KADİM TESLİMİYETİN MÜHRÜ:

HAC


Prof. Dr. Halis AYDEMİR


Hz. İbrahim’den Bugüne Haccın Anlamı ve Kadim Yolculuk

Hz. İbrahim’in (a.s.) Kâbe’ye doğru gerçekleştirdiği yolculuk, esasen insanlık tarihinin en eski ve köklü yolculuğudur. Hatta bu kutlu yürüyüşün izlerini daha geriye götürdüğümüzde, Cenab-ı Hakk’ın atamız Hz. Âdem’i (a.s.) yaratıp yeryüzüne indirmesiyle başlayan süreci görürüz. Hz. Âdem’in yeryüzündeki ilk adımları da yine Kâbe’ye doğru bir hicrettir. Bu bakımdan varlığımızın insanlık olarak en eski yolculuğu hep aynı merkeze doğrudur. Allah (c.c.) bu istikameti bazı kullarına nasip ederken Hz. İbrahim’e şu emri vermiştir: “Hac için insanlara çağrıda bulun. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 22/27) İnsanlığın davet edildiği bu merkez, bizzat Cenab-ı Hak tarafından “Ümmü’l-Kurâ” yani şehirlerin anası olarak isimlendirilmiştir.

Emanet Bilinci ve Nimetin Kaynağı

Bizler Cenab-ı Hakk’ın mülküne bir katkı sağlayamayız. Bu sebeple, “Ya Rabbi, ben de bu yolda epey bir şeyler harcadım, sana katkı sunuyorum.” gibi bir iddiada bulunamayız; zira elimizde ne varsa zaten O’nundur. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere: “Size ulaşan her nimet Allah'tandır…” (Nahl, 16/53) Sağlığımızdan maddi imkânlarımıza kadar her şey Allah’tandır. “Hacca bu sene şu kadar para ayırdık, Allah (c.c.) kabul etsin.” demek sahih bir psikoloji değildir. Doğru olan, Cenab-ı Hakk’ın bize bir miktar para ihsan ettiğini, onu biriktirmeyi nasip ettiğini ve şimdi o imkânı kendi yoluna sevk ettiğini görmektir. Kul, hacca giderken bu inceliği ve ihsanı görerek hareket etmelidir.

Hz. İbrahim ve Yeniden İnşa Süreci

Beytullah oradadır; üzerinden nice zamanlar geçmiş, rüzgârlar esmiş, belki üzeri toprakla kaplanmış ve o mukaddes taşlar yerin altında gizli kalmıştır. Ancak vakti geldiğinde Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’in torunu Hz. İbrahim’e aynı kutlu yolculuğu emretmiştir. Bu defa yolculukta Hz. İbrahim’in yanında eşi Hz. Hacer (r.a.) ve kucağında henüz emzikli bir bebek olan Hz. İsmail (a.s.) vardır. Cenab-ı Hak, modern çağın ve insanlığın kıyamete kadar sürecek olan büyük yürüyüşünün taşlarını bu çekirdek aile üzerinden yeniden dizmektedir.

Dirlik Merkezi Olarak Beyt-i Haram

Zaman zaman akıllara şu soru gelebilir: “Neden yetmiş iki milletten insan oraya gidip toplanıyoruz? Allah’a kulluk her yerde yapılamaz mı?” Hak Teâlâ bu sualin cevabını Kur’an-ı Kerim’de sarih bir şekilde vermiştir: “Allah Kâbe’yi, Beytülharâm’ı, haram ayı, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıkları insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerdeki her şeyden haberdar olduğunu ve Allah’ın her şeyi bildiğini anlamanız içindir.” (Maide, 5/97) Bütün peygamberlerin aynı dini getirdiği ve son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu dini evrensel bir mühürle tamamladığı hakikati bu merkezde somutlaşır.

İstikamet Birliği ve İnsanlığın Tek Milleti

Senede bir kez gerçekleşen bu büyük buluşmada; çekik gözlüsüyle, siyahıyla, beyazıyla, uzunu ve kısasıyla bütün renkler bir araya gelir. Bu mahşerî kalabalıkta bizler, Hz. Âdem’in çocukları olarak hepimizin özde bir ve aynı olduğunu, Allah katında kulluk dışında bir üstünlük bulunmadığını bizzat müşahede ederiz.

Akrabalık Bilinci ve Fıtrata Dönüş

Hac mekânları, uzun bir ayrılığın ardından uzak akrabaların bir araya geldiği bir eğitim arenasıdır. Bizler orada, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın zürriyetinden gelen “kuzenler” olarak buluşuruz. Dünyevi tüm imtiyaz ve sıfatlardan soyunarak aynı sıradan kıyafetlere bürünmemiz aslında fıtratımıza ve aslımıza dönüşümüzün bir remzidir.

