri, doğru ya da anlamlı olmasından ziyade ne kadar ilgi gördüğüyle ölçülüyor. Bu, dinî içeriklerin paylaşımında da aynı şekilde ilerliyor. İslami içeriklere baktığımızda tıpkı geleneksel medyanın medya vaizlerini ve dinî içeriği dönüştürdüğü gibi sosyal medyanın da kendi sistemini ve ölçülerini dikte ederek dinî içeriğin anlamını dönüştürdüğünü, yanlış bilgileri etkileşime soktuğunu görüyoruz. Sebebi ise daha çok etkileşim ve beğeni almak… Dijital kapitalizmin çarkını daha da güçlendirmek.
Bu durum, mahremiyet anlayışında ciddi bir dönüşüme yol açıyor. Eskiden, korunması gereken alanlar olarak görülen özel hayat unsurları bugün görünürlük kazanmanın bir aracı hâline gelebiliyor. İnsanlar, en kişisel deneyimlerini, ailelerini, özel hayatlarını dahi paylaşılabilir içeriklere dönüştürmekte tereddüt etmiyor. Bu da mahremiyetin sınırlarını giderek belirsizleştiriyor. Korunma kalkanlarımız bir bir deliniyor.
Tevazu ise bu dönüşümden en fazla etkilenen değerlerden biri. Çünkü tevazu, görünürlükten ziyade geri planda kalmayı, gösterişten uzak durmayı gerektirir. Oysa sosyal medya, sürekli kendini gösterme ve varlığını kanıtlama üzerine kurulu. Bu çelişki, bizi farkında olmadan sürekli bir kendini sunma hâline itiyor ve derinlikten giderek uzaklaştırıyor.
Günümüzde bilgiye erişim çok kolaylaştı fakat aynı ölçüde bilgi kirliliği de arttı. Bu durum özellikle gençlerin hakikatle ilişkisinde nasıl bir etki oluşturuyor? Bu noktada sizin tabirinizle “popstar vaizler” nelere dikkat etmelidirler?
Bilgiye erişimin kolaylaşması hakikate ulaşmayı kolaylaştırmadı. Aksine, bilgi kirliliği nedeniyle hakikati ayırt etmek daha zor hâle geldi. Özellikle gençler, çok fazla bilgiye maruz kalmalarına rağmen bu bilgiyi derinlemesine işleme imkânı bulamıyor. Parçalanmış ve bağlamından koparılmış bilgiler, bütünlüklü bir düşünce geliştirmeyi zorlaştırıyor. Âdeta bir malumat çöplüğünün içindeyiz. Sürekli önümüzden yazılar, videolar, fotoğraflar akıyor ama 1 dk sonra hiçbiri aklımızda kalmıyor. Bu çağ yeni bir kavram ortaya çıkardı: Dijital demans. Kur’an’da, şeytanın insanı unutturarak yanılttığı ifade edilir. Hz. Yusuf kıssasında ifade edilen unutma kavramı sadece basit bir ihmal değil; insanın kaderini etkileyen derin bir zaaf olarak karşımıza çıkar. Günümüzde unutma, yapısal bir sorun. Bilgi fazlalığı, paradoksal biçimde bilgisizliği üretir hâle geldi. İnsan, bildiğini düşündüğü şeyleri zihninde taşıyamıyor; dijital araçlara devrediyor. Bu durum, hakikatle kurulan ilişkinin zayıflamasına yol açıyor. Çünkü hakikat, yalnızca bilgi birikimiyle değil o bilginin anlamlandırılmasıyla ortaya çıkar. Yüzeysel bilgi tüketimi ise bu süreci sekteye uğratır.
“Popstar vaizler” geniş kitlelere hızlı bir şekilde ulaşabildikleri için, kullandıkları dil ve içerik büyük bir etki oluşturur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, hakikati basitleştirirken onu sığlaştırmamaktır. İlgi çekmek uğruna içeriği zayıflatmak kısa vadede etki oluştursa da uzun vadede ciddi bir anlam kaybına yol açar. Kendi kitlelerini ilmin asıl kaynağına; Kur’an’a ve sünnete, güvenilir kaynaklara ve kitaplara yönlendirmek bu kişilerin asli vazifesi olmalı.
Çalışmalarınızda dijital dünyanın insan üzerinde ürettiği bazı yeni eğilimlere dikkat çekerek dijitalleşmeye direnemeyeceğimizi ama dönüşebileceğimizi belirtiyorsunuz. Teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurabilmek ve bahsettiğiniz dönüşümü sağlamak için bireylerin nelere dikkat etmesi gerekir?
