NİSAN YAĞMURUNA...


Aydın HIZ


Geçen zaman, izlerini sessizce bırakır tabiata.

Yapraklar kurumuş; doğa, soğuk ve beyaz bir uykuya çekilmiştir. Kuşlar, yay gibi gerilen kanatlarıyla gökyüzünü yararak uzak diyarlara göçmüştür. Bazı hayvanlar inlerine sığınmış, derin ve uzun bir uykuya emanet etmiştir kendini. Tabiat, sanki ince bir ölüm sessizliğine bürünmüştür. İlahi kader, varlığa beyaz bir gelinlik giydirmiştir. Serdengeçti mevsimlerin ağıtları, kurumuş dallarda asılı durur. Her şeyin mevsiminde güzel olduğunu bilsek de insanın kalbi baharı başka sever. Çünkü insan da tabiat gibi geri dönmek ister; köklerine, özüne… Yeniden can bulmak, yeniden yeşermek, umuda ve meyveye çiçek açmak ister.

Ölümü yaratan Allah, dirilişe de kapı aralar.

Sevgili yağmur!

Pencerenin önünde, gri bir gökyüzünün altında seni bekliyorum. Çünkü sen baharın müjdecisisin. Cümle varlığın diliyle sesleniyorum sana. Bekleyişim sadece bir serinlik arzusu değil. Yeryüzünün o kadim diriliş mucizesi sende saklı. Bu mucizeye tanıklık etmek, şaşırmak ve hayret etmek istiyorum. Geçen yıl da geldin. Senin kaderin gelmek, benimki ise beklemek. Tıpkı daha önce geldiğin, semadan yağdığın gibi bana hayatın bahar neşesinden müjdeler getirmeni bekliyorum.

Sen, kış uykusuna yatmış, yorgun düşmüş tabiatın alnına kondurulan şefkatli bir busesin.

Gelişin ne bir fırtınanın hoyratlığını taşır ne de sonbaharın o hüzünlü vedasını. Sen usulca, bir misafir zarafetiyle inersin yeryüzüne. Adına “rahmet” demeleri boşuna değil. Topraktan önce gönüllere yağan bereketsin. Toza belenmiş yaprakların yüzünü yıkar, toprağın çatlamış dudaklarına hayat verirsin. Senin dokunduğun her yerde bir kıpırtı başlar. Sanki her damlan, toprağın altında uyuyan tohumlara uyanma vaktini fısıldayan bir muştudur.

Seni izlerken sadece doğanın canlanışını değil ruhumun da arınışını duyumsuyorum. Kardelenler duydu sesini ilk önce, boyunları bükük olsa da beyaz bir zarafete boyadılar bahçeleri. Ardından sıklamenler… Mor bir halıya dönüştü fındık bahçeleri. Hayatın başka türlü olabildiğini fısıldayan zarif bir atlası seyretmek ne güzel. Ardından sarı çuhalar, çayır çimenlerin üstünde ilahi desenleri çoğaltırlar. Yayla çiçeklerinin vaktini müjdeliyorlar âdeta. Bak, az önce boynu bükük duran o nergis, şimdi damlalarınla ağırlaşan başını gururla kaldırıyor. Ağaçlar, en taze yeşillerini kuşanmak için senin bereketine sığınıyor. Sen yağdıkça can çekişen umutlar bile çiçek açmaya duruyor. İnsan, senin o duru akışını gördükçe kendi içindeki düğümlerden utanıyor.

Sevgili nisan yağmuru!

Bana sadece tabiatın nasıl yeşerdiğini anlatma; bana vazgeçmenin ve yeniden başlamanın o sessiz gücünü öğret. Sen tabiatın “besmele”sisin. Seni duyan, seni gören, gönlünü seninle ıslatan Rabb’in adını düşürmez dilinden. Dünün dünde kaldığını söyleyen Mevlana belki de yeni söz söylemenin gerekliliğini senden öğrendi. Dağlar seninle can buluyor ya, benim ruhumu yağışınla canlandır. Gökyüzünden feragat edip yeryüzüne kavuşurken sergilediğin o teslimiyeti anlat. Gerektiğinde bırakmayan, terk etmeyen yeni menziller bulamaz çünkü. Hiçbir yere tutunmadan ama her şeye dokunarak akıp gitmenin asaletini göster. Dokunduğumuza can olmanın, canan olmanın sırlarını ima et. İyiliğine vesile olduklarımıza yük olmamayı öğret bize. Sende, dünü geride bırakıp sadece "olmak" ve "can vermek" var çünkü.

