SEHER YELİ

Sema BAYAR

Onu bozkırın ortasında sıkışıp kalmış bir Anadolu şehrinin ücra bir ilçesinde tanıdım. Adı Seher. Beyaz yemenisinin uçlarına işlediği gök boncuklarla seher yelini andırırdı. Bir ismin bir insana bu denli yakışabileceğini bilmezdim. Seher Hanım dağların ardına sinmiş bu mütevazı ilçenin eskilerindendi. Sadece yaşadığı ilçenin insanlarını değil, ağacını çiçeğini, kurdunu kuşunu da tanırdı. Şehrin hafızasıydı âdeta. Yıllarca aynı sokakları adımlamaktan her taşını ezberlemişti. Kök salmıştı bu topraklara, yokluğu da varlığı da görmüştü. “Eskiden,” derdi, “böyle sesi soluğu kesilmemişti taşın toprağın, cıvıl cıvıldı ilçemiz. Her bahar panayır kurulur, köylerden yükünü tutanlar, elinin emeğini pazara çıkarırdı. Bağa bahçeye çıkılır, hep birlikte yenilir içilir, eşin dostun hâli hatırı sorulurdu.” Seher Hanım o kadife sesiyle anlattı mı, eskinin masalları canlanırdı gözümde.

Zaman acımasız davranmış, ilçe yıllar içinde epeyce göç vermiş. Sokaklar evler giderek tenhalaşmış. Gençler iş umuduyla büyük şehirlerin yolunu tutmuş. Çıplak dağların ardında kıvrılarak giden mıcır yollar biteviye insan taşımış. Tepelerin ardından doğan güneş umut aşılamış insanlara: Başka şehirlerin başka hayatların umudu... Bulutlar binbir hayal büyütmüş yüreklerde. Üniversite okumak için nice gencin yolu başka başka şehirlere düşmüş. Doktor çıkmış kimi, kimi avukat olmuş büyükşehirde, kimi öğretmen kimi mimar... Fakat yaşını başını almış olanlar bırakmak istememiş kök saldığı toprağı. Birbirlerine tutunmuşlar. Eski günlerin hatırasına sığınıp seneleri kovalamışlar.

Okulu bitirip öğretmen çıktığımda duydum bu ilçenin adını. Atandınız diyen ekrana gözlerim dolu dolu bakarken o yan yana dizili harfleri öpüp koklayasım, bağrıma basasım geldi. İzmir’e çok mu uzaktı, taşı toprağı nasıldı, havası sert miydi? Bir tek insanını düşünmedim. Anadolu irfanının müşfik ellerine, ülkemiz insanının samimiyetine güvenim tamdı. Anne ve babam da sevinç içindeydi. Yine de temkini elden bırakmadılar, benimle gelip biricik kızlarını öğretmenlik yapacağı şehre elleriyle yerleştirdiler. İlçede bekâr öğretmenlerin kaldığı bir apartta yer buldum. Üç beş eşya ile hızlıca düzenimi kurdum. Ahali pek yardımseverdi. Çarşıda alışveriş yaptığımız esnaf, babama “Zehra kızımız bize emanet, öğretmenlerimiz başımızı tacıdır.” diyor, bir ihtiyacım olduğunda kapılarını çalmamı sıkı sıkı tembihliyordu. Okulum ilçeye hâkim bir tepedeydi. Müdür Bey ve diğer öğretmen arkadaşlar aralarına yeni katılan bu edebiyat öğretmenini sıcak karşıladılar. Gelenler, üç beş yıla tayinimizi ister, memleketimize döneriz demiş ama zamanla buranın sakinliğine ve doğal güzelliklerine alışıp yerleşmişler. Müdürümüz de şehre gelip gidemeyenlerden. Babacan bir adam. Beni ilk olarak zümre arkadaşlarımla tanıştırdı. Aynı dili konuştuğum, aynı mısralarda gezinip aynı satırlara meftun olduğum insanlarla bir arada olmak sevincimi ziyadeleştirdi. O anda bu küçük ilçede hayatımın en güzide anlarını yaşayacağımı hissettim.

Okul yolu yemyeşildi. Çiçek tarhları, meyve ağaçları, ille de iğdeler... Ama o yolda asıl dikkatimi çeken her sabah ışıltılı bahçesiyle göze şenlik veren beyaz evdi. Pencere pervazları maviden, kapısı zümrüt yeşil. Duvarında renk renk desenler, saksılarda küpe çiçekleri, bahçe kapısını saran petunyalar, evi dört koldan çevreleyen sarmaşıklar... Seher Hanım ve boncuklu yemenisi. Birkaç selamlaşmadan sonra ikindi çaylarında, akşam yemeklerinde, o güzelim bahçede hoşbeş eder olduk. Görür görmez ısındık birbirimize. Seher Hanım genç yaşta eşini kaybetmiş. Çoluk çocuğu da yokmuş. Tekrar evlenmesi için önayak olmak isteyenler çıktıysa da Seher Hanım yeniden bir yuva kurmayı düşünmemiş. Acılar hayata küstürmemiş onu. “Allah bir evlat nasip etmedi ama senin gibi nice oğlum kızım var benim.” derdi. İlçeye atanan genç öğretmenlerin, memurların yolu muhakkak beyaz evden geçerdi.

