GENÇLERE TESETTÜRÜ ANLATMAK
Hatice Kübra TONGAR
İslam’ın eğitim anlayışında, çevresel faktörler oldukça önemlidir. Çocuk dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren fıtratına işlenmiş olan inanma ihtiyacını geliştiren; sevgi, güven, bağlılık gibi duygularını destekleyen ebeveynlere ihtiyaç duyar. Çocukluk evresinde dinî inanç ve duyguların oluşmasında ailenin önemi göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Zira çocuğun inanma ve yüce bir yaratıcıya bağlanma duygusu ebeveyninin rehberliğiyle gelişir.
Çocuğun sağlıklı bir dinî kişilik geliştirmesini isteyen aile, hem eğitimin ilke ve yöntemlerini kullanarak hem de Kur’an ve Hz. Peygamber’in öğretilerini dikkate alarak çocuğa sunulacak din eğitiminin çerçevesini ve şeklini belirlemelidir. Fakat çevresel şartlar, atmosfer ve sosyal cereyanlar çocuk ve ebeveyni her zaman başbaşa bırakmaz. Araya başka ilgiler, modalar, yönelimler girebilir. Bu noktada ebeveyne düşen öncelikli görev, çocuğu herhangi bir açmazla karşı karşıya kalma duygusundan korumaktır.
Modern dünyada iletişim mecralarının çoğalmasıyla insanların birbirini etkilemesi tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaşmıştır. Bu vasatta çocuklarına İslami değerleri, öğretileri ve yaşam tarzını aktarmak isteyen ebeveynlerin dikkatli olması; öğretme metodunun merkezine sevgiyi yerleştirmesi gerekmektedir. Sevgi, şefkat ve alabildiğine dikkatle eğitimi verilmesi gereken konuların başında tesettür, mahremiyet bilinci ve başörtüsü gelmektedir. Bu eğitimi rol model olarak vermekle yükümlü ebeveynin her şeyden önce kendilerinin İslami hayat tarzıyla ve değerleriyle barışık olması icap eder.
Tesettür İçin Psikolojik Hazırlık
Psikolojinin önemli tekniklerinden biri “koşullama” tekniğidir. Günlük yaşamımızda da benzer duygu eşleşmelerinden oluşmuş onlarca koşullama vardır. Mesela sevdiğiniz bir yemeği yerken izlediğiniz televizyon programı, o an yemek yemenin size verdiği “haz”la birleşir ve o programı izleme isteğinizi perçinler. Yemeğin hazzı hangi programla eşleşmişse o programı sevdiğinizi düşünürsünüz. Ya da aynı şekilde yanınızda sevdiğiniz biri varken bir programı izlemiş olsanız daha sonra o programı tekrar izlediğinizde içinizde ilk izlediğiniz anın hazzı belirecektir. Çünkü sevdiğinizle izlemenin size hissettirdiği olumlu duygular, o programla eşleşmiş olacaktır.
Bu bağlamda, konu tesettür olunca tesettüre dair deneyimleri hangi duygularla eşleştirdiğimiz çok önemlidir.
Din huzurdur. İbadet huzurdur. Tesettür huzurdur.
Çocuğumuzda oluşturacağımız kodlamaların huzuru çağrıştıran eşleştirmeler olması bu açıdan elzemdir. İbadeti, tefekkürü, zikri tarif ederken kullandığımız “huşu” kelimesi, ancak ve ancak böylesi huzur dolu kodlamaların nihayetinde evladımızın yüreğinde yer edebilecektir. Bu noktada unutulmaması gereken en önemli ayrıntı, dinin “soyut” bir kavram olduğudur. Bu soyut kavramı çocuk için elle tutulur gözle görülür kılan şey “dini anlatan ve yaşayan” kişilerdir. Konu tesettür olunca çocuk, başörtüsünü anlatan ve takan kişilere bakarak zihninde bir “tesettür” tasavvuru oluşturur. Eğer zihnen çizdiği bu resim ona huzur veriyorsa kendisi de bu huzur dairesinin bir halkası olmak ister. Ama tesettürlü kişi olumsuz tavırlara sahip ise bu negatif duygulanımlar çocuğa geçer ve çocuğu tesettürden uzaklaştırır.
Biz tesettürü seversek çocuk da sever.
Biz tesettürlü olduğumuz için kendimizi saygın ve değerli hissedersek çocuk da hisseder.
Tesettürlü hâlimizi sever, buna kıymet verirsek çocuk da verir.
Tam tersi noktada, “Aman bu sıcakta kim örtecek başını?”, “Şanslı olsak erkek olurduk.” gibi inançlarımız, duygularımız ya da sözlerimiz varsa çocuğumuz da tesettüre öykünmez, tesettürlü olmak için heyecan hissetmez.
Bu bağlamda peygamberler tarif edilirken hepsinde var olduğu söylenen bir özellik oldukça dikkat çekicidir: Mütebessim çehre. Tesettürü yaşayan/anlatan kişiler olarak hem ebeveynlerin hem eğitimcilerin mütebessim olmaları oldukça önemlidir. Nitekim sakin, yumuşak ve tebessüm eden bir beden dilinin açamayacağı kapı yok gibidir. Bu nedenle hem ibadetlerimizde hem de genel anne babalık tutumumuzda yapıcı ve pozitif olmak her birimizin temel hedefi olmalıdır. Keza peygamberler şefkatlidir, merhametlidir, sevgi dolu ve sevgisini ifade eden kimselerdir. Bunun en büyük nedeni de temsil ettikleri dinin böyle yaşamayı emrediyor olmasıdır.
Ayna Nöron Etkisi
Hatırlayalım, ortaokulda veya lisede en sevdiğimiz ders hangisiydi? Cevap muhtemelen hepimiz için aynıdır: “En sevdiğimiz öğretmenin dersi.”
Eğer bir öğretmeni sevmiş, onunla duygusal bir bağ kurmuşsak onun verdiği bilgileri özümsemek, anlamak ve yaşamak çok daha kolay olur. Çünkü bu konuda istekli ve gayretli oluruz. Hatta öğretmene duyduğumuz duygusal yakınlık, bizi onu üzmemek için daha çok çalışmaya ve emek vermeye iter. Zira onu üzmek, bizi de üzer.
Bu bağlamda çocukların dini severek yaşayabilmeleri için de benzer iki şey gerekir; dini anlatan kişiye güvenmek ve onu sevmek... Bu da ancak çocuklarımıza rol model olmakla ve onlarla aramızda sevgiye dayalı bir bağ kurmakla sağlanır.
Bu noktada denilebilir ki;
Bir çocuğun namaz kılmasını istiyorsak onunla bağ kurmalıyız.
Bir çocuğun Kur’an okumasını istiyorsak onunla bağ kurmalıyız.
Bir çocuğun oruç tutmasını istiyorsak onunla bağ kurmalıyız.
Bir çocuğun Allah’ı sevmesini istiyorsak onunla bağ kurmalıyız.
Bir çocuğun başını örtmesini istiyorsak onunla bağ kurmalıyız.
Çünkü çocuğun dini sevmesi için önce dini anlatan kişiyi sevmesi gerekir.
Çocukla “bağ” kurmak, onunla “rakip” gibi değil “ekip” gibi bir iletişim kurabilmekten geçer. “Çocuğa rağmen” hayat akışından sıyrılıp “çocukla birlikte” hayata akmakla mümkün olur. Bu yüzden bir ebeveynin çocuğuyla nitelikli zamanlar geçirmesi, onun duygularını önemsemesi, sohbetler etmesi “din eğitimi” açısından oldukça önemlidir. Zira çocuk ailesine dair güven, sevgi ve aidiyet hissedebildiği ölçüde, ailesinin yaşadıklarının ve anlattıklarının taliplisi olacaktır.
Bu gerçeğin bilimdeki karşılığı ayna nöronlardır. Ayna nöronlar, beynin ön kısmında yer alan nöron grubudur. Bu nöronlar sayesinde insan, elinde olmadan çevresindeki kişilerin mimiklerinin, hâl ve tavırlarının tesirine girer. Özellikle bebeklerde ve erken çocukluk dönemindeki çocuklarda bu bölümün aktivasyonu açıkça görülebilmektedir.
Anne gülümser, bebek güler…
Anne kızgın bir ifadeyle bebeğine bakar, bebek ağlar…
Anne üzgün bir yüz ifadesi takınır, bebek dudağını büzer.
Yetişkin-çocuk arasındaki bu duygu birlikteliğini sağlayan sistem, işte bu “taklit” becerisini ortaya çıkaran ayna nöron topluluğudur. Bu sistem çocuk eğitiminde işimizi o denli kolaylaştırır ki bir anne baba çocuğuna kazandırmak istediği erdemleri yalnızca yaşıyor olsa bile ayna nöronlar aktif olacak ve çocuğumuz bu kazanımı doğallıkla sağlayabilecektir. Bakacak, görecek ve içselleştirecektir.
Lakin bazı ebeveynler “Ben yaptığım hâlde çocuğum yapmıyor.” derler. O hâlde aklımıza şu soru gelir: Madem ayna nöronlar taklidi sağlıyor, bizim yaptığımız şeyleri çocuğumuz nasıl oluyor da kopyalamıyor?
Örneğin, bir genç kız, annesi tesettürlü olduğu hâlde neden başını örtmek istemez?
İşte bu sorunun cevabını bize verecek olan kavramlar, din eğitiminde muhakkak elimizde bulunması gereken kavramlardır aslında: Güven ve sevgi…
Nitekim araştırmalar gösterir ki ayna nöronların harekete geçmesi için kişinin karşısındaki insana güvenebilmesi ve onunla duygusal bir bağ kurması -yani onu sevmesi- gerekir. Güven ve sevgi ayna nöron aktivasyonunun olmazsa olmazlarıdır.
Eğer bu iki önemli duygu bağına halel gelirse kişiler arası ilişkinin yüzeyselleşmesi de kaçınılmaz olur. Ki böylesi durumlar eşler arasında da ebeveyn-evlat arasında da sıklıkla görülebilmektedir. Zira “doğurmuş” olmak annelik bağını kurmaya, “doyurmuş” olmak da baba olarak duygu bağını arttırmaya yetmemektedir.
Ayna nöronların zarar görmesi ve devre dışı kalması, yaptıklarımızdan ziyade “hissettirdiklerimiz” ile ilgilidir. Eğer çocuğumuza karşı “tembel, dağınık, sakar, beceriksiz, yaramaz” gibi zihni algılarımız varsa bu algıların oluşturduğu negatif duygulanım çocuğumuza geçer. Çocuğumuz da bunu hisseder ve kendini bize kapatır. Bu nedenle ilişkilerde duygusal geçişin bloklanmaması adına, muhatabımıza karşı gönlümüzün ferah ve aydınlık olması, pozitif duygularımızın arttırılması çok önemlidir.
Bununla beraber yapılan çalışmalar, annenin çocuğuna sarf ettiği ses tonundan beden diline, duruşundan nefes alışverişine kadar pek çok ince ayrıntının ayna nöron aktivitesini etkilediğini belirlemiştir. Çocuğuna “üstten” bakan bir annenin evladıyla kurduğu iletişimle, çocuğu ona bir şey söylediğinde göz hizasına eğilen bir annenin kurduğu iletişim birbirinden katbekat farklı etkidedir. Tam ters noktada bağırılan, cezalandırılan, şiddet gören, adam yerine konulmayan bir çocuğun ayna nöronları, kendisine bu tahkir edici tutumları uygulayan kişiye karşı kapanmış olacaktır. Çünkü böylesi bir ebeveyn-çocuk ilişkisinde güven duygusundan ve sevgi bağından bahsedilemez. Nitekim kişi kendine gerek fiziksel gerek ruhsal acı yaşatanların yanında kendini güvende hissedemez.
Kızlarımızın tesettürü açısından ayna nöron etkinliği paha biçilmez önemdedir. Çocuğumuzun kendine tesettürü anlatan ve yaşantısıyla ona bu konuda örnek olan kişilerin yanında güvende hissediyor ve sevgi bağını duyumsuyor olması gerekir. Zira ancak bu şekilde ona rehber olan kişileri doğallıkla taklit etmeye yönelecek ve zamanla tesettürü özümseyecektir.