Ey nisan yağmuru!

Dökül üzerimize, dökül ruhumuzun kurak bozkırlarına. Bitkileri yeşerttiğin gibi bizdeki iyiliği de yeşert. Seninle yıkanan her çiçek nasıl kendi özüne dönüyorsa bırak biz de senin o saf ritminle kendimizi bulalım. Tabiat öze dönmenin sırlı yollarıyla doludur çünkü. Biliyoruz ki sen yağdığında sadece toprak değil hayata dair sönmeye yüz tutmuş ne varsa hepsi yeniden nefes almaya başlıyor. Günahlarımızla öldürdüğümüz dünleri, yarınların tövbeleriyle diriltmeyi öğret bize. Pişmanlık, yanaklarımızdan bir yağmur gibi süzülsün, gönül toprağımız arınsın hatalarımızdan, cürümlerimizden. Kalan ömrümüzü bahara çevirmenin dersini alalım senden.

İnsanın ömrü mevsimlere benziyor.

Biliyorum, tabiatın bir dili var. Kavrayışımıza derinlik katan ilahi bir dil bu. Varlığa sinmiş semavi ruha yakın olmak, bu dili anlamakla mümkün olur ancak. Çiçekler, ağaçlar, böcekler, gökyüzü, kımıl kımıl yapraklar kevni birer ayet. İbret nazarıyla bakan, senin de bir ayet olduğunu fark eder. Çünkü seninle başlar bahar. Sen baharı çağıransın. Damla damla umudu çoğaltan, yeniden başlamanın sûr’unu üfleyensin. Yeniden yuva kurmanın vaktinin geldiğini kuşlara fısıldayansın. Her yuva bir umuttur dirilişe. Balıklara suyun şarkısını öğretensin. Kış uykusuna yatmış hayvanlara taze bir sabahsın.

Sevgili yağmur!

Sen bir sessin; bizi kendimize çağıran bir nidasın. Senin ince çisentinle başlayan o ilk temas, zamanla bir şakırdamaya, bir pıtırtıya, sonra da içimizde yankılanan derin bir coşkuya dönüşüyor. Sanki gökyüzüyle yeryüzü arasında kurulan bu görünmez köprüde, her damlacık bir kelime, her serpinti bir cümle oluyor. Sen konuştukça ben susuyorum, sen indikçe ben dinliyorum. Bu inişte ruhumu yücelten bir rahmet var. Şıpırtıların, tıpırtıların pencere pervazında çoğaldıkça ruhumun içindeki o eski, tozlu cümleler siliniyor, yeniden dirilişe imkân buluyorum.

Düşen her damlayla toprağı ıslatmakla yetinmiyorsun. Yeniden yaratılışı başlatarak zamana da sirayet ediyorsun. Sen yağarken zaman yavaşlıyor ey yağmur. Acelelerin hükmü bitiyor. İnsan, senin ritmine uymak zorunda kalıyor. Çünkü senin bir aceleci dilin yok. Sen, sabrın öğretmenisin. Düşerken bile telaş etmezsin; her damlanın bir yeri, bir zamanı, bir sebebi vardır. Bana kendimle hesaplaşmayı ve kendime yeniden şekil vermeyi öğretiyorsun. Dün dediğim şey hatalarım, günahlarım, yanlışlarım gözyaşı damlalarıyla yumuşuyor, katılaşmış hatalar gevşiyor, kabarıyor, çözülüyor. O keskin köşeler, o sert tavırlar… Hepsi çamur gibi ellerimin arasında dağılıyor. Ve ben ilk kez fark ediyorum: İnsan bazen günahlarını da toprak gibi yoğurmalı, bazen balçığa bulamalı ki yeniden şekil verebilsin kendine. Başka türlü günahlarımızı terk edemeyeceğiz. Gönlümü toprak gibi yoğurmayı öğret bana.

