MİNİ
SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Ümit MERİÇ
Röportaj: Şebnem İYİNAM

Nurumuzun ya da ruhumuzun örtünmeye neden ihtiyacı var?
Desmond Morris’in bir kitabı var, Çıplak Maymun diye. İnsan bütün hayvanlar arasında tek giyinendir. Giyimin fizyolojik ve sosyal bir boyutu var muhakkak! Fakat bir de dinî boyutu var, sosyali aşan bir mana boyutu. Eskiden, Cahiliye Dönemi’nde Kâbe’yi çıplak olarak da tavaf ederlermiş, çırılçıplak. Evet, çıplak geldik ve çıplak gideceğiz. Fakat başımı örttükten, Allah’ın bana anlamını bilmesem de vermiş olduğu bir emri yerine getirdikten sonra, psikolojik manada çok daha farklı bir boyuta taşındığımı hissettim. Teslimiyet, çok sevdiğim bir kelimedir. Anlamak için önce teslim olmak lazım. Önce teslim olacaksınız, sonra anlayacaksınız. Otuz yaşında namaza başladım, başımı örttüğümde yaşım elliyi geçmişti. Doğrusu, bu yirmi yıl zarfında başımı örtmeyi asla düşünmemiştim.
Ne olmuştu?
Son kararı almaya beni iten neden, depremdir. Deprem karşısında beşer olarak aczimi hissettim. Bir kere ölebilirdim, ölmedim. Ölümle göz göze geldim fakat ölümden korkmadım. Yani depremde başımı örtmemin, korkuyla hiç alakası yok. Depremi Armutlu’da yaşadım. Merkez üssüne çok yakın bir yerdi ve bütün duvar açılarının çatırtılarla kâh daraldığını kâh genişlediğini gördüm. Üzerimdeki çatının yıkılayım mı, yıkılmayayım mı tereddüdünü yaşadığını ve dipten o derin gürültülerin tehditler saça saça geldiğini hissettim; yerimden kıpırdamadım. Sadece “Allahuekber” diye önce alçak sesle, sonra giderek yükselen bir sesle bağırmaya başladım. Kızım yanımda uyuyordu, kaçmayı hiç düşünmedim. Çünkü gerçekten Cenab-ı Hakk’a, beni dünyaya getirdiği, bunca senedir bu kadar muhteşem bir kâinatın orta yerinde, bu kadar Rabb’i tarafından şımartılmış bir gezegenin üstünde yaşattığı için çok minnettarım. Alıp verdiğim her nefes zaten şükür vesilesidir ve ne kadar nefes adedi vermişse o kadardır. Bu hayatı hak etmek için özel bir marifetim olmadı. Hakk’ın lütfu, ben öldükten sonra da devam edecek bir lütuftur. Birkaç gün sonra başımı örtmek gibi bir karar alacağımı da bilmiyordum.
Bu kararı nasıl aldınız?
Ölen insanların haberleri geldikçe çok üzüldüm. Dehşet tabloları yaşandı ve 19 Ağustos gecesi bir deprem fırtınası beklendiği söylendi. Bütün İstanbul, Bursa dışarıda yatmaya davet edildi hatırlarsanız. O günün her türlü olağanüstülüğünü yaşadık. Topraktan yılanlar çıkıyor, artçı deprem dalgaları sahile vuruyor... Cehennemvari bir dekor. Depremin üçüncü gecesi bir namaz kılıp Allah’a bu dehşet tablolarını bitirmesi için yalvarmayı düşündüm. Kıyametin kopacağı yolunda bir vehme kapıldığımı hissettim. Cuma günü kopacağı yolunda da rivayetler vardı kıyametin. Perşembeyi cumaya bağlayan geceydi. Arkadaşın ailesine ait bir yalının bahçesiydi, çocuklar yattılar. İki rekât namaz kıldıktan sonra dua etmek için ellerimi semaya açarak yıldızlara baktım. Ve o an içimde Allah’a karşı çok büyük bir mahcubiyet duydum!
Bunu hissetmenizin sebebi neydi?
“Ya Rabbi, biz sana layık kullar olamadık. Sen istesen şu dünyayı, şu yıldızları yok edip henüz yaratmamış olduğun mekânlarda, sana bizden çok daha layık kullar yaratabilirsin. Ama madem ki bizleri yarattın, içimizde muhakkak sevdiklerin de var. Onların yüzü suyu hürmetine sen bu dünyayı, galaksimizi, kâinatımızı bize bağışlasan, burada çocuklarımız yaşasa, torunlarımız yaşasa, daha bu güzellik uzun bir zaman devam etse.” dedim. Siz şu anlattıklarımı nasıl anlıyorsanız bir kul olarak, bütün bu söylediklerimin kayda geçirildiğini hissettim, işte, o zaman çok büyük bir utanç duydum içimde. Dedim ki “Sen Allah’sın ve benim kul olarak dualarımı kabul ediyorsun. Ben ise kulum, ama senin emirlerini yerine getirmiyorum. Benim başım açık.” İşte o anda ömrümün herhâlde en büyük utancını duydum, müthiş bir hayâ duygusuna kapıldım. Yalnız yüzüm değil, bütün ruhum hicaptan kıpkırmızı kesildi. O kadar utandım ki “Ben bu geceden itibaren başımı örtmeye karar veriyorum, beni bana mahcup etme ya Rabbi.” dedim.
“Beni bana mahcup etme.” derken kaygınız neydi?
Allah’a söz vermiştim, bu sözden dönmekten Allah beni korusun. Bu sözü tutup tutmayacağımı bilmeden yattım ve ertesi günden itibaren bir daha hiç kimse, yani mahremim dışında kimse başımı açık görmedi. Bu, Allah’a vermiş olduğum söz meselesidir, namus meselesidir. Bu kararın noktası konmuş ve mürekkebi kurumuştur. Bu karar toplumsal boyutu olmayan bir karardır. Bir kul olarak Allah’ın huzurunda imzaladığım bir karardır. Allah’ın emirleri tartışılmaz, uygularsınız ya da uygulamazsınız. İslam’ın farzlarını uygulayanların bu farzları yerine getirdikleri ölçüde Cenab-ı Hakk’la arasındaki perdeler kalkar. Başörtüsü, Allah’ın emirlerinden bir emri daha yerine getirmeye niyetliyim demenin ifadelerinden biridir. Ancak Fransızların dediği gibi: “La Noblesse oblige.” (Asalet yükümlülük getirir.). Böyle bir iddianız varsa, bazı şeyleri yapmaya, bazı şeyleri yapmamaya mecbursunuz demektir. İnsanız, benim de zaaflarım, kusurlarım var. Başında örtü taşıyan bir hatun kişi olarak, İslam’ın izzetine uymayan bir şeyi elimde olmayarak yaptımsa bunun farkına vardığım an hatam gözümde katmerlenir, kendimi hiç affetmeyeceğim sanırım. Nerelere kaçacağımı bilemem. Hem karşımdakinden utanırım hem kendimden. Bu tabii sadece başörtüsü için geçerli olan bir hakikat değil. Zarfın ötesinde, bir de mazruf meselesi var.
Bütün bu düşüncelerin ötesinde, Dualar ve Aminler kitabımda başörtümle ilgili olarak şöyle bir tespitte bulunmuştum: “Başımı örtüyorum çünkü varım. Başımı örtüyorum çünkü kendime söz verdim. Başımı örtüyorum çünkü Allah’a söz verdim. Başımı örtme hakkımı kullanmam konusunda Türkiye içi veya dışı, hiçbir hukuki mercinin hakem olmasını istemiyorum ve hiçbir hukuki merciye başvurmak istemiyorum. Müslüman bir kadınım ve başımı örterek, Allah’ın bir emrini yerine getirmenin, Allah’tan kadınlara tanınmış bir imtiyaz olduğunu düşünüyorum. Bu ayrıcalığımı, büyük bir şeref addederek, son nefesime kadar kullanmak istiyorum.”
Bana hayatınızın zirve idrakini söyle derseniz o zaman size çok sevinerek ve hatta en gür sesimle şöyle cevap verebilirim: “Lâ ilâhe İllallah, Muhammedün Resûlullah.”
Hayatım boyunca ruhen yaşadıklarım ve aklen anladıklarım beni bu üst idrake götürdü. Allah var ve Hz. Peygamber O’nun elçisidir. Bana kalırsa, nefesler ancak bu idrake ermek amacıyla harcanıyorsa yaşamanın bir anlamı vardır. Hayatını ilim ve irfana hürmet ederek yaşayan insanlarsa “modernizm” adlı şaibeli dönemden önce var olduğu gibi, Allah dünyamıza “aman” verirse, postmodernizmden sonraki “post” dönemlerde de var olacaktır.
Örtünmeniz akademik hayatınızı etkiledi mi?
Ama Marx üzerine ders verirken oruçlu ağzımla Marx’ı anlatıyordum. Müslüman olmam Marx’ı anlatmama ve anlamak istememe mâni değildi. İslami kimliğim örtünmemle görünür hâle geldi. Aslında doktorayı verdikten iki yıl sonra namaza ve oruca başlamıştım. İslami kimliğim ilmî kimliğimi hiç zedelemedi. Zaten niye zedelesin ki?
Benim İslamiyetim dışarıdan öğrenilmiş değil, bizzat tarafımdan keşfedilmiştir. İslamiyetimi bir Japon’un Müslümanlığından çok farklı görmüyorum. Üsküdar’da doğmuşum. Mihrimah Sultan’ın minarelerindeki mahyaları görerek büyüdüm. Fakat çevremde, mahallemde, komşularımızın hayatında İslamiyet küller altında kalmış bir ateş gibi idi. Evet, beni kimse teslim etmedi, ben kendim teslim oldum İslamiyete. Bu çok önemli bir fark. On yaşında başımı örtseydim fark olur muydu; olmazdı ama otuz yaşının idrakiyle secdenin anlamını yaşadım. Bir anlamda ölmek üzere olan insanın bir sal bulması gibi. Bu sal beni çok muhteşem bir cennet adasına kadar götürdü. Elbette bireysel olarak başlayan İslamiyetim giderek sosyal bir boyut da kazandı. Ama her Müslüman için İslamiyet önce kendi “ben”i ile, kendi tekliği ile ilgili bir şeydir.
Nasıl?
Önce sizsiniz, teneşirdeki siz... Öldünüz, üzerinizden bütün esvaplarınızla beraber bütün toplumsal vasıflarınız alındı! Yani ne profesör ne danışman ne de Cemil Meriç’in kızısınız. Dolayısıyla İslamiyetin farzlarının yerine getirilmesi hâlinde, teneşirdeki benle daha yaşarken tanışıyor hatta onu çok aşıp cennete kanatlanmak imkânını buluyorsunuz. Tekrar çamur olacak bedenimizle Cenab-ı Hakk’ın huzuruna varacak olan nurumuzun yani ruhumuzun birbirinden kesinlikle ayrılabileceği tecrübesini, yaşarken idrak ediyorsunuz.