Mahşer Provası

Haccın bize sağladığı en büyük imkân, ölümü henüz hayattayken bizzat tecrübe edebilmektir. İhramla birlikte çocukları, iş hayatını ve günlük ciroyu geride bırakırız. O an zihnimizde şu sual yankılanır: “Bugün ölsem Allah katında neyim var? Benim bugün için gerçek sermayem nedir?” Arafat’ta sadece bu hakikati hissetmek gerekir. Kul, sanki o an vefat etmiş gibi bir şuurla; “Ya Rabbi! Huzuruna şunlarla geldim.” diyebileceği neyi olduğunu tartmalıdır. Önden ne gönderilmiştir? Ne infak edilmiştir? Heybede hangi salih ameller vardır? Tüm bunları dünya gözüyle ve henüz vakit varken görebilmek haccın özüdür.

Haccın Dönüştürücü Yönü: Erteleme Hastalığından Kurtulmak

Cenab-ı Hakk’ın emirleri hayatımızda bazen karşılık buluyor ancak çoğu zaman kendi hesabımızı kendimiz yapıyorsak bu hâl üzere ölmek büyük bir hüsrandır. Pek çoğumuz mevcut hâlimizden razı olmayıp ileride daha iyi bir kul olmayı planlıyoruz. Ne var ki iyi olmayı sürekli ileriye ertelemek şeytanın insanı aldatmak için kullandığı en etkili yöntemdir. Tarih boyunca kaybedenler hep “İleride iyi oluruz.” hesabı yapanlar olmuştur.

Yeniden Doğmak ve Kullukta Zirve

Hac, müminin hayatında zamanı bir bıçak gibi kesmeyi öğreten küllî bir ibadettir. Arapların meşhur ifadesiyle: “Vakit kılıç gibidir, eğer sen onu kesmezsen, o seni keser.” Hac ibadeti, Allah’ın kuluna açtığı müstesna bir fırsat dilimidir ve hayatı “hac öncesi” ve “hac sonrası” şeklinde ikiye ayırır. İlahi davete icabet edip o mukaddes iklime yönelen kişi, yaşı kaç olursa olsun artık manevi bir olgunluk çağında olduğunu bilmelidir.

Haccın Özü: Arafat’ta Vakfe

Bizler, mahşerî bir kalabalığın içinde “Arafat” adını verdiğimiz o mukaddes meydanda vakfe yapmaya doğru ilerliyoruz. Zira haccın esası, odağı ve sarsılmaz merkezi Arafat’taki o duruştur. Nitekim Resulullah (s.a.s.) bu hakikati: “Hac Arafat’tır.” (Tirmizi, Hac, 57) buyurarak tescil etmiştir. Rivayetlere göre Arafat; Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edildiği belki de Hz. Havva annemizle yeniden buluştuğu mekândır. Cenâb-ı Hak, atamız Hz. Âdem’e: “Bu beyti inşa et, şu ibadetleri gerçekleştir ve benden bağışlanma dile.” buyurarak haccın menâsikini, yani O’nanasıl kulluk edeceğimizi öğretmiştir.

Hacdan Sonraki Murat: Müslüman Kalabilmek

Haccın en kusursuzunu yaptığımızı zannetsek bile kalbî kıvamımız daima şu merkezde olmalıdır: “Ya Rabbi! Sana yaraşır, azametine uygun bir saygı barındırmasa da, pek çok eksikliklerle dolu olsa da ibadetimizi bizden kabul buyur.” Tıpkı namaz bittikten sonra kabulü için dua ettiğimiz gibi haccın her rüknünden sonra da bu ilticada bulunmak kulluğun gereğidir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, amellerinin kabulü için dua ettikten sonra asıl muratlarını dile getirmişlerdir: “Rabb’imiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara, 2/128) İşte haccın nihai gayesi ve dönüşteki en büyük hedefimiz budur: Kayıtsız şartsız Allah’a teslim olabilen o iki kutlu nebinin hâlini kuşanabilmek.

Maneviyatı Tahsil Etmek ve Kuru İbadetten Sakınmak

Hac ibadeti üzerinden öğrenmeye çalıştığımız temel mesele, hayatımızın her safhasına yayılması gereken mutlak teslimiyettir. İslam, birtakım şekilleri anlamlı ya da anlamsızca yerine getirdiğimiz batıl bir inanç sistemi değil insanı dönüştüren sahici ve gerçekçi bir eğitim aracıdır. Eğer biz bu ibadetin manasını tahsil edemez, o derin ruhu hayatımıza taşıyamazsak geriye sadece yorgunluk ve maddi külfet kalır. Nitekim Resulullah (s.a.s.) bu tehlikeye karşı bizleri şöyle uyarmıştır: “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır. Geceyi ibadetle geçiren nice kimseler vardır ki kıyamdan nasibi sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mace, Sıyam, 21) Aynı durum hac için de geçerlidir; eğer bizi Allah’a yaklaştırmıyor ve ahlaken iyileştirmiyorsa o sadece fiziksel bir koşturmacadan ibaret kalır.