İnsan gönlünü toprağa yaklaştırdıkça yaratılışın sırrına yakın olur. Toprak kokusu yaratılışın kokusudur çünkü. Yağmurdan sonra yükselen o eşsiz, tarifsiz koku sadece burnuma değil kalbime de doluyor. Sanki yıllardır unutulmuş bir duanın kokusu bu. Humusun, kilin, ıslak ve nemli toprağın birbirine karışan o derin dili… Bana unuttuğum bir şeyi hatırlatıyor: Topraklanmayı. Çünkü sen kirleterek temizlersin, çamura bulayarak arındırırsın. Bazen balçığın içinden geçmeden insan kendine varamaz. Toprakta can bulmayı, canı toprağa emanet etmeyi öğret bana. Ondan gelip ona varmayı. Gökyüzüne bakarak yaşadığım yılların ardından şimdi yere bakmayı, yere eğilmeyi öğreniyorum senden. Çünkü sen, yukarıdan gelerek bana aşağıyı öğretiyorsun.

Ey nisan yağmuru!

Sen yağdıkça çoğalan su birikintileri, gölcükler, küçük aynalara dönüşüyor. Eğilip bakıyorum su birikintilerine. İçlerinde sadece bulutlar değil benim yüzüm de var. Kişinin kendine her bakışı bir hesaplaşmadır. Ne görüyorum orada? Daha yumuşamış, daha susmuş, daha kabullenmiş bir yüz… Oluklardan akan suyun sesi, derelerin ince şırıltısı, pınarların derin nefesi… Hepsi birleşip içimde bir çağlayana dönüşüyor. Ve o çağlayan, yıllardır biriken suskunlukları taşıyor. Sen benden başlayıp bana akmayı öğretiyorsun.

İnce ince yağışın bir şiir senin. Rabb’imizin damlalarla yazdığı lirik bir şiir. Okumasını bilenlerin okuyacağı ilahi bir mersiyesin. Bir de coşkuyla yeryüzüne inişin var senin; bir çağlayan gibi. O zamanlar bir akıntı değilsin sen, bir taşmasın. O vakit pencerenin kenarından seni seyretmek bana başka kapılar açıyor. İçimde tutmaya çalıştığım ne varsa hepsi seninle coşuyor. Süzülerek değil; bazen taşarak, bazen sızarak… Ama hep bir yere vararak. Çünkü senin hiçbir damlan amaçsız değil. Her biri bir yere dokunuyor, bir şeyi değiştiriyor, bir şeyi başlatıyor.

Ey nisan yağmuru!

Sen sadece su değilsin. Sen, semayı rengârenk boyayan ilahi bir fırçasın.

Gökyüzü hâlâ gri bir perdeyle örtülü ama artık gri ve kasvetli değil. İçinde bir aralanma, bir ferahlık saklı. Sis dağılıyor, pus çözülüyor. Gök gürültüsü uzaktan bir hatırlatma gibi duyuluyor, şimşekler çakan ışıklarla göğü yırtarken bile bir korku değil bir aydınlanma bırakıyor içimde. Çünkü her karanlığın ardından bir gökkuşağı doğacağını biliyorum. Sen yağmasan bu renk cümbüşü bir kemer gibi kuşatmazdı göğü.

Senin değerin, en değerlimizle yaşadığın hatıralara dayanır bizim için. Enes b. Malik’in anlattığına göre Peygamberimiz, üzerine yağmur yağdığında elbiselerini açıp yağmurda ıslanmış. Niçin böyle yaptığını soran arkadaşlarına, “Bu yağmur Rabb’imden yeni geliyor, henüz yeni yarattığı bir rahmettir” demiş. İlahi hitap’ta bir sevinç vesilesi olarak anılman da ne güzeldir: “Allah, rüzgârları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler.” Sen Rabb’imizden bize gelen elçisin. Sen, insanın içindeki kuraklığa yazılmış nebevi bir cevapsın.

Sen görevini yaptın, şimdi sıra bizde.

Sen toprağı yeşerttin; biz neyi yeşerteceğiz? Sen kuraklığı giderdin; biz hangi susuzluğu gidereceğiz? Sen hiçbir karşılık beklemeden indin; biz neyi karşılıksız verebileceğiz?