OKUMAK, BİLMEKTEN ÖTE OLABİLMEKTİR
Özlem GINIK
Kur’an-ı Kerim’in ilk emri olan “Oku!” insanı yalnızca bilgiye değil kendine çağıran bir uyanışa davettir. “Yaratan Rabb’inin adıyla oku!” hitabı, kalbi uyandıran ve varoluşu anlamaya yönelten ilahi bir sesleniştir. Bu çağrıda çoğu zaman fark edilmeden geçilen bir hakikat kendini gösterir.
İlk vahyin indiği ana dönüldüğünde ortada bir kitap, bir sayfa ya da bir kalem olmadığı görülür. Üstelik bu emir, okuma yazma bilmeyen bir peygambere gelmiştir. Bu durum, emredilen okuyuşun satırlara hapsolmuş bir okuma olmadığını açıkça ortaya koyar. Buradaki okuyuş; yaratılanı, hayatı ve hâli okuma çağrısıdır. “Oku!” ayetiyle birlikte zerreden kürreye her şey kalbini vahiyle buluşturabilenler için anlam kazanmaya başlar. Bu tahsil “Oku!” emriyle başlar ancak bu noktada belirleyici olan insanın neyi ve nasıl okuyacağıdır. Çünkü bu çağrı, yüzeysel bir bilgi edinme sürecinden ziyade derin bir idrak yolculuğunu işaret eder. Bu yolculukta insan önce Kur’an’ı okur. Fakat bu okuyuş yalnızca sesle sınırlı değildir; tezekkürle, tefekkürle, tedebbürle, hâl ile ahlak ve yaşayışla tamamlanır. Ardından, insan kendini okumaya yönelir. Yaratılışını düşünür; yok denecek bir zerreden nasıl var edildiğini, hangi istikbale doğru yürüdüğünü tefekkür eder. Hayatı okur, ölümü okur, kabri okur ve sonrasını düşünür. Çünkü okumak bakıp geçmek değil durup anlamaktır. İnsan kendini okudukça kâinat da okunur hâle gelir. Yerin ve göğün bir gaye ile yaratıldığı, Cenab-ı Hakk’ın azamet akışları ve kudret nakışları fark edilir. Bu okuyuş, “Oku!” emrinin insana kendini tanımasını, kâinatı çözmesini, yaratılanı anlamasını ve kendisiyle yüzleşmesini öğütlediğini gösterir. İrfan geleneği bu hakikati “Âlem büyük bir insandır, insan küçük bir âlemdir.” sözüyle ifade eder. İbn Arabi, bu bakışı derinleştirerek insanı Allah’ın isim ve sıfatlarının en geniş aynası olarak görür. Böylece insan, yalnızca okuyan değil aynı zamanda okunandır. Bu nedenle aile içinde çocukta ve eşte karşılaşılan her hâl, okunmayı bekleyen bir ayet niteliği taşır. Kur’an’ın “Biz ayetlerimizi hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz.” buyruğu da aynı hakikate işaret eder. Bu ifade, Mushaf’ın yanında insanın, hâlin ve yaşananın da okunması gerektiğini hatırlatır.
Günümüzde okuma çoğu zaman dar bir çerçevede ele alınır. Çocuklara ve gençlere “oku” denir ancak neyin nasıl okunacağı sorusu ihmal edilir. Oysa okumak, yaşananı sıradan sanmamaktır. Bir annenin sessizliğini okuyabilmektir. Gün boyu evin yükünü taşıyan, herkesin ihtiyacını önceleyen fakat kendisi için konuşmaya sıra gelmeyen bir annenin suskunluğu, okunmayı bekleyen bir hâldir. Aynı şekilde bir babanın akşam eve geldiğinde kelimeleri kısalan, bakışları ağırlaşan hâli geçim kaygısını, sorumluluk yükünü ve “yetemedim” duygusunu içinde taşır.
Bir gencin öfkesinin ardındaki incinmişliği okuyabilmek de bu idrakin parçasıdır. Modern psikolojinin diliyle ifade edildiğinde John Bowlby’nin bağlanma kuramı da aynı noktaya temas eder: Çocuk ve genç, davranışlarıyla değil duygularıyla okunmalıdır. Çünkü bağ, davranışların doğruluğuyla değil duyguların fark edilip edilmediğiyle kurulur. Bu nedenle ağlayan, öfkelenen ya da içine kapanan çocuk çoğu zaman görülmeyen bir ihtiyacın sesidir. Asıl mesele, davranışı bastırmak değil davranışın anlattığı ihtiyacı okuyabilmektir. İmam Gazali’nin, çocuğu bir emanet olarak tanımlaması da bu bakışla örtüşür. Ona göre çocuğun kalbi işlenmemiş bir cevherdir ve hangi istikamete yöneltilirse o şekli alır. Bu nedenle eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değil kalbi okumak ve korumaktır. Anne ve baba çocuğun hâlini okuyamadığında onu zamansız büyütmeye çalışır. Erikson’un işaret ettiği gelişim evreleri de her yaşın kendine ait ruhsal ihtiyacı olduğunu hatırlatır. Zamanından önce yüklenen sorumluluk, hikmet değil yara üretir.
Okumak, feraset gerektirir. Peygamber Efendimiz’in “Müminin ferasetinden sakının çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” buyruğu, bu okuyuşun gözle değil kalple gerçekleştiğini bildirir. Ailelerde yaşanan pek çok sorun, birbirine bakıp hâlini okuyamamaktan kaynaklanır. Anne çocuğa bakar ama kalbini okuyamaz; baba evladını görür ama taşıdığı yükü fark edemez; genç dinler fakat hikmeti kaçırır. Bu okunamama hâli evliliklerde de derin yaralar açar. Aynı evi paylaşan eşler, birbirlerinin hâlini okuyamadığında suskunluk sevgisizlik, sitem ise eleştiri sanılır. Oysa çoğu suskunluk tükenmişliğin, çoğu sitem ise “gör beni” çağrısının dilidir. Carl Rogers’ın vurguladığı gibi insan anlaşıldığı yerde açılır, anlaşılmadığı yerde savunmaya geçer. Evlilikte sorun, çoğu zaman sevginin yokluğu değil hâlin okunamamış olmasıdır. Aile içinde şefkat ve merhamet en güçlü terbiye dilidir. Şefkat, düzeltmeden önce anlamayı konuşmadan önce hâli okumayı gerektirir. Winnicott’un “yeterince iyi” kavramı da bu noktada anlam kazanır. Mükemmel olmak değil eşinin hâline cevap verebilmek esastır.
İnsanın kendini okuması ise kulluğun özüyle ilgilidir. Aczini, fakrını ve noksanlığını idrak eden insan; havaya, suya, zamana ve sağlığa muhtaç olduğunu fark eder. Yorulan, unutan ve yaşlanan bir varlık olduğunu kabullendiğinde kendi hiçliğiyle Rabb’inin kudretine, kendi fakirliğiyle O’nun gani oluşuna, kendi noksanlığıyla O’nun kemaline ayna olur. Bu idrakle bakan insan, kâinata ibret nazarıyla bakmayı öğrenir. Yağmur rahmet olur, toprak sadık bir dosta dönüşür, çiçek incitmeden açmanın hikmetini fısıldar. Ağaç her zaman meyve vermez, vaktini bekler. Kimse ondan acele etmesini istemez. Çünkü her oluşun bir zamanı vardır. Bu hâl, “el-Bari” ve “el-Musavvir” isimlerinin sessiz tecellisidir. Ancak insan söz konusu olduğunda bu hikmet çoğu zaman unutulur ve çocuklar zamansız büyütülmek, gençler zamansız olgunlaştırılmak istenir. Oysa aceleciliğin olduğu yerde hikmet eksik kalır.
Nebiler, hâli okuyarak yürümüşlerdir. Hz. İbrahim ateşi, Hz. Yusuf kuyuyu, zindanı ve vakti gelince sarayı, Hz. Eyyub ise hastalığı okumuştur. Asr-ı Saadet’te de hâl okunmuştur. Hz. Hatice, Peygamber Efendimiz’i hâliyle okuyarak “Allah seni utandırmaz.” demiş; Hz. Âişe ise “Onun ahlakı Kur’an’dı.” sözüyle hâlin en sahih tefsirini yapmıştır.
Akıl büyük bir nimettir ancak tefekkürle beslenmediğinde pusulasız bir seyyah gibidir. “Oku!” emri Mushaf’ta kelamı, kendinde emaneti, insanda hikmeti ve kâinatta ayeti okuyabilmeyi öğretir. Çünkü okumak, bilmekten öte ‘olma’ cesaretidir.