O yılı Seher Hanım’la geçirdik desem yeridir. Birkaç ay sonra ilçe sevinçli bir haberle çalkalandı. Şehirdeki üniversitenin yeni bir bölümü ilçemizde açılacaktı. Okul demek; öğrenci demek, yurt demek. Ertesi yıl bir alayiş başladı. Belediye Reisi de kolları sıvadı. Kuş evleri kondurdu ağaçlara. Meydanın ortasına bir saat kulesi yaptırdı. Tabii asıl iş gençler için pansiyon ve yurt meselesiydi. El birliğiyle onlar da halledildi. Ailelerinden uzakta okumaya gelen genç kızlar, delikanlılar beraberlerinde bir canlılık bir neşve getirdiler ilçeye. Öyle ki meydandaki kahvelerde küçük çaplı kütüphane rafları kurulur, çay ocaklarında oralet ve çayın yanında bitki çayları, şuruplar, ismi alengirli yeni moda kahveler yapılır oldu. Birkaç yeni mağaza açıldı Cumhuriyet Caddesi’nde. Reis Bey, halk kütüphanesini de elden geçirdi. Öğrenciler için kaynak kitaplarla zenginleştirdi. Bütün bir ilçe kucak açtı öğrencilere. O eski cıvıltılı günler geri gelmişti.

Seher Hanım, her gün düşünüp taşınıyor gençler için başka neler yapılabilir diye bizimle istişare ediyordu. Belediyeye saat kulesinin girişinde öğrenciler için günün her vakti sıcak çorba dağıtan bir mekân açmalarını önerdi. Maksat kıt kanaat okumaya gelen misafirleri ağırlamak, sıcak çorbanın buğusunda bu vatanın evlatlarına sahip çıkmak. Reis Bey çok memnun oldu bu fikre. “Seher Abla,” dedi, “gel bu mekânın iaşesini ben üstleneyim, sahipliğini de sen yap.” Seher Hanım önce mütereddit davransa da ısrarlara fazla dayanamadı, uzun kirpiklerini kırpıştırdı, boncuklu yemenisini şöyle bir düzeltti, “Tamam.” dedi.

Sonraki yıllar ilçede bir şenlik havası esti. Eylül başında öğrenciler geliyor, her haziranda hüzünlü vedalar yaşanıyordu. Seher Hanım’ın ocağında kaynayan çorbalar yaz kış öğrencilere sıcak yuvalarını hatırlatıyordu. Uzun kış geceleri için tarhana ve ezogelin; yazın ise ilçenin dağlarından toplanan yabani kekiklerle lezzetlenmiş yayla çorbası. Ve en önemlisi Seher Hanım’ın bereketli eli.

Seher Hanım bu, söz konusu öğrenciler olur da bir çorbayla iktifa eder mi? Hele mübarek ramazan gelmişse, ana kuzuları ailelerinden uzakta iftar edeceklerse. Ramazanda yemek kazanları üç iken beş olurdu. İlçenin kadınları aralarında sözleşir, her gün biri mahir olduğu bir tatlı ile sofrayı bereketlendirirdi.

Artık bahçe sohbetlerimiz de kalabalıklaşmıştı. Edebiyat öğretmeni olduğumu duyan gençlerle bir okuma grubu oluşturmuştuk. Dersler bitince Seher Hanım’ın bahçesinde toplanıyor, şiirden öyküye satırlarda gezip kelimelerin büyüsüne kapılıyorduk. Liseli öğrenciler, üniversiteli gençler derken halka halka büyüdük. Birkaç edebiyat dergisine aboneydik. Yeni yazarlar keşfediyor, klasiklerden taviz vermiyorduk. Seher Hanım bizim heyecanımıza uzaktan nazar ediyor, çayların biri gelip biri gidiyordu. Aramızda eli kalem tutanlar da vardı. Lise son sınıftan Hatice, utana sıkıla şiirlerini bizimle paylaşırdı. Merve ise edebiyat okumak istemiş ancak kısa zamanda iş hayatına atılmak, ailesine maddi destekte bulunmak için sağlık meslek yüksekokulunu seçmişti. İçindeki edebiyat aşkı ise biteviye yanmaktaydı. Öyküler yazıyor ancak çekingenliğinden bir türlü okuma grubumuzla paylaşmaya yanaşmıyordu. Sadece benim okumama izin veriyordu. Kalemi öyle güzel, dili o kadar sade ve akıcıydı ki daha ilk öyküsünde onun ileride şu elimize aldığımız dergilerde yer alacağına, sayfaları çevirirken onun güzel öykülerinden biriyle rastlaşacağımıza emindim.

Her hafta bir kitap seçiyor, ardından kitap üzerine konuşmalar yapıyorduk. Sait Faikler, Esendallar öğrencilerimin pek hoşuna gitmişti. Merve’nin hikâyelere yorumu çok güzeldi. “Hocam,” dedi, “Sait Faik’in, Esendal’ın ve sizin sayenizde tanıştığımız Mustafa Kutlu’nun öykülerini okurken bilhassa öykü kişileri dikkatimi çekiyor. O kahramanlar o kadar bizden o kadar yakın geliyor ki... Sanki şu köşeyi dönsek, şu pencereyi tıklatsak yahut şu dükkândan içeri girsek karşılaşacağız.” Merve çok yerinde bir tespit yapmıştı. Yıllar geçse de insan yine insandı, hayat durmaksızın hikâyelerle çıkıyordu karşımıza. Merve’nin bu güzel yorumu bana bir fikir verdi. “İster misiniz,” dedim, “biz de birer hikâye yazalım. Kahramanlarımız bu sokakların insanı olsun. Reis Bey’in babacanlığını anlatsın biri, Seher Hanım’ı bir başkası yazsın. Ardımızda bıraktığımız o ramazan akşamları bir başka kalemde satırlara dökülsün. Burada geçirdiğimiz güzel günlerin hatırası kelimelerimizle yaşasın.” O an öğrencilerimin gözlerinde tutuşan alevi anlatamam. Konuştuklarımızı göz ucuyla takip eden Seher Hanım da heyecanlanmıştı. “Ben mi,” diyordu, “şu kitaplarda olduğu gibi bir öyküde adım mı geçecek benim de?” Hepimiz gülüştük, ikindi kızıllığında pırıldayan boncuklu yemenisine bakarken. Sahi Seher Hanım’ı kim yazacaktı? Onun herkesi bağrına basan anneliğini, gençlerin etrafında pervane olurken estirdiği seher yelini, o kadife sesini, bahçesinde kurduğu sofraları, yaz kış öğrenciler için sevgisiyle harmanladığı çorba kazanlarını ve ille de onunla özdeşleşen o mavi boncuklarla bezeli beyaz yemenisini... O an Merve ile göz göze geldik. Seher Hanım ancak onun kaleminde ses bulabilirdi.

Ertesi hafta cuma akşamı için sözleştik. Okullar kapanmadan birbirimize hikâyelerimizi okuyacak, mezun olanlarla vedalaşıp diğerleriyle de eylülde görüşmek üzere sözleşecektik. Seher Hanım’ın bahçesine girdiğimde gençlerin çoğu toplanmıştı. Gözlerim Merve’yi aradı. Henüz gelmediğini söylediler. Öyküsünü çok merak ediyordum, sadece ben mi, Seher Hanım başta olmak üzere bütün bahçe sakinlerinin de beklediği Merve’ydi. Birkaç dakika sonra bahçe kapısında göründü. Buyur ettik. İlk olarak onun öyküsünü dinlemek istiyorduk. Kâğıdı bana uzattı “Hocam,” dedi, “rica etsem, siz okusanız, ben... Ben sanırım heyecandan...”

Herkes sus pus oldu. Kâğıdı elime aldım ve okumaya başladım: “Mavi Boncuk” gözlerimi satırdan kaldırdığımda Seher Hanım’ın yemenisinin ucuyla gözyaşlarını kuruladığını gördüm. Gençlerin her biri de duygulanmıştı; sevinç ve hüzün iç içeydi. Sevgili Merve’miz bizleri buluşturan, bu birlikteliğin harcını karan Seher Hanım’ı ne de güzel anlatmıştı. Merve’yi de ikna ederek öyküyü bir edebiyat dergisine gönderdim. Derginin editörü, öyküyü beğendiklerini ancak yoğunluk sebebiyle yaz sonunda takvime alabileceklerini söyledi. Yaz tatili için İzmir’e ailemin yanına gittim. Eylül başında görev yaptığım okuluma döndüğümde çantamda bizim öykümüz vardı. Birkaç hafta sonra öğrenciler de peyderpey gelmeye başladı. Eylül sonu gençlerle bir araya geldik. Seher Hanım’a dergiyi gösterdik. Merve aramızda değildi ama kelimeleri bizimleydi. Seher Hanım yine o mahcup gülümsemesiyle her birimizi kucakladı. Boncuklu yemenisini seher yelini estirdi; anne eli ellerimize, yüzümüze bir kez daha dokundu.