ÖZ ŞEFKAT Mİ,
EL ALKIŞI MI?
Dr. Murat ÇİNİCİ
Selam genç arkadaşım.
Bugün seninle içimizi kemiren o sinsi yanılgıyı konuşalım mı? Sosyal medyada bir fotoğraf paylaştığında içini saran o tuhaf beklentiyi düşün. Gözler üzerinde olsun istersin. Onaylanmak istersin. İnsanlar seni sevsin diye şekilden şekle girersin. Çünkü içten içe “Ne kadar seviliyorsam o kadar değerliyim.” diye düşünürsün. Bu hissi tanıyorsun değil mi? Emin ol bunu sadece sen yaşamıyorsun. Çoğumuz bu görünmez terazinin kefesinde çırpınıp duruyoruz.
Değerimizi başkalarının gözündeki yansımamızla ölçmek modern çağın en büyük tuzağıdır. Telefon ekranına düşen her bildirim kalbimizde küçük bir zafer hissi yaratıyor. Beğeniler arttıkça kendimizi göklere çıkarıyoruz; kimse bizi fark etmediğinde ise koca bir hiçliğe yuvarlanıyoruz. Modern insan kendini pazarda satılacak bir mal gibi görüyor. Etiketimizi başkalarının talepleri belirliyor. Oysa bizim fıtratımız bu kadar ucuz bir pazarlığa uygun yaratılmamıştır. İnsan, sadece var olduğu için kıymetlidir.
Eskiler “Ağaca dayanma kurur; insana dayanma ölür.” diyerek çok büyük bir hakikati dile getirmişler. Kendi değerimizi başkalarının onayına dayandırmak çürük bir ağaca yaslanmak gibidir. O insanlar gidince veya alkışlar susunca sertçe yere çakılırız. Kendi içimizdeki o zengin merhamete tutunmalıyız. Öz şefkat, kurumayan ve bizi ayakta tutan yegâne dayanağımızdır.
Bizi bu tuzağa çeken şey aslında o ilkel “hayatta kalma” güdüsüdür. Geçmişte sürüden dışlanan insan hayatta kalamazdı. Bugün de bilinçaltımız bize sürekli “Sürüye uy ve onay al.” diyor. Ama biz vahşi doğada değiliz; modern dünyanın dijital ormanlarındayız. Herkesin alkışını beklemek ruhumuzu tüketir. Kendimize karşı çok acımasızız. Başkalarına gösterdiğimiz o zengin şefkati kendimizden esirgiyoruz. Hata yaptığımızda kendimizi cezalandırıyoruz. Oysa insanın en büyük dayanağı kendi içindeki o bitmez tükenmez öz şefkat kaynağıdır.
Kendi içimizde kurduğumuz o acımasız mahkemeyi düşün. En ufak bir hatada bile kendimize kestiğimiz cezalar o kadar ağır ki. Sürekli “Yeterince iyi değilim.” veya “Yine beceremedim.” diyerek ruhumuzu dövüyoruz. Oysa insan en çok düştüğü anlarda kendi elinden tutmaya ihtiyaç duyar.
Günlük hayatın o telaşlı akışı içinde bu gerçeği nasıl gözden kaçırdığımıza bir bakalım. Sabah uyanır uyanmaz aynada kendine gülümsemek yerine insanların ne paylaştığını görmek için telefona sarıldığın o ilk anı düşün. Bir tanıdığın senden yardım istediğinde kendi planlarını hiçe sayıp onun imdadına koştuğunu hatırla. Belki sırf birileri kırılmasın diye yorgun argın o kalabalık ortamlara giriyorsun. Başkalarının derdini dinlerken onlara zengin bir şefkat sunuyorsun; eve döndüğünde ise ertelediğin kendi işlerin yüzünden aynadaki o yorgun yüze bakıp acımasızca kendini yargılıyorsun. Halk arasında “Mum dibine ışık vermez.” diye çok manidar bir söz vardır. Başkalarının derdini dinlerken onlara sürekli ışık saçıyoruz. Onların karanlığını aydınlatmak için çırpınıp duruyoruz. Ama günün sonunda kendi içimize dönüp baktığımızda zifirî bir karanlıkta kalıyoruz. Kendimize zengin bir şefkat sunmayı unutuyoruz. Başkalarını aydınlatırken kendi ruhumuzu o karanlıkta yapayalnız bırakmamalıyız.
Sırf onaylanmak uğruna başkalarının çizdiği sınırlarda yaşamaya başlıyoruz. İnsanların beklentilerini karşılamak için çırpınırken kendi rotamızı kaybediyoruz. Kendi hayallerimizi ve yapmamız gereken işleri hep en sona atıyoruz. Başkası bir şey istediğinde koşarak gidiyoruz; kendi hedeflerimiz söz konusu olduğunda ise sürekli bahaneler üreterek erteliyoruz. Yaptığımız işe yeterince kıymet vermiyoruz. Oysa kendi emeğimizi küçümsemek yeteneklerimize yaptığımız en büyük haksızlıktır.
Bu onay bağımlılığından kurtulmak bir günde olmaz. Sınır koymak ve farkındalık geliştirmek şarttır. Otomatik pilota bağlayan o iç sesi susturmamız gerekiyor. Kendine şöyle yeni bir kural koy: EĞER [birileri beni eleştirdiğinde kendimi değersiz hissedersem] O HÂLDE [değerimin dışarıdan gelen alkışlara bağlı olmadığını hatırlayacağım; aynaya bakıp kendime şefkatli bir dost gibi davranacağım]. Bu kuralı zihnine kazı. Başkalarının terazisi seni doğru tartamaz. Onların terazisi kendi eksiklikleriyle bozuktur.
Büyüklerimiz “Altın yere düşmekle pul olmaz.” derler. Bizim hikâyemiz tam olarak budur. Sen zaten kendi özünde kıymetlisin. Başkalarının seni eleştirmesi veya görmezden gelmesi senin o eşsiz değerini asla eksiltmez. O sanal pazarlarda beklediğin ilgiyi göremediğinde aklına hemen bu söz gelsin. Değerini kalabalıkların geçici hevesleri belirlemez; senin o fıtratındaki cevher belirler.
Sürekli dışarıya bakarak kendi içimizi aydınlatamayız. Kendi değerini dışarıda arayan insan rüzgârda savrulan bir yaprak gibidir. Rüzgâr ne yöne eserse o yöne sürüklenir. Oysa bizim kök salmaya ihtiyacımız var. Bizi biz yapan o asıl cevhere dönmeliyiz. Değerin, cebindeki paradan veya sosyal medyadaki takipçi sayından gelmiyor. Değerin, insan olmandan geliyor. Lütfen kendi değerini başkalarının diline teslim etme.
Şeyh Galip bu hakikati asırlar öncesinden ne güzel fısıldıyor:
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”
Yani diyor ki: “Kendine iyi bak; sen bu âlemin özü ve özetisin. Sen bütün yaratılmışların göz bebeği olan insansın.”
“Zübde-i âlem”... Ne kadar muazzam bir tanım değil mi? Bütün kâinatın özü sensin. Eğer sen kâinatın özüysen değerini o sanal pazarlarda veya geçici kalabalıkların beğenilerinde araman ne kadar doğru olur? Dışarıdan gelen her beğeni veya her alkış o zübde-i âlem olan ruhuna atılmış çiziklerden farksızdır. Bizim aradığımız şey, başkalarının onayı değil kendi içimizdeki o eşsiz cevheri fark etmektir. Kâinatın göz bebeği olduğunu hatırla ve o vitrinlerden çıkıp kendi hakikatine sahip çık. Emin ol, aradığın huzur başkalarının alkışında değil kendi öz şefkatinde gizli.