TEVEKKÜL
VE
KANAAT

Esra KALPAKÇI
Adapazarı ADRB Vaizi

Her kavramın bir hakikati vardır. Bu hakikat anlam dünyasında kaymaya uğradığında insanın mizanı bozulur, dengesi şaşar; kişi zarar görür, zarar verir. “Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer, 54/49) diyen Rabb’imiz bizden her manayı olması gerektiği yere koyup düzen ve dengeyi bozmamamızı ister. Çünkü hakiki mananın sekteye uğramadığı yerde anlamlı bir hayat mümkündür.
İnsanın anlam dünyası ve hakikat duygusu farklı faktörlerin de etkisiyle şekillenir. Ömür yolculuğunda geçtiği duraklar, taşıdığı mizaç, aldığı eğitimler ve aileyle başlayan sosyal çevresi insanda belli zihin kalıpları oluşturur. Eğer bu kalıplar doğru ve hakikat doğrultusunda ise davranışlar da istikamet üzere olur. Tam tersi olduğunda yani insanın zihninde anlam karmaşası ve kaymaları varsa bunu yanlış kararlar ve yanlış davranışlar takip eder. O hâlde kavramları, dengeyi bozmayacak, adaleti muhafaza edecek, hakikati ortaya çıkaracak biçimde tam da olması gerektiği şekliyle zihne ve kalbe işlemek gerekir. Tevekkül ve kanaat tam da bu minvalde anlam kaymasına uğramadan anlaşılması gereken iki kavramdır.
Tevekkül, “bir kimsenin rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi”dir. Bütün sebeplerin ve alınan tedbirlerin üzerinde asıl belirleyici iradenin Allah’a ait olduğu yönündeki bilinçtir ve inanmak bunu gerektirir. İnsan; işinde, gücünde, davranışında gereken tedbirleri aldıktan ve sebeplere başvurduktan sonra hedeflediği sonuca ulaşamasa bile ilahi iradenin akıbeti şekillendirdiğini, işin sonunda Rabb’inin iradesinin tecelli ettiğini bilir. Bu inanç, dilde “Her işte vardır bir hayır.” ifadesi ile kalpte ise teskin eden yönüyle iyileştirici bir etki oluşturur. Büyük emek ve gayretlerle hedeflenen sonuca ulaşamamak, sonucun sadece kendine bağlı olduğunu düşünen insan için büyük bir hüsran sebebidir. Her istenmeyen sonucun suçlusu ve kabahatlisi olarak addeder kendini. Başına gelen her olumsuzluğu kendinden bilir ve kendine eziyet eder. Tam tersi olup iyi bir sonuç yaşadığında da yine kendinden bilir başarıyı. Kör bir gurur ve enaniyete kapılır. İki türlüsü de uçtur ve uçlar dengeden yoksundur. Hâlbuki tevekkül tam da denge mahallidir. Bu dengeyi zihninde, kalbinde ve davranışında kurabilen rahat eder, rahat ettirir. Ayetlerde de geçtiği üzere “Şayet Allah sana bir zarar dokundursa bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (En’âm, 6/17)
Allah size yardım ederse sizi yenecek hiçbir kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size kim yardım edebilir? Müminler, ancak Allah’a tevekkül etsinler. (Âl-i İmrân, 3/160)
Bu hakikatten mahrum olan insan neyi başarırsa başarsın yahut neyi kazanırsa kazansın başına her an bir iş ve bir musibet geleceğini, o nimetin her an elinden çıkacağını düşünerek endişe ve telaşa kapılır, daima huzursuz olur. Kalbini, işini ve akıbeti Allah’a teslim eden ise sükûn ve huzur bulur.
Tevekkül, insanın Rabb’i ile kurduğu çok özel bir bağken insanlarla kurduğu ilişkileri de şekillendirir. İnsanın ahlakını üst mertebede tutar, olgunluğuna vesiledir, güzel hasletleri besleyen bir ruh verir insana.
Tevekkül, her durumda Allah’a güvenmek ve teslim olmakken hakiki manası tam olarak anlaşılamaz ve özümsenemezse yanlış sonuçlar doğurur. Allah’a dayanmak ve teslim olmak tedbir ve gayreti terke sebep değil aksine; “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” diyen Mehmet Akif’in satırlarındaki gibi gayrete sarılmaya sebeptir. Tembelliğe sürükleyen yanlış algı ve anlayış, iman hakikatlerini ve külli kaideleri bilmemekten kaynaklanır. Tevekkül, tembellik ve atalet sebebi değildir. İşin kolayına kaçıp işten kaçmanın mazereti hiç değildir aksine çalışkan ve üretken olmanın adıdır. Sebeplere müracaat edip gerekli gayreti gösterdikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Yerinden doğrulmadan, yola düşmeden, yorulmadan, terlemeden “Tevekkül ettim.” demek hiçbir şekilde İslam’ın özüyle bağdaşmaz. İslam’ın ruhundan uzak bir tevekkül anlayışının sonu ziyandır, hüsrandır. Çünkü “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39) “Takdiri ezele teslimiz ama gayrete de aşığız” diyen şair teslimiyet ve gayreti ne de güzel ifade etmiştir. Havlu atmadan, pes etmeden, yorulduğunda dinlenerek, şikâyet etmeksizin sonuca yürümek mümin olmanın güzel bir vasfıdır.
Çalışmanın ve hedefe yürümenin de bir ahlakı vardır. Hırs ve tamah ile alınan yolda her şey mübah sayılıp hak ve adalet gözetilmezse insan yoldan çıkar. Çünkü yolda dosdoğru gitmeyenler yoldan çıkmaya mahkûmdur. Hırs ve tamah yıkıcıdır, azim ve gayret ise yapıcı. Hırs, alabildiğine sürükler ve tepetaklak eder; azim, yola yoldaştır. Hırs yapan, başkalarının sırtına basmakta bir beis görmezken azmeden, kendi ayakları üzerinde mücadele verendir. Muhteris, başaramadığında öfke duyar. Hem kendine hem etrafına zarar verir. Azmeden ise kanaatle huzur bulur, sakindir, vardığı neticeden razı ve hoşnuttur. “Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şeye bir ölçü koymuştur.” (Talâk, 65/3) Aksine hırsla hareket eden, hedefine varamaz, varsa da doyamaz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadi daha arzu eder. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Allah tövbe eden kimsenin tövbesini kabul eder.” (Müslim, Zekât, 116) buyurmuştur.
Hırs kişinin bizatihi ferdî hayatına zarar vermekle kalmayıp sosyal hayatın da düzenini bozar. Toplumda kardeşlik, dayanışma, adalet gibi korunması gereken değerler ve erdemler tahrip olur. Zulüm ve haksızlığın yolu açılır. Hedefe giden yolda her türlü haksızlığı mübah görmek, toplumu bir arada tutan en temeldeki güven duygusunu zedeler. Toplumu bir arada tutan düzen ve insicamı bertaraf eder.
Kanaat ise tükenmez bir hazine ve huzura sebep şifa kaynağıdır. Çünkü “Zenginlik, mal çokluğu değil gönül tokluğudur.” (Müslim, Zekât, 120)
Dünya hayatında ihtiyaçları karşılamak, rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamak için elbette ki sebeplere teşebbüs gerekir. Ancak dünyanın zevk ve lezzet yeri olmadığı, imtihan sahası ve ebedî hayatı hazırlayan çok kıymetli bir fırsat olduğunun bilinci ile hareket edilmelidir. İhtiyaç sınırını aşarak daha çoğunu istemek ve gelecek kaygısıyla dünyalık endişesiyle yaşamak kanaatin insana kazandıracağı yüksek makamı kaybetmeye sebeptir, tamahkârlık ve hırs insanı aşağılara çeker, vakarı zedeler.
“Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bunlar, iman eden ve rablerine dayanıp güvenenler içindir.” (Şûrâ, 42/36) Geçici olanlar için hırsla gözü karartmak, kör bir tamahla dünyaya bağlanmak zehirli bir duygudur; panzehri ise azimle çalışmak, işin sonunda kanaat ve tevekkülle hareket etmektir.
“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldadır.” (Timizi, Zühd, 26) diyen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda ümmetinin zorlu bir imtihanla sınandığını özellikle belirtmiştir.
Kanaatkârlık da doğru bir şekilde anlamlandırılması gereken bir kavramdır. Zenginlik ve varlık sahibi olmak kanaatsizlik anlamı taşımamaktadır, aksine cömertlikle varlığını paylaşmak ve malın hakkını vererek kazanç sağlamak, elindeki imkânı fayda ve hayır yolunda harcamak takdir gerektiren bir gayrettir.
Hâsılı; tevekkül hakkıyla anlaşılmazsa tembelliğe, kanaat hakkıyla anlaşılmazsa hırsa sürükler insanı. Tembellik de hırs da iki hüsran uçtur. Bu iki hal de iffet ve vakar gibi ulvi hasletlerin zafiyetine yol açar. Tembellik değil, azimle çalışmak; hırs değil, kanaatle yol almaktır bu yolun ahlakı...
“Ah itidal! Sen ne büyük sırsın!” dediği gibi Necip Fazıl’ın, işin sırrının her zaman itidal ve dengede olduğu bilinmelidir. Dengesi şaşan, mizanı bozulan her şeyin sonu hüsrandır. Denge hayattır. Ne olması gerekenden fazla ne de az. Tam kararında olduğunda her iş, kıvamını bulur.
Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar “vasat bir ümmet” olarak nitelenir. “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık.” (Bakara, 2/143) Vasat ümmet “ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlakında, her türlü tutum ve davranışlarında adalet çizgisinden ayrılmamak” demektir. Sağduyu ve insafı, ölçü ve dengeyi, doğruluk ve dürüstlüğü elden bırakmamaktır.
Allah’ın rıza ve hoşnutluğu mutedil ve ölçülü olmaktadır. Çünkü “…Allah haddi aşanları sevmez.” (Mâide, 5/87)