EMEK, SERMAYE, SÖMÜRÜ
Denklemi
Made in Bangladesh / Bangladeş Yapımı Filmi

İshak KOÇ

Beyaz perdede hak gasbının gösterimi, sosyal yahut ekonomik sıkıntıları gidermez. Sadece olan biteni, daha doğrusu olan ve bitmeyeni tanımlamak olur. Haksızlığa karşı çıkıp direnmekse filmsel açıdan sürükleyicilik, psikolojik bakımdan yaşama dönük direniş ruhu bağışlar. Başarılı olmak ya da kaybetmek pek mühim görünmez. Zira bir filmde başarılı olduğu gösterilen oyuncu ya da senaryonun gerçeklikten koptuğu; kaybediş görüntüsündeyse dramatik yanların vurgulanmak istendiği çıkarımı yapılır. Belki bu sebepten dram türünde yapılmış bir kurgu daha gerçekçi, sarsıcı, yapıcı kabul edilir. Gerek kuramsal açıdan, gerekse bir sorunu dile getirmek adına gerçeklik, sinemanın olmazsa olmazı gibi görünür.
Gerçek nedir? Tüm medya unsurlarından taşıp reklam edilene, görsellerden yansıyana, olağanüstü manipülasyon çabalarına rağmen insan yaşamından yansıyan yarı sistemleşmiş adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, yoksulluk, yoksunluk vesaire. Bu hâli 2019 yapımı Made in Bangladesh isimli filminde yönetmen Rubaiyat Hossain, oyuncularından birine söylettiği “Sizin emeğiniz dünya ekonomisinin çarkını döndürüyor.” repliğiyle özetler. Daha evvel herhangi bir haber bülteninde rastlandığında garipsenen “Afrika kıtasında kakaonun tadını bilmeyen kakao üreticileri” görselleri gibi tekstil imalathanelerinde çalışan ama diktikleri tişörtlerden birkaç tane satın alamayan Bangladeşliler görmek mümkündür. Üretim maliyetlerinin artması gerekçesiyle piyasanın bilindik çoğu ürününü (tanınmış markaların fason üretimi olarak) işlemek zorunda kalan insanlar, küresel ya da yerel sermayenin gözünde sadece ucuz iş gücüdür. Yoksa tekstil piyasası, Bangladeş ekonomisini ayakta tutmak amaçlı Asya kıtasının bir ucuna taşınmaz. Yerli halkın kara kaşına, kara gözüne de tutulmaz. Maliyeti kurtarmak, ucuz iş gücünden yararlanmak, tanımı yapılmaksızın emek sömürüsünü yaymak temel amaçtır. Sunulan iş imkânına, şartlara ve dolayısıyla yaşam standardına uymak insanlar için zorunluluktur; aksi takdirde daha büyük sorunla; işsizlikle yüzleşmek işten değildir. İşsizlik, yiyecek, giyecek, barınak gibi temel ihtiyaçlardan yoksunluk demektir ki filmde yönetmen bu durumun nasıl bir şey olduğunu ayrıntıda boğulmadan hatta yarı neşeli biçimde teker teker işleyip gösterir.
Shimu (Rikita Shimu)… Kendi anlatısıyla Rajpur Köyü’nde doğar, 23 yaşındadır. 13-14 yaşlarındayken üvey annesi onu 40 yaşında bir adamla evlendirmek isteyince evden kaçıp Bangladeş’in megakenti Dhaka’ya gelir. Kuzenini bulup bir müddet onunla kalır. Ayakkabı fabrikasında iş bulur, kimyasal kokularına dayanamaz, çıkar. Bir müddet hizmetçilik yapar. Yine kuzeni aracılığıyla iş bulup konfeksiyonda çalışmaya başlar. Altı yıldır tekstilde çalışmaktadır. Sohel’le (Süheyl olmalı) evlidir. Ve cami köşesinde takke, tespih, esans işleriyle uğraşan güler yüzlü seyyar satıcıları andıran kocası Sohel, çoğu zaman işsiz dolaştığından evin giderlerini, kirayı, harcamaları karşılamak Shimu’nun vazifesidir.
Sermaye sahipleri tarafından hakları yendiği için birlik olan tekstil işçisi bir grup kadını merkezine alan Made in Bangladesh, kadınların aralarındaki dayanışmayı öne çıkarırken dünyanın dört bir yanında her gün giyilen kıyafetlerin ardındaki görünmez emeği de gündeme getirir. Pek melodrama kaçmadan, kadınların birbirlerini yüreklendiren, zaman zaman suçlayan ama tamamıyla dışlamayan hâllerini de perdeye yansıtarak anlatır. Bangladeş’teki küçük bir tekstil atölyesinde başlayan film, küresel ekonomik düzenin üzerine kurulu olduğu sömürü çarklarını, dişliler arasında devinip duran insanlar üstünden ele alır. Nihayet film ne kadar iyi olursa olsun çarka bir zarar ilişmez. Sadece söz konusu sömürü döngüsünden haberdar olunur.
İş yeri, ücret, çalışma şartları, işveren muamelesi ziyadesiyle düşüktür. Bir iş kazasında, daha doğrusu iş yeri dedikleri atölyenin elektrik kaçağı dolayısıyla yanması sonucu arkadaşlarını kaybedince, Shimu ve diğer çalışanlar, birtakım hakları olduğu ya da olması gerektiği düşüncesine kapılır. Haklarını korumak, hak talep etmek, ezilmemek için gözlerini açtıkları anda da sendika denen şeyle karşılaşırlar. Gerisi, eski kurt diye tanınan sendikacıların yönlendirişiyle ilerleyen sendikalaşma macerasıdır. Sonra bu sendika kurma mücadelesi filmin ana konusuna dönüşür. Yani hak iddia etmek, tanımlanmış haklardan yararlanmak, hem hukuka uygun hareket edip hem hak kollamak o kadar kolay görünmez. Shimu’nun kocası Sohel bu güçlüğü, “Buna fazla karışma! Sendika yüzünden insanlar hapse giriyor.” şeklinde dile getirir. Hiç de ironik görünmez; buz gibi gerçektir ve söz konusu olumsuzlukların gösterimi herhâlde yaşanan kadar dramatik olmasa gerektir. Zira herhangi bir sokağa, insana, yaşam kesitine doğrultulan kamera, vizörden yansıyan yahut senaryolaştırılan gerçeklikten çok daha fazlasını anlatır. Yüzlerinden garibanlık akan, gözlerinde derin ve de köklü bir ah taşıyan, hayatın getirebileceği her darbeye karşı çoktan gardını almış görünen insanlar gibi… Sadece bir öğünü geçiştirebilecek gıdaya eriştiklerinde âdeta bayrama kavuşmuşçasına sevinen garipler gibi… Yahut kadraj dışı, bir şekilde yolu düşen hemen herkesin fark edebileceği, mesela Medine’nin hurma bahçelerinde çalışan Bangladeşliler gibi…
- Günlük kaç tişört dikiyorsun?
- 1650 parça falan…
- Bunun gibi iki, üç tişörtün senin maaşını ödediğini düşün!
Aslında sendikacı abla, düşünmeye değil düşünmeyi engelleyen faktörlere dikkat çeker. O faktörlerin en başında şüphesiz çaresizlik gelir. Söz temsil bu insanlar pek de matah görünmeyen bir yaşam için gecesini gündüzüne katıp, üstelik hak ettiği ücretini, mesaisini de alamadan neden çalışır? Başka çaresi yoktur da ondan! Toplumun cehaleti, okuyup yazmışlığı ya da okuyup anlamaya meyletmeyişi çok sonra gelir. Zaten kıt kanaat geçinen bir tekstil işçisinin okuyup anlaması, anladığını uygulamaya kalkması, dünya düzenini değiştirmek adına eyleme geçmesi beklenmez. Böyle bir şeye yeltenmekse öncelikle kendisine mutsuzluk bağışlar. Sonra huzursuzluk çevresine yayılır ve içinde bulunduğu toplulukla birlikte kendi cehaleti çerçevesinde yarı mutlu yaşamdan kopar. Zihinsel ve ruhsal konforu bozulur. Bu başkalarını da etkilediği için ciddi bir sorumluluktur. Tıpkı sendika temsilciliği gibi kimse üstlenmek istemez. Zira karşılaşılan güçlükler sendika sorumlusuna, iyileştirmeler başka merciye izafe edilir. Nitekim Shimu’ya yönelik başlıca tepkiler de “Sen hiçbir şey yapmıyorsun ki, senin yüzünden arkadaşımız işten atıldı. Anca kanun, bildiri, yönetmelik okuyorsun. Şu zamana kadar onların ne faydasını gördük?” şeklinde olur. İş dünyası diye anılan nevi şahsına münhasır âlemde fayda, emeğe karşılık olarak biçilen ücrettir. Hak, hukuk, adalet gibi soyut kavramlar, mezkûr âlemin yürütmeye dönük edebiyatıdır. Bir karşılığı da yoktur ki tüm bu kavramlar güçlünün malıdır. Replikle tamamlanır; “Yoksullara hukuk yoktur!”
Made in Bangladesh’te yönetmen, sosyal alandaki çalkantıları kısıtlı replikler üzerinden ustalıkla ve olabildiğince doğal ele verir. Bunu yaparken siyasal erki işkillendirmez. Gösterilen sosyal adaletsizlik kesitlerinde devlet sorumluluğu hemen hemen hiç yoktur. Sadece arkadaşlarından imza toplayıp oluşturmaya çalıştığı sendikanın kuruluş onayında sorun yaşar Shimu. O dahi dünyanın çoğu ülkesinin devlet dairelerindeki bekleyiş, gerginlik, amir- memur rahatlığı türünden olağan görünür. İlla sondan bir önceki sekansta, çoktan teslim edip takibinde sorun yaşadığı evrakları onaylatabilmek için yetkiliye karşı zor kullanmak, tehditte bulunup şantaj yapmak iktiza eder. Sonrası -tüm geri kalmış ülkelerde rahatlıkla müşahede edilebileceği gibi- selamettir.
Yakın plan dikiş makinesi işleyişinin, anlatının merkezine oturtulup zaman zaman dönüş yapılması yanında konfeksiyon atölyesinin geniş plan görüntüsü de dikkati yeniden konuya çeker. Görselde gökyüzü yoktur, ufuk çizgisi yoktur; güneş, ay, yıldızlar yoktur. Gece karanlığı, gündüz melankolikliği, kaos, kargaşa, gürültü vardır. Konfeksiyonda çalışan, sendikal faaliyetlerde bulunan, ev bark yürüten, kira ödeyen, sokaklarda temizlik işçisi olarak boy gösteren hep kadınlardır. Erkek egemen toplum izlenimi de tek tük görünen adamların ya racon keser konumda ya da kayda değmez, statüko yanlısı, vurdumduymaz tavrıyla vurgulanır. Bu şekilde hareket etmek şimdiki zaman sinemasının olmazsa olmazı sayılmasa da yoksul düşmüş toplumların çaresizliğini göstermek açısından işlevseldir. Ve bu algıya göre de ne yaparsa yapsın, nasıl davranırsa davransın kadın hep suçludur, sorumludur, sorundur ve sorunludur! Ancak her durumda olan da kadına olur. Ara yerde sendika yöneticisine yönelik replik ne kadar da haklıdır: “Apa biz kadınız ama… Evliysek de mahvoluruz değilsek de…”
Makine sesiyle açılan perde kapandıktan sonra bir yandan cast akarken aynı makinanın tıkır tıkır işlediğini belirten sesi duyulur. Bu, sabır sınırlarını zorlayan döngünün devam ettiğini belirtir. Sermaye sahiplerine göre o ses bereket; hakkını kollayamayan emekçilere göre zulmettir. Mütekâmil bir tanım gerekliyse bu düpedüz sömürünün gürültüsüdür. Sermaye sahipleri huzurlu, dingin, müreffeh bir hayat yaşarken söz konusu gürültü tüm yeryüzüne yayılır. Bütün sesleri bastırır, şehrin artık doğal addedilen sesi hâline gelir. Mazlum çığlığı, ah ve ilençler duyulmaz olur. Bu durum sinemasal açıdan bir nevi makineleşmeyi işaret ederken, bir yandan da sermayeye yenik düşüşü ele verir. Sinema tarihinin başlangıcına tekabül eden yıllarda, henüz sanayileşmekte olan Amerikan toplumunda Charlie Chaplin’in yaptığı Modern Zamanlar isimli kült filmde, makinenin içine sıkışıp hâlâ işine devam etmeye çalışan işçi görüntüsü gibi… Hayat eşittir iş; iş eşittir hayat denklemleri gibi… Sorguyu suali bırakıp makinelerin ve makineleşmenin bir parçası olmak gibi… Sermaye dert, servet ah sebebi olup çıkar. Çark dönmektedir.
Orijinal İsmi
Made in Bangladesh
Süre
1 saat 35 dakika
Tür
Dram
Yönetmen
Rubaiyat Hossain
Senarist
Rubaiyat Hossain
Philippe Barrière
Yapımı
Bangladeş, Fransa, Danimarka, Portekiz - 2019