Yeni Bir Sayfa: Mağfiretten Müslümanlığa

Cenab-ı Hak, atamız Hz. Âdem için “…Âdem Rabb’ine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı.” (Taha, 20/121) buyurmuştur. Ancak hemen ardından ona bağışlanma kelimelerini indirerek tertemiz bir sayfayla yeni bir hayata başlamasının yolunu göstermiştir. Bizim haccı yaşarken bürünmemiz gereken psikoloji de tam olarak budur: Tüm sınavlarından kalmış, okuldan atılmak üzere olan bir öğrenciye tanınan o “son şans sınavına” girer gibi bir ciddiyet ve mahcubiyetle mağfiret dilemek. Bu arınmanın neticesinde varmak istediğimiz menzil ise Bakara suresinde zikredilen “Rabb’imiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl…” (Bakara, 2/128) sırrına ermektir. Hakiki teslimiyet, memlekete döndüğümüzde de hayatın her anında Allah’ın bizi sınadığını fark edebilmektir.

Say: Ümit ile Arayışın Yedi Seferi

Ayetin hakikatine bizzat dâhil olduğumuz o mukaddes say alanında, Hz. Hacer’in adımlarını takip ederiz. Safa ile Merve arasında yedi defa gidip gelirken aslında bir annenin “Allah bizi zayi etmeyecek.” sarsılmaz inancıyla imtihan edilişini yaşarız. Hz. Hacer, bir tepeden diğerine koşarken ufukta bir yardım emaresi, bir kervan izi arıyordu. Yedinci şavtın sonunda tam çaresizliğin zirveye ulaştığı anda bir ses duydu ve vadide, Hz. İsmail’in ayak ucundan rahmetin kaynadığını müşahede etti. Su öyle gür ve bereketli akıyordu ki akıp gitmesinden endişe ederek “Zummi! Zummi! (Dur, toplan!)” diyerek etrafını çevirdi. Resulullah (s.a.s.) bu anı şöyle yâd etmiştir: “Allah, İsmail’in annesi Hacer’e rahmet etsin! Şayet o, (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem, akan bir pınar olurdu.” (Buhari, Enbiya, 9)

Tek Bir Ümmet, Tek Bir Rab

Hz. Âdem’den bugüne devreden bu kutlu miras, asırları aşarak bizlere kadar ulaştı. Bugün milyonlarca müminin oluşturduğu o muazzam kalabalık, küresel ve beynelmilel bir teslimiyetin tezahürüdür. Kur’an-ı Kerim bu vahdeti şöyle ilan eder: “Şüphesiz bu (İslam), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabb’inizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” (Enbiya, 21/92) Hac, bu evrensel aidiyetin hissedildiği en yüksek makamdır.

Haccın Nihayeti: Kurban ve Bağlardan Özgürleşmek

Hac ibadeti, Allah uğrunda her şeyimizi kurban edebileceğimizi öğreterek nihayete erer. Kutsal topraklardan dönerken dünyevi varlıklarla olan aşırı bağlantılarımızı gevşetmiş olmalıyız. Eğer bir alışkanlık, bir tutku veya birinin sevgisi bizi günah işlemeye sevk ediyorsa haccın ruhu o bağı kurban etmeyi gerektirir. Biz oraya, sevdiklerimizin içinden Allah'tan daha fazla sevebileceğimizi düşündüğümüz ne varsa hepsini gözden geçirmek ve yalnızca O’na kul olarak dönmek için gidiyoruz. Haccın kazancı, kalpteki sahte ilahları ve aşırı bağlılıkları kurban edip tertemiz bir teslimiyetle hayata yeniden başlamaktır.

Kalpteki Gedikleri Islah Etmek ve Tam Teslimiyet

Haccın sonuna doğru kurban ibadetiyle taçlanan o büyük fikir, hayatımızdaki her şeyi yeri geldiğinde feda edebilme bilincidir. Eğer bir mümin, “Namaz kılarım, oruç tutarım ama vatanı savunmak için ölmeyi göze alamam, canımı veremem.” diyorsa orada bir teslimiyet zafiyeti var demektir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle: “Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır…” (Bakara, 2/10) Kul, kalbindeki bu gedikleri tespit edip ıslah etmelidir. “Ya Rabbi! Canı, malı, hakkı ve mazlumu savunmak uğruna her şeyden vazgeçebilenlerden eyle.” diyebilmek, Müslümanlığın özüdür. “Şunu veririm ama bunu veremem.” denildiği anda gerçek teslimiyetten söz edilemez. İnsan, her şeyi vermeye hazır olduğu o kalbî kıvama ulaştığında Allah dilediğini alır yahut hiçbirini almaz; ancak o kul artık “…Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Tevbe, 9/120) sırrına mazhar olmuştur.

Netice: Kalbî Marazlardan Arınma Yolculuğu

Hac yolculuğu, kalbimizdeki marazların yani Allah’tan gayrısına duyulan o aşırı ve günaha sevk eden bağlılıkların MR’ını çekme vaktidir. Eşe, ataya, mala, mülke veya servete duyulan sevgi, eğer bizi Allah’a karşı günah işlemeye itiyorsa orası tedaviye muhtaçtır. Hz. Hacer ve Hz. İbrahim’in bu kadim yolculuğu, bizleri bu hastalıklardan arındırıp hakiki teslimiyete ulaştırmak içindir. Rabb’imiz, haccınızı kabul buyursun; Hz. İbrahim ve Hz. Yakub’un vasiyeti üzere, O’na tam teslim olmuş bir hâl üzere can vermeyi hepimize müyesser kılsın.