BİR HAYAT BELİRTİSİ OLARAK BAHÇE

Mustafa BAŞPINAR

Bahçenin bir hayat belirtisi olduğunu düşündüm hep. Bahçesi olan bir evde bahçe bakımlıysa o evin içinde bedenen ve zihnen sağlıklı insanların yaşadığına hükmedilebