Tren Gelir
Hoş Gelir
Seher MERİÇ
Oldum olası çocuklarla oyun oynamayı, onların düşüncelerini dinlemeyi, ara sıra kocaman insanların aklına bile gelmeyen muhteşem fikirlerinin gerçekliğini düşünmek hoşuma gider. Bazen bahçede bulduğu bir sopayla bile kocaman bir oyun dünyası kurabilirler. O hafta sonu, bir arkadaşım altı yaşındaki oğluyla beraber beni ziyarete gelmişti. Çocuğun gelirken yanında getirdiği sarı-siyah renkteki oyuncak arabayla bir kere bile oynamadığını fark ettim. Çünkü artık apartmandan çıkmış, kocaman bir bahçeye gelmişti. O kadar çok oynayacak malzeme vardı ki, sıra bu plastik arabaya hiç gelmemişti. Ben de daha evvel söz verdiğim üzere onu oyuncak müzesine götürdüm. Çok mutlu oldu ve heyecanlı bir şekilde bütün oyuncakları tek tek inceledi. O sırada ben de bir anda çocukluğuma gittim.
Çocukken yaşadığımız apartmanın hemen üst katında Safiye Teyze ve eşi İnayetullah Amca otururdu. Çok sevdiğimiz bu aile, Mançurya’daki Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınmıştı. Üç çocukları vardı. Annemin anlattığına göre çok zorluk görüp yaşadıkları için birbirine oldukça tutkun bir aileydi. Biz de onları anneanne ve dede gibi severdik. Torunuyla yaşıt olduğum için sık sık onunla oyunlar oynardım. Soğuk bir kış günü babasının ona yeni aldığı raylar üzerinde kendi kendine giden lokomotifi gösterdiğinde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Halının üzerinde bir sanat eseri gibi duruyordu. İşte o an trenlere ve raylara âşık olmuştum. Safiye Teyze’nin hazırladığı muhteşem börekleri yerken bile bir gözüm hep trendeydi.
Çocukken oyun her şey demekti. Ne severdik evimizin önünde oynadığımız oyunları. Bizleri biz yapan işte bu oyunlardı. Bazı oyunlarımıza canım annem de katılırdı. Annemle ilgili hatırımda kalan, fırıncılık oyunuydu. Çocukken bana kocaman gelen bahçemizde annem çamurdan bir tepe yapar, daha sonra bu tepenin içini boşaltırdı. İçi boş bir tümsek hâline gelen bu minik fırınımızın içine çamurdan yaptığımız minik ekmekleri koyar ve birbirimize “Pişti mi? Çıkarayım mı ekmekleri?” diye sorardık. Annem, elimizin, üstümüzün başımızın kirlenmesine hiç kızmazdı. Yeter ki mutlu olalım. Nasılsa akşam muhakkak bizleri temizleyip paklayacaktı.
Hazır çamurdan fırın deyince aklıma çamurdan yaptığımız yaprak sarmaları da geldi. Sağdan soldan topladığımız yaprakların arasına minik çamur parçaları koyardık. Minik bir kıymık parçasını da çıkmaması için yaprağa takardık. Sonra da yine çamurdan yaptığımız tabaklarımızla misafircilik oynarken bunları birbirimize ikram ederdik. Bizler güzel çocuklardık. Paylaşmayı severdik.
Tabii sadece evcilik oyunları oynamazdık. Yaşlarımız biraz daha büyüyünce yine evimizin önündeki yolda, karşılıklı iki kaldırımdaki ağaçlara ip bağlayarak voleybol oynardık. Evet biliyorum, biraz şaşırdınız değil mi? “Nasıl yani, sokaktan hiç araba geçmiyor muydu?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, o kadar nadir araç geçerdi ki. Zaten bir araba gelirken maçımızı seyredenlerden biri muhakkak bağırırdı: “Araba geliyooorr!”
Ben çocukluğumdaki oyunlarımızı anlatırken sizin aklınıza hangi oyunlar geliyor acaba? İnanın çok merak ediyorum. Yakantop oyununu bilmeyen yoktur herhâlde. Aslında bakıyorum da şimdilerde bu oyun oynanıyor. Benim çocukluğumda bir topa sahip olmak oldukça özeldi. Öyle herkesin topu olmazdı. Ama inanın bu çok da önemli değildi. Çünkü biz doğduğumuz andan itibaren paylaşmayı öğrendik. Yakantop oynarken ne eğlenirdim. Bir sağa, bir sola koştururken topun değmemesi için zıp zıp zıplardık.
Bizim için her şey oyuna dönüşebilirdi. Erkek kardeşimi dışarıda oynatmak da benim görevlerimdendi. Bazen biraz sıkıcı olsa da üç tekerlekli kırmızı bisikletimin arka tarafına onu oturtur, mahalleyi turlardım. Çok mutlu olduğunu hatırlıyorum. Bu oyunun adı ise otobüsçülüktü. Bana sık sık “Abla, ben de büyüyünce otobüs şoförü olacak mıyım?” diye sorardı. Kim bilir, belki de arabalara olan merakı çocukluktan kalmadır.
Misketlerimi anlatmadan olmaz. Aslında benim üç beş tane misketim vardı. Onlarla oynar dururdum. Bazen arkadaşlarımla bazen de kendi kendime. Ama bir gün dayım bembeyaz, üzeri rengârenk çizilmiş, aramızda “kemik misket” dediklerimizden bir file dolusu getirdi. Şimdi net hatırlayamasam da sanırım yüz tane filandı. Öyle sevinmiştik ki anlatamam. Uzun seneler boyunca bu misketlerle oynadık. İşte böyle küçük şeyler bile bizi çok uzun süre mutlu etmeye yetiyordu.