BANDO
Eylül OKAY
Bariyerin önünde durdum. Asker, inzibat postallarının verdiği ağırlığı atamadığı için arabaya yaklaşırken ayaklarını sürüklüyor gibiydi. Camı yarıladım. Soracağı sorunun cevabını iyi biliyordum. Konuşmasına gerek kalmadan el örgüsü yarım eldivenlerin açıkta bıraktığı parmak uçlarımdan aldı kimliği. Kamuflajlı miğferi başına büyük geliyor olsa gerek önüne düşmüş, gözlerini kapatmıştı. Fotoğrafımla yüzümü karşılaştırmak için boynunu yana eğdi. O zaman görebildim gözlerini. Güvenlik kaydı için ruhsatı alması gerektiğini sesine nezaket katıp söyledi ve ekledi:
— Kime geldiniz?
— Emekli Bando Albay…
Parçalara ayrılan şehrin merkezinden oldukça uzak, ordunun rehabilitasyon merkezi olarak kullandığı bu birime ziyarete gelmiştim. Bir emirle maviye boyanmış askerî nizam içeren duvarları vardı. Süpürgeliklerin üstü koyu maviyle kaplanmış, tavana yakın bölüm ölçülerek açık renk bırakılmıştı. Hayranlık veren temiz merdivenleri çıktığımda hasta odalarının yer aldığı koridor başındaydım.
Geçmişi anlatmaya ilgi duyuyordu babam. Bando hazırlama okulu öğretmenliği zamanında biriktirmeye başlamıştı. Düşüncelerini ölümsüz kılmaya can attığı çağda, akıllıca bir iş sayarak başlamıştı buna. “Bugün, yarın ve dünle bağ kurmaktır biriktirmek” derdi. Gençlik yıllarından sonra yedi iklim dört bucakta ilgisini çekenler parça parça bu abartılı koleksiyon sevdasının içine yerleşmişti bile.
Mekanik sesleri zihninde ritimlere dönüştürmeye başladığı zamanlar aşağı yukarı hastane dönemine karşılık gelir. Vantilatörleri ve tavan pervanelerini dostları bildiğinden bahsediyordu. Elektrikli süpürgeleri de. Haberleri okuması için aldığım bilgisayar başında iki saatten fazla aradıklarını bulmak için vakit harcar olmuştu. Yeni bir koleksiyon malzemesi bulduğunda sipariş ediyor, eline geçer geçmez çalışıyor mu diye test ediyordu. Çalışırsa çıkan seslerle çeşitli figürleri bedenine doluyor; çalışmıyorsa tamir etme çabaları gündüzleri aşıyordu.
Hayatını bağladığı sesler ise etrafta yaşayanlar için katlanılamayacak hâle dönüştü. Biriktirdiklerinin sesinde bulduğu ahenk, varlığına ihtiyaç duyduklarının yokluğuna gülüp geçmek gibiydi. Mahalle sakinlerinin yaş ortalaması hayli yüksekti. Gece yarılarından sonra içinde dönüp duran bir heyecanla çalmaya başlamıştı. Mahalleli, sürdürdükleri yaşantının seslerle çekilmez hâle dönüşmesine katlanamaz olmuştu.
Maddeden işleyip güzele çevirdiği, melodilerle bütünleştirdiği dünyada komşularının “Kurtar bizi Nermin!” dediklerinde biriktirdiklerinin zihninden taştığına inanamadı. Doktor randevusunu uygun bir dille babama anlatmam ve randevuyu kaçırmaması için ikna etmem gerekti. Suçluyordu komşuları. Abarttıklarından bahsediyordu. Ara sıra ekmeğini alan yan apartmanın kapıcısı Nejat’ın açık bulduğu kapıdan her fırsatta eve daldığını anlatıyordu. Oda kapılarını yokluyormuş. Ona göre kapıcıyı komşular kışkırtmıştı. Nejat öğrenecek, diğerlerine çok merak ettikleri koleksiyonlarından ayrıntılarıyla bahsedecekti.
Askerî Tıp Akademisinde ilk görüşme ve sonrasında birkaç tetkikten sonra ilgisizce “Albayım, biraz müzikten uzak kalın.” diyerek kullanmayacağı çeşitli ilaçla gönderdiler.
Babacığım epey süre önce emekli olmuş, annem evden gideli de sekiz yıl geçmişti. İstanbul’a gitmeye karar vermişti. Annemin hükmü kabul etmeyen gururu, babamın emirlerine uymasına engel olmuştu. Şehirde tek başına yaşayan babam İstanbul’da da yalnızdı. Annem evden gidince:
— Koleksiyonlara herkes inanmaz. Çünkü inanmak işlerine gelmez. Annenin de işine gelmedi, dedi babam.
— Doymak bilmez bir adamsın sen. Onun için biriktiriyorsun bunları, dedi annem. Nadide cam şişelerinden oluşan kolonya koleksiyon parçalarından birini temizlik yaparken kırmıştı. Çıkan tartışmadan sonra babam annemin kalbini daha çok kırmıştı.
Babam, Ortaköy’de dayısından miras kalan eve yerleşti. Titrek elli ihtiyara benzeyen ahşap bir evdi. Ölçüsüzce biriktirdikleriyle geçkin evin her yanı irili ufaklı vantilatörle dolmaya başlamıştı. Pervaneler neredeyse evi içine çekip elinde döndürecek kadar çoğalmıştı. Aydınlığın gömüldüğü saatlerde “Kalbimde bir nota kadar boşluğu doldurmaya çalıyorum.” dediği vantilatörlerde yakaladığı melodileri aynı dile çevirmeye çalıştığı ziller, piyano, mızıka ve klarnetle birleştirmek için çalıyordu. Alaycı ve kınayıcı sözlere rağmen ruhundaki sevdayı kuytu bir köşede gözlerden uzak yaşattı uzun süre. Sonra uzun soluklu bir tedavi için annemin de yaşadığı şehre döndü.
Her gün uğruyordum babama. Uzun süredir kullanmak zorunda kaldığı ilaçlardan dolayı hâlsizdi dosyasında yazan ismiyle Albay... Hasta öyküsünde, sadece damarlarında sakinlik biriktiren ilaçların dozu değişiyordu. Eskisi gibi kelimeleri seçerek konuşmuyordu. Bazen, annemi soruyor “İyi” cevabımı her duyduğunda “İyi” diyerek karşılık veriyordu. Onu özlediğini biliyordum. Annemin de babamı. Kendimi bildim bileli dünyalarında sadece kendileri yaşar. Mantıklı bir delilikti yaptıkları. Hızından yakalayamadığımız düşüncelerin üstün bir dönüşümü ile kırmışlardı birbirlerini. Zırh delinmişti bir kere. “Biriktirdiği pislikler ve yıllarca başımı şişirdiği piyanolarla bir belgesele konu olsun.” demişti annem. Babam, annemin anılara böyle baktığını bilmiyordu.
Bir araya gelmeleri için çok çabaladım. Artık ikisi aynı dili konuşmuyordu. “Koleksiyon yaptıklarımın annenin görmek istediği gibi peşinden kovalanması dışında bir gücü, bir düzeni var. Benim için modaya yenilmemek, bütün zamanları yaşamak, anılar arasından yaşama köprü kurmak!” dedi babam annemin çöp olarak baktıklarına. Annemin hatta çoğunun çöp deyip gece kapıya koyduklarından farklıydı biriktirdikleri. “Beklemek biriktirmektir.” derdi. Özlemek de. Peki, sevmek?
Kolumun altında getirdiğim günlük gazetelere takıldı gözü. “Verir misin?” dedi yatağından elini uzatarak. Annemi sormadı bugün. Alacağı cevabı biliyordu. Yemeğini yedirdim. Kompostoyu içmedi. Islak mendilin kokusunu sevmediği için kâğıt havluyu ıslatıp sildim ellerini. Ağzını temizlemek isterken dudakları kıpırdadı. “Pencereye götür beni.” dedi. Ellerimden destek alıp önce yatağına oturdu, başında dönen dünyanın durması için biraz bekledi. Terliklerini yardım teklifimi reddederek giydi. Kaşlarını kaldırarak işaret etti:
— Açabilecek misin pencereyi?
Kilitli olduğunu biliyordu. Yine de kasım ayını, banklarda oturanları aracısız seyretmek istiyordu. Sır alıp verir gibi mesafeliydi banklarda oturanlar. Sır saklar gibi soğuk.
Pencerenin kolu güvenlik önlemleri gereği çıkartılmıştı. Açamayacağımı söylediğimde asker adam için güvenlik önlemlerinin ne kadar gereksiz olduğundan yakınıyordu. Sadece müzik aletlerini; sadece onları, akortları yüksek bir mesafeyle ölçüldüğü için pencereden attığını anlattı. “Elbette kendimi pencereden atmayacağım!” dedi. Ünlemli kısa cümlelerle konuşurdu. Cümleleri uzatması gerekirse mimikleriyle sevecenliğini katardı.
Bacağı boşaldı, dizi seyirdi, sendeledi. “Çok fazla ayakta kaldınız, gelin yatın.” dedim. Gözlerimi yakaladı. Yanağımı okşadı. Hafif nasırlaşmış parmak içleri, ellerine birleştiği yerden yüzümde yol buldu. Üniformasıyla capcanlı duruyordu karşımda. Karyolalı boş bir odada, haki üniformasıyla Albay’ım dimdik duruyordu. Yatağına götürdüm.
— Biraz uyumak istiyorum, dedi.
Bacaklarını karyoladan sıyırıp yatırdım.
— Kirli çamaşırlarınızı alıp ben de çıkarım birazdan. Yıkayayım bugün, dedim.
Göz göze geldiğimizde beni görmeye direniyordu göz kapakları. Kendi kendine yenildi. Uykuya daldı. Kalkıp kirli çamaşırlarını karıştırdım. Pek kirlisi yoktu. Çoraplarını sık değiştirirdi. Pamuklu, siyah, lastiksiz tercih ederdi. Tek torbada biriken her şeyi hazırlayıp yere koydum. Vakit geçtikçe derinleşiyordu uykusu. Bir deri bir kemiğe döndüğü hastaneden izinli seyahate çıkması için gerekli kâğıtları imzalamak üzere odanın kapısına yöneldiğimde kapıyı kapatmama gerek kalmadı. Kapı, benden önce kapattı kendini.
O gün evci işlemleriyle uğraşırken yıkatmaya vakit bulamadığım kirli araba camındaki güneş nöbeti devredeceği bir hazırlık içinde gibiydi. Kış mevsiminde soğuğa kaptırmıştı kendini. Karanlıkta şenlik fener alaylarında, babamın gözlerindeki gibi; parlak fakat utangaç. Yine de dikkat çekici. Onu nereye götürdüğümü merak etmeden etrafı izlerken babam da soğuk duruyordu. Düşüncelerinin etkisi altında olduğunu sessizliğinden anlıyordum. Yolculuk istemiyordu. İçinde dönüp duran yollara oldukça alışmıştı demek. Köpeklerin arkamızdan havladığı patika yola sapana kadar ısrarla nereye gittiğimizi söylemedim. Beklediğine değecekti onca gün. Koca pervanelere yaklaşırken yüzünde eski dostları ile buluşmanın sırrını bulacağımı biliyordum. Yeni birini kabul etmiyordu hayatına. Zaten akıl hastanelerini ziyaret etmeyi seven de pek bulunmuyordu. Yan odada kalan birkaç hasta dışında uzun süredir yabancılarla da konuşmamıştı. Ziyaret saatleri dışında hasta yakınlarından başka soğuk koridorlarda da kimse olmazdı. Yalnızlığını anladığım için getirdim onu uzun boylu, ağırbaşlı bir dönüşle turunu tamamlayan rüzgâr türbinlerine.
Anıları hatırlarken uzayan zamandan yakaladığı müzik sesini bekletiyordu bakışlarında. Bir otomobil tekerleklerinin çentiklerine dolan toprağın izin verdiği kadar yaklaştığımda rüzgârı kesip duran koca pervanelere gitmek üzere hiç beklemeden indi arabadan. Tepeye doğru arkasına denizi alarak yürüdü. Beton türbin gövdesine ceket cebinden çıkarttığı kalemle bir şeyler yazarken uzaktan seslendi:
— Kalalım burada.