Dijitalleşme artık kaçınılmaz bir gerçekliktir; bu nedenle ona direnmek yerine onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmek gerekir. Bu dönüşüm, farkındalıkla başlar. Kişinin kendi dijital alışkanlıklarını sorgulaması, neyi neden tükettiğini anlaması önemli. Sağlıklı bir ilişki kurabilmek için sınırlar belirlemek gerekir. Zaman sınırı, içerik sınırı ve niyet bilinci bu noktada temel unsurlar. Dijital dünyada geçirilen sürenin kontrol altına alınması kadar bu sürenin nasıl değerlendirildiği de önemlidir.
Bunların yanında, dijital olmayan alanların güçlendirilmesi gerekiyor. Yüz yüze iletişim, kitap okuma, düşünme ve tefekkür gibi faaliyetler insanın zihinsel ve ruhsal dengesini korur. Dijital dünya insanı hızlandırırken anlam üretme süreçleri yavaşlık gerektirir. Bu nedenle insanın bilinçli bir şekilde yavaşlamayı öğrenmesi gerekir. Galiba buradaki sihirli kelime durmak ve yavaşlamak.
Son olarak hem bir yazar hem de medya alanını yakından takip eden biri olarak dijital çağda daha sahih bir düşünce ve iletişim dili kurabilmek için özellikle gençlere ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle hızın dayattığı reflekslerden uzaklaşmak gerekir. Her gördüğüne anında tepki vermek, her düşünceyi hemen paylaşmak derinlikli düşünmenin önünde ciddi bir engel. Bu nedenle gençlerin önce anlamaya, sonra ifade etmeye yönelmeleri çok önemli. Görünür olmak ile değerli olmak arasındaki farkın iyi kavranması da kritik bir noktadır. Dijital platformlar görünürlük sunar ancak değer, çoğu zaman görünmeden inşa edilir. Bu nedenle insanın kendi iç dünyasını güçlendirmesi ve dış onaydan bağımsız bir düşünce geliştirmesi gerekir. Yetişkinler gençlerin okumamasından şikâyet ediyor ama yetişkinler olarak biz de okumaktan uzağız ve akran bağımlısıyız. Okuma pratiklerimizi yeniden geliştirmeye başlamamız lazım. Gençler kendilerine dikte edileni değil başkasında görüp sevdikleri şeyleri hayatlarına alıyorlar. Biz ekranla mesafeli olalım ki onlar da olsun, biz okuyalım ki onlar da okusun, biz değişelim ki onlar da değişsin.
Ayrıca özgün bir dil kurabilmek için taklitten uzak durulması lazım. Dijital ortamlar insanları birbirine benzetme eğilimindedir. Ve ilginçtir ki bunu farklı olmak dürtüsünü kullanarak yapar. Farklı olmaya çalışırken birbirinin kopyası olan insanlar, içerikler görmeye başlarız. Zaten tam olarak istenen de bu aynılıktır. Birbirine benzeyen şeyleri kontrol etmek daha kolaydır çünkü. Oysa sahih bir dil, kişinin kendi tecrübesinden ve düşünce dünyasından beslenir. Bu nedenle gençlerin kendi seslerini korumaları, hakikat arayışlarını başkalarının beklentilerine göre değil kendi içsel sorgulamaları doğrultusunda şekillendirmeleri büyük önem taşıyor.
Öz Geçmiş
İsmihan Şimşek, 1984’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde lisansını, İstanbul Ticaret Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemlerinde ise yüksek lisansını tamamladı. Kamuda ve özel sektörde basın danışmanlığı ve iletişim departmanlarında yöneticilik yaptı. Farklı dergilerde yayın yönetmenliği görevinde bulundu. Hazırladığı yazılar, haberler ve dosyalar dergi, internet sitesi ve gazetelerde yayımlandı. Popstar Vaizler ve Kodlanmış Kötülük adlı iki kitabı bulunmaktadır. Medya, dijital dünya ve din üzerine TV, radyo programları, çevrim içi yayınlar, seminer, sempozyum ve söyleşilere konuk olan Şimşek farklı dergi ve platformlarda yazılarına; toplumsal meseleler, medya, dijitalizm, yapay zekâ ve din üzerine çalışmalarına devam ediyor.