ZÜHRE

Nagihan AYDIN

Onun dünyası tak tak sesinden ibaretti. Kuşların, kedilerin, köpeklerin hatta çok sevdiği atların ayak vuruşları bile bu aralığa sığıyordu. Gönlündeki ateşin kanlı ritmi de… Usta nala vurdukça dünya, büyük bir uğultuyla biteviye dönüyordu.
Sabah dükkânı açtığında kenarları dökülmeye yüz tutmuş tahta masanın üzerinde bekleyen işlere takıldı gözü. Kapıyı iyice araladıktan sonra duvarın dibinde duran bakır kabı alıp rutubetli yan bölmedeki yem çuvalının yanına geldi. Çuvalın ağzına bağlanmış kırmızı ipi çözüp elindeki kabı doldurdu. Dış kapının sağında baba yadigârı söğüt ağacına doğru yürümeye başladı. Çocukluğu bu ağacın gölgesinde geçmişti. Şimdi gölgesine sığınan her canlıyı sanki babasının misafiriymiş gibi ağırlıyordu. Adım attıkça gelen seslerden anlaşıldığına göre bugün kuşlar bir hayli kalabalıktı. Kuşları ürkütmemek için ağacın iki metre uzağından elindeki kabın içindekileri boşluğa savurdu. Kuşlar korku dolu bir sesle önce havalandı, ardından her biri düşen taneleri kapmak için yere indi. Usta, kapının sol yanında duran kedilerin kabına da su doldurdu. Her gün, sabah erkenden gelip geç saatlere kadar çalıştığı için bütün hayatını neredeyse dükkânın çevresine örmüştü. Dostları ve bakımından sorumlu olduğu canlılar yanı başındaydı. Yakın dostu, demirci ustası Salih Amca’nın vefatından sonra işlerini devralan oğlu da. Oğlan, işleri babası gibi ustalıkla yapamasa da şu hayattaki en yakın dostunun emanetiydi. Halit Usta emanetlerine sahip çıkan bir adamdı. Bu yüzden onun bir eksiği olsa da kimselere açık etmez, sessizce aralarında çözerlerdi. İşler gecikince yardıma gider, iki koldan yapılacakları hazır ederlerdi. Babasından el almıştı almasına ama onun gibi pişmesine, demire ince ayar vermesine daha vardı. Halit Usta da gönlü incinmesin diye “Rahmetli baban daha iyi yapardı.” demez, “Şöyle yapalım, belki olur evladım ne dersin?” diye usulünce sorardı. Salih Usta’nın oğlu da tıpkı babası gibi öğle saati evden getirdiklerini Halit Usta’ya ikram eder, birlikte yerlerdi. Babasının verdiği nasihatlerden biri şöyleydi: “Halit Usta’ya ikram et ki işinin bereketini göresin.” Demirci ustası olan babasından öğrendiği ikinci şey ise en iyi demirleri Halit Usta’ya nal yapımı için ayırmaktı. Sonraları yaptığı her işte aynı özeni göstermeye başladı. Halit Usta bu duruma çok seviniyordu. O da babası gibi kimsesizliğin koca dünyayı kapladığını, buna rağmen insan olmanın yalnızken de bütün boşlukları dolduracak kuvvette olduğunu Halit Usta’dan öğrenmişti.
Büyük çiftlikteki atların bakımından sorumlu olan seyis o gün yine iki tane atla çıkageldi. Atların biri kahverengi, diğeri beyazdı. Ayak sesleri kapının önünde durunca Halit Usta elindeki işi kenara bırakıverdi. Tam yerinden kalkacaktı ki dışarıdan seyisin sesi duyuldu: “Hey ihtiyar! Elindeki uğraşı bırakıp atları içeri almama yardım et.” Halit Usta yerinden doğruldu ve kapıya geldi. Ne oldu, der gibi bakınca seyis, atların nallarının bakım zamanının geldiğini ama elini çabuk tutması gerektiğini söyledi. Halit Usta çarçabuk iki atın da nallarına göz atıp daha kötü durumda olan kahverengi atı yanına aldı ve diğerini yan taraftaki pencerenin önüne bağladı. Kahverengi atın sağ ayağındaki bir hayli yıpranmış olan nalı elindeki penseyle söküp aldı. Ardından atın toynağını temizledi. Elindeki nallara bakarak atın ayak ölçüsünü el yordamıyla alıp en uygun olanı düzenlemeye başladı. Seyis bu çıkan sesten rahatsız olup “Her zaman getirdiğimiz yer, bir türlü ölçüsünü ayarlayamıyor.” diye söylenerek dışarı çıktı. Halit Usta söylediklerini duysa da kulak asmadı. Ne de olsa atın ayağına verilen özen aslında binicisine olan saygı ve hürmetin de gereğiydi. Ama öncelikle atın rahat ettiğinden emin olmalıydı. Kahverengi atın nallarını takıp elindeki törpüyle de temizledikten sonra sıra beyaz ata gelmişti. Beyaz atı yanına aldığında birden atın gözlerinde beliren hüzünle tanıştı. Atlar da insanlar gibi hüznünü saklayamaz, gözlerinden aşikâr ederdi çünkü. Halit Usta bunu çok iyi biliyordu. Onun da nallarını taktıktan sonra seyise seslendi. Seyis kapının önünde duvara yaslanmış uyuyordu. Atların hazır olduğunu görünce; “Bir de hızlı çalışsan ne güzel olacak ihtiyar.” diye söylendi. Onun bu cümlesini hiç duymamış gibi yapan Halit Usta, beyaz ata biraz özenli davranılmasını, atların da insanlar gibi hassas canlılar olduğunu söyledi. Bu sefer de seyis Halit Usta’yı hiç duymamış gibi yapıp eline parayı uzattı. Parayı verir vermez beyaz ata binerek kahverengi atın da yularından tutup “Deh!” dedi ve oradan uzaklaştı.
Halit Usta o akşam hava kararır kararmaz dükkânın kapısına besmele çekip kilidi taktı. Saçağın altından elindeki naylonu başına tutarak çıkıp yürümeye başladı. Aniden bastıran yağmurun sokaktaki teneke çatıları dövercesine çıkardığı gürültü ve uzaktan gelen köpek ulumalarından başka hiçbir ses duyulmuyordu. Karanlığı kadife gibi saran sisin içinde koşar adımlarla yürümeye başladı. Yağmur çok şiddetli yağdığı için eski sokaktan gitmeye karar verdi. Bu saatlerde eski sokak çok tenha olurdu. Olsundu. Bir çırpıda evinin sokağına çıkan tek yol burasıydı. Eski sokağa tam girmişti ki sokağın ucunda kaldırımda oturan bir gence rastladı. Usulca gencin yanına sokuldu. Anlaşılan o ki genç, yağmurun yağışına aldırmadan kaldırıma oturmuş ağlıyordu. Munis bir tavırla yanına oturdu ve korkma evladım, eve geçiyordum seni gördüm, neden ağlıyorsun anlat bakalım, dedi. Genç, önce tedirgin bir ifadeyle Halit Usta’nın yüzüne baktı. Ardından ben şimdi ne yapacağım deyip başını dizlerinin üzerine tekrar koyup ağlamaya başladı. Halit Usta gencin sakinleşmesini bekledi. Yağmur yağmaya devam ediyordu.
Ertesi sabah Halit Usta dükkânı açtı ve günlük işlerini yapmaya koyulmuştu ki kapının önünde bir ayak sesi işitti. Arkasına dönüp baktığında geçen akşam sokakta ağlayan genci gördü. “Metin yanıma gel.” diye seslendi. Metin sevinçle Halit Usta’nın yanına vardı. Ustanın elindeki kaba bakarken Halit Usta kabın içindekileri boşluğa savurdu. Genç, duyduğu ses karşısında irkildi. Bunca kuşun burada ne işi vardı. Sonra her birinin yere konup yemeğini alıp gitmesini izledi. Ardından Halit Usta’nın kedilerin içmesi için kapının yanındaki kaba su koymasını da. Sessizce ustasının yaptıklarını izliyordu. Sanki çıt çıkarsa ustasının onu kovacağını düşünüyordu. Böyle olmasını asla istemezdi. Zira hasta annesine söz vermişti. Hem buraya geleli ne kadar olmuştu ki. Babası vefat ettikten sonra annesiyle birlikte buhranlı günler yaşamıştı Metin. Eskiden yaptığı yanlışlara dönüp de bir daha anacığını üzmek istemiyordu. Bir nalbant çırağı olarak çalışmak aklında hiç yoktu belki ama şuan bu işe ihtiyacı vardı. Aklından tam bunları geçirip içerlenirken Halit Usta “Durma içeri girelim.” dedi. Dükkâna girdiklerinde elinde tahta bir sandıkla çıkageldi Metin’in yanına. Sandığı açtı ve nal yapımında kullanılan malzemeleri tek tek tanıttı. Metin dikkatle ustasını dinliyordu. Halit Usta belli bir süre sadece kendisini izlemesini, vakti geldiğinde ona da bir malzeme sandığı yapacağını söyledi. “Belli mi olur, belki benden daha iyi bir usta olursun.” diye de takılmayı ihmal etmedi. Bunları söylerken sevgiden gözlerinin içi gülüyordu Halit Usta’nın.
Öğle ezanından sonra Salih Usta’nın oğlu iki kap yemekle çıkageldi. Halit Usta’nın yanında gördüğü Metin’i de selamlayıp içeri girdi. Kapları açıp içindekileri yerken Halit Usta da olup biteni izleyen Metin’i tanıtmaya başladı. Bundan sonra hep yanında olacağından, işlerini ona en ince ayrıntılarına kadar öğreteceğinden bahsetti. İçi içine sığmıyordu Halit Usta’nın. Bir kaba içindeki yükleri güvenle akıtır gibiydi. Öyle ya bir evladı olmamıştı hiç, sevdiğiyle evlenemedikten sonra da varsın olmasındı. Ama insan ihtiyarladıkça yanında güvendiği bir nefese ihtiyaç duyuyor, yaptığı zanaatı emanet ederek gelecek nesillere aktarmak istiyordu. Koyu bir sohbetin ortasında bir ses işitildi; “İhtiyar! Gel hele sana marifetlerini anlatayım.” Halit Usta yerinden kalkmadı bile. Zira bu sesin kime ait olduğunu çok iyi biliyordu. Çok geçmeden yanlarında beliren seyis, elindeki nalları ustanın önüne fırlattı. Al işte, taktığın nal atımın bacağını kırdı. Ellerimle onu öbür tarafa gönderdim, dedi. Halit Usta, başı önünde adamı dinliyordu. Seyis, çiftliğin sahibine bu durumu anlatacağını bir daha kendisine at getirmeyeceğini de ekleyip gitti. Metin, olup bitenden habersiz, ustasına çıkışan bu adama sinirlenerek etrafa bakıyordu. Seyis gittikten sonra Halit Usta başını kaldırdı ve “Bu öfkeye bunca yıl nasıl dayandın a güzelim!” deyiverdi.
Metin çıraklığa başlayalı henüz üç ay olmuştu ama hem işine hem de ustasına alışmıştı. Halit Usta dükkâna geldiğinde Metin’i kuşlara yem verirken gördü. Usulca içeri geçti ve yetişecek işleri masanın üzerine koydu. Dışarıdaki işlerini bitiren Metin, içeri girdiğinde ustasına baktı, hemen yanına gitti ve işlere yardım etmeye koyuldu. Öğle ezanı okunurken Halit Usta abdestini aldı ve tahta dolaptan çıkardığı seccadesini yere serdi. Ardında saf tutan Metin’i görünce çok sevindi. Hadi evladım kamet getir, dedi. Metin, ustasının her hâlinden şifa buluyordu. Namazları bitmek üzereydi ki bir çocuk çıkageldi. Metin Abi seni evden çağırıyorlar, dedi. Metin annesiyle ilgili bir durum olduğunu sezmişti. Tam çıkıyordu ki Halit Usta, birlikte gidelim evladım belki bir ihtiyaç hâsıl olur, dedi. Eve vardıklarında annesine bakan teyzesi ağlıyordu. İçeri girdiklerinde Metin hızlıca son anlarını yaşayan annesinin yanına koştu ve elini avuçlarının arasına aldı. Halit Usta tam içeri girecekti ki Metin’in ağlamasıyla geri çekildi. Kapı aralığından sadece beyaz tülbentle örtülmüş bir yüz görebildi. Metin dışarı geldiğinde teyzesi, Zühre’m gitti diye feryat etmeye başladı.
Annesinin vefatının ardından koca dünyada kimsesiz kalmıştı Metin. Ustası da tam bir sene sonra tıpkı annesi gibi ince hastalıktan vefat etti. Vefatından önce de bütün dünya varını Metin’e emanet etmişti. Kendisine bıraktığı en büyük mirası sevgi olan ustasının, yıllar önce beş parasız diye annesini vermedikleri nalbant çırağı o genç olduğunu hiç bilemeyecekti. Elinde ustasının başladığı ama bitiremediği son nalı bir kalbi tutar gibi sıkıca tutuyordu. Artık nal sesleri arasına bir de Halit Usta’nın sevdası sığmıştı. Dünya en çok da emanetine sadık gönüllerin hatırına dönüyordu.