DİN ADINA KONUŞURKEN
DİKKAT!

Yunus AKKAYA

Konuşma melekesi Yüce Allah’ın insanoğluna verdiği en önemli nimetlerden birisidir. Bu meleke vasıtasıyla insanlar birbirleriyle konuşur, tanışır, tartışır, fikir beyan eder, duygu ve düşüncelerini paylaşırlar. Böylece sosyalleşerek kültür ve medeniyetin oluşmasına katkı sağlarlar. Kur’an-ı Kerim’de “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.” (Hucurât, 49/13) ayetinde ifade edilen tanışma da öncelikle konuşma melekesi sayesinde gerçekleşir. Ayrıca kişinin kendisini yaratan ve pek çok nimet ihsan eden Rabbine karşı kulluk vazifelerini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi de yine idrak etme, anlama, kavrama ve konuşma melekeleriyle mümkündür.

Tarih boyunca insanlığa ilahi hakikatleri anlatmak üzere pek çok peygamber gönderilmiştir. Bütün peygamberler de peygamberlikle görevlendirildikten sonra yaşadıkları süre içerisinde Allah’tan aldıkları vahyi tebliğ ederek insanlığın yolunu aydınlatmışlardır. Örneğin Hz. Musa’nın peygamberlikle görevlendirildiğinde "Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da benimle birlikte, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder…” (Kasas, 28/34) diyerek yüce Allah’a dua etmesi dinin mesajlarının insanlara ulaştırılmasında konuşma melekesinin önemini ortaya koymaktadır.

Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de insanlığı ilahi rahmet ile buluşturmak ve saadet yurdu cennete ulaştırmak üzere gönderilen son ilahi din olan İslam’ı insanlara anlatmış, öğretmiş, peygamber olarak görevlendirildiği andan vefat edinceye kadar bunun sözlü ve fiilî mücadelesini vermiştir. O (s.a.s.), İslam’ın insanlara nasıl anlatılması gerektiği konusunda çok güzel örnekler ortaya koymuştur. Konuşmalarında içtenliği, sıcakkanlılığı, samimi hâl ve hareketleriyle içinde yaşadığı toplumda hemen herkesin gönlüne girebilmiştir.

Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte dinî konularda insanları aydınlatma görevi öncelikle İslam âlimleri tarafından yerine getirilmiştir. Peygamberlerin varisleri mesabesinde olan âlimler bulundukları her yerde, İslam toplumunun inşası için büyük bir özveri ve sorumluluk anlayışıyla hareket etmişlerdir. Yaptıkları vaazlarla, kurdukları sohbet ve ders halkalarıyla, yazdıkları eserlerle hem yeni âlimler yetiştirmek için çaba sarf etmişler hem de içinde yaşadıkları toplumu irşat etmişlerdir. Bu faaliyetleri yerine getirirken de büyük bir tevazu içerisinde hareket ettiklerini ve düşüncelerini tamamen Kur’an ve sünnetten özümseyerek ortaya koyduklarını gözlemleyebiliyoruz.

Esasen dinin bireye ve topluma hayat veren mesajlarının meşru her türlü vasıta ile insanlara ulaştırılması tasvip edilen bir durumdur. Bu konuda medya araçları da geniş kitlelere ulaşma konusunda sağladığı kolaylıklarla önemli bir fonksiyon icra etmektedir. Günümüzde dijital dünyanın sağladığı imkân ve vasıtaları kullanarak yukarıda belirtilen peygamberî geleneği devam ettiren ve benzer hassasiyetlerle İslam dininin ve hidayet rehberi olarak gönderilen Kur’an’ın insanlar tarafından en doğru şekilde anlaşılması için büyük bir özveriyle gayret eden, pek çok âlim, akademisyen, müftü, vaiz ve hoca efendi bulunmaktadır. Bu değerli şahsiyetlerin ortaya koyduğu çabalar elbette her türlü takdire şayandır.

Ne var ki son zamanlarda yeterli bilgi ve birikime sahip olmadığı hâlde kendisini “Hoca!” olarak tanıtan ve özellikle sosyal medya mecralarında bilmediği dinî konularda ahkâm kesen, takipçi sayısıyla övünen pek çok sosyal medya fenomeni karşımıza çıkmaktadır. Bu kişilerin bilgi seviyelerinin yetersizliğinin yanı sıra İslam’ı tebliğ ve insanları irşat konusunda Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in insanları irşat etmede ortaya koyduğu temel ilke ve hassasiyetlere göre hareket etmediği de görülmektedir.

Din alanı veya dinî konular, sahih dinî bilgi altyapısına sahip olmadan herkesin istediği gibi konuşabileceği, görüş beyan edebileceği bir alan değildir. Dinî konularda ehliyetsiz insanlar tarafından yapılan yayınlar ve dinî içerikli konuşmalar, yorumlar, programlar toplumumuzun ve özellikle nüfusu yaklaşık 20 milyonu bulan gençlerimizin yüce dinimiz İslam’ı arı, duru ve sahih bir şekilde anlamalarını ve öğrenmelerini olumsuz yönde etkilemektedir.

Yüce Rabbimiz hiçbir hassasiyet ve özen göstermeden heva ve hevesine göre dinî konularda görüş beyan edenlerin ahirette perişanlık yaşayacaklarını Kur’an’da şöyle açıklıyor: “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, ‘Şu helaldir’, ‘Şu haramdır’ demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (Nahl, 16/116), “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? İşte bunlar, Rablerine arz edilecekler ve şahitler de ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır.’ diyeceklerdir. Biliniz ki, Allah’ın laneti zalimler üzerinedir.” (Hûd, 11/18)

Öte yandan Hz. Peygamber’in adını kullanmaktan çekinmeyen, kendi heva ve arzularına göre söylemek istediklerini Resûlullah’a (s.a.s.) nispet ederek söyleyenleri Allah Resulü (s.a.s.), “Benim adıma yalan söylemek başkasının adına yalan söylemek gibi değildir. Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Buhari, Cenâiz, 33) buyurarak uyarmıştır.

Din adına konuşan, yazan, paylaşımda bulunan ve insanları irşat etme gayretinde olanların dikkat etmeleri gereken pek çok husus vardır. Biz bunlardan bazılarına burada kısaca işaret etmeye çalışacağız:

Bir kişinin dinî konularda görüş beyan edebilmesi için öncelikle yeterli derecede bir dinî bilgi altyapısına sahip olması gerekir. Ayrıca dinî kaynaklara hâkimiyeti, insan ve toplum psikolojisini iyi bilmesi; toplumun bilgi ve kültür yapısını, dinî, ahlaki ve içtimai durumunu dikkate alarak bilgilendirici, yol gösterici ve eğitici bir şekilde konuşmalar yapması son derece önemlidir. Dinî bir konuda bilgi sahibi olmadan konuşmak, yazmak ve bunları paylaşmak çok büyük bir vebaldir. Aynı zamanda erdemli olmayan bir davranıştır.

İyi niyetle, samimi duygularla olsa da bilgisizce söylenilen sözler, farklı açılardan değerlendirildiğinde olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu hususun altını çizen Zemahşerî, “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104) mealindeki ayeti açıklarken bu görevi ancak ma‘rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi hâlde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır. (el-Keşşâf, I, 452)

Kur’an’ın birey ve toplum hayatına yön veren evrensel ilkelerinden birisi de insanlara bir konuda bilgi vermeden önce, verilecek bilginin ve haberin doğru olup olmadığı konusunda hassasiyet gösterilmesidir. “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât, 49/6) ayet-i kerimesi de bu hususa dikkat çekmektedir. Buna göre dinî duyarlılığa sahip olmayan, sorumsuzca söz söyleyen kişi veya grupların verdiği haber ve bilgiler konusunda son derece dikkatli olunması ve bunların doğru olduğuna iyice kanaat getirilmeden başkalarına aktarılmaması gerekir. Özellikle sosyal medya mecralarında yer alan bir bilginin doğru olup olmadığının iyice kontrol edilmeden gelişigüzel paylaşılması dinî açıdan yanlış bir davranıştır.

Söz söylemek kolaydır. Sözün gereğini yerine getirmek ise zordur. Dinî konularda insanları irşat etmek isteyen bir kişiden beklenen şey öncelikle söylemleriyle eylemlerinin uyumlu olmasıdır. Başkalarına öğüt verenler, anlattığı şeyleri kendi nefsinde uygulamalıdır. Yapmadığı şeyleri başkalarına tavsiye edenlerin toplum nezdinde bir inandırıcılığı kalmaz. O hâlde dinî konularda insanlara rehberlik etmek isteyen Müslüman bireye yaraşan tutum, sözleri ile davranışları arasında tutarlılık bulunması, söylem ve eylem bütünlüğüne sahip olmasıdır.

Din hakkında insanları sözlü veya yazılı olarak irşat etmeye çalışan bir kişi kullandığı dil ve üsluba da dikkat etmelidir. Bu konuda Kur’an’ın ortaya koyduğu ilahi ilkelere ve Hz. Peygamberin insanları irşat ederken kullandığı yöntem ve tekniklere göre hareket etmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hz. Peygamber’e ve onun şahsında bütün Müslümanlara hitap eden, “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır...” (Nahl, 16/125) ve “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân, 3/159) ayetleri, insanlara hakkı ve hakikati anlatma ve irşat etme konusunda çaba harcayan her bir Müslüman için hayati derecede önemli hareket metotları ortaya koymaktadır. İslam’ın emir ve yasakları insanlara hikmetle, samimiyetle, tatlı ve güzel bir üslupla anlatılmalı; şefkat ve merhametle yaklaşılarak muhatabın kalbinin ve duygularının derinliklerine hitap edilmelidir. Ayrıca riyaya yol açan yapmacık üsluptan, İslam ahlakına uygun düşmeyen kaba ve çirkin sözlerden şiddetle sakınılmalıdır.

Dinî konuları insanlara anlatırken zorlaştırıcı olmamak, kolaylaştırmak; müjdeleyici olmak, nefret ettirmemek dinin irşat ve tebliğinde son derece önemli metottur. Hz. Peygamber’in ferdî ve içtimai konularda daima kolay olanı tercih ettiği bilinmektedir (Buhari, Menâḳıb, 27; Edeb, 80; Müslim, Feżâʾil, 77-78). Ayrıca o, “Elinizden geldikçe kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyici olun, nefret ettirici sözler söylemeyin ve bu tür davranışlardan kaçının.” (Buhari, İlim, 11; Edeb, 80; Müslim, Cihad, 8) sözleriyle de bunu bir ilke hâline getirmiştir.

Geçmişte ve günümüzde FETÖ, DEAŞ vb. birtakım kişi veya grupların kendi dinî inanç ve düşüncelerini merkeze alarak bunları tek doğru kabul etmeleri ve hakikatin sadece kendi tekellerinde olduğu, kendi dışındakilerin anlama biçimlerinin hepsinin yanlış olduğu iddiasıyla hareket etmeleri İslam’a ve Müslümanlara büyük zarar vermiştir. Hâlen zarar vermeye de devam etmektedir. Böyle bir anlayışın İslam’da yeri olmadığı açıktır. Bu nedenle dinî içerikli konuşma ve paylaşımlarda dini sadece kendine inmiş gibi kabul etmek, başkalarının dindarlığını küçümsemek ve neticede insanları tekfir etmek tasvip edilmesi mümkün olmayan davranışlardır. Bu gibi tutum ve davranışlardan da özenle kaçınmak gerekir.

Sonuç olarak: İslam’ın evrensel mesajının belirtilen ölçü ve ilkelere uygun olarak en güzel şekilde bütün insanlara ulaştırılması konusunda çaba göstermek, Müslümanlar üzerinde bir borçtur. Bu amaçla konuşan veya paylaşımda bulunan her bireyin mesuliyet bilinci ile hareket etmesi, aklına gelen her şeyi konuşmaması ve gelişigüzel paylaşımlarda bulunmaması son derece önemlidir.