SOĞUK
Zeki BULDUK
Orada, uzağın kalbinde sert soğuklar olur. Dünyanın bittiği ülkede, geceleri nöbet tutan adamlar ve uzaklardan gelmiş yalnız insanlar vardır. Bir selam duysalar tüm varlarını verecek adamlar.
…
Yatmak üzereyim. Klima çalışıyor. Kalorifer de açık. Oda tam ısınmasa da ılık bir hava var. Başımı yastığa koyuyorum. Yatak serin. Hafif bir titreme geliyor. Çok geçmeden üzerime örttüğüm battaniye ve yorganın altında ısınmaya başlıyorum. Dışarıda keskin bir soğuk var.
Binanın dışında dört güvenlik görevlisi var. Üzerlerinde asker elbiseleri, yelek, bere, silah ve sorgulayan gözleri var. Bizim hakkımızda ne düşünürler, bilmiyorum. Ama her zaman gülümsüyorlar. İçlerinden bazıları savaşta bulunmuşlar. Çatışmaya girmişler. Güvenlikçilerin başı olan adama Komutan Sahip diyorlar. Savaş sırasında bir bölük askeri varmış. Belki de o bölükten ölenlere şahit oldu. Bilmiyorum. Aldıkları maaş bana verilen maaşın neredeyse onda biri. Tam on iki saat nöbet tutuyorlar.
Geçenlerde ikisiyle konuştum, neden başka bir yerde, başka bir ülkede çalışmadıklarını sordum. Biri, gitmek için imkânı olduğunu, burada kazandığının dört katı maaş verileceğini ama çocuklarından ayrı kalamayacağı için gitmek istemediğini söyledi. Diğeri ise ana babasının yaşlı olduğunu, onlara bakacak kimse olmadığı için ülkesinden uzaklara gidemeyeceğini söyledi. Her ikisi de bunları anlatırken üzgün değildi.
Oda iyice ısındı. Uyuyamıyorum. Bahçede bir köpeğimiz var. Zaman zaman acı acı uluduğuna şahit oluyorum. İlk zamanlar beni rahatsız ediyordu. Artık alıştım. Bahçenin dışına hiç çıkarmadık. Bazen gittiğimiz o bağa köpeği de götürelim, dediğimiz oluyor ama kış geldi. Biz de gidemiyoruz bir yerlere.
Ferit Edgü’nün Kimse adlı romanını burada tekrar okudum. Dilini bilmediği insanların içerisinde, kış kıyamet ortasında yalnız bir insanın kendinden bir insan daha doğurup içindeki âlemde söyleşmesi… Burada, dünyanın kıyısında bir yerlerde dilini ve yaşamlarını tam olarak anlayamadığım insanların içerisinde bazen ben de içimdeki âlemde kaybolmak, kendimi çoğaltıp konuşmak istiyorum… Ama hepsi birbirine benzeyen kopyalarım yeni bir şey söyleyemiyor. Dilsizleşiyorum.
Adamlar dışarıda, soğukta ve tam on iki saat nöbet tutacaklar. Birden dışarı çıkıp yanlarında durmak, eften püften konuşmak istiyorum… Ama ne onlar benim ne de ben onların dilinde uzun bir sohbet yapacak kadar kelime biliyoruz. Konuşmaya başladıktan beş dakika sonra gülümsemeye, bir müddet sonra da sessizleşmeye başlıyoruz. O sırada ben onların çaresiz mutluluklarını, onlar da benim bu kadar uzağa neden geldiğimi hayretle düşünmeye başlıyoruz. Belki de başka şeyler düşünüyorlar ama ben ne düşündüklerini, nasıl hissettiklerini hiçbir zaman bilemeyeceğim.
Böyle zamanlarda ağır bir utanç geliyor üzerime. Yorganı bir taraftan, utancı diğer taraftan üzerime çekmeden varıp klimayı ve kaloriferi kapatıyorum. Zahid geliyor o sırada. Yorganın altında titremeye, kendime sarılmaya başlıyorum. Zahid hiç birşey söylemiyor. Yüzüme de bakmıyor. Sırtını bana dönmüş, boynunu bükmüş… Biliyorum, boncuk boncuk terliyor. Bense o soğukta tir tir titriyor, soğuk soğuk terliyorum. Cinnet gelir elbet, diyorum. Zahid geldiyse cinnet de elbet gelir, diye düşünüyorum. Öyleki hiçbir zaman yalnız gelmez güzel şeyler. Yanında bedelini de alıp gelir. Zahid tek kelime etmiyor. Yönünü bana dönmüyor.
Zahid çok konuşmazdı zaten. Hatta hiç konuşmazdı. Ama bana yüzünü dönerdi. Gülümserdi. Yanımda yürürdü. O yanımda yürürken beni onayladığını, benimle dost olduğunu hissederdim. Yüreğim gönenirdi. Yüzüme bir güneş doğardı. İçim ısınırdı. Kaç zamandır gülümsemesine hasretim. Yüzünü de görmüyorum. Hele bir sırtını dönmesi yok mu… İçimden, geldi ya işte! Hiç olmazsa yanıma geliyor. Beni onaylamasa bile yanımda, yakınımda bir yerlerde duruyor ya, diyor içimden bir ses… Yetmiyor. İçimdeki acıyı bir nebze olsun kesmiyor yanımda, yöremde olması.
Bitmeyen bir ödev bu. Bitmeyen bir acı. Öteki, her zaman cehennem azabı…
Zahid bir gülse yüzüme, tüm ayazı kesilecek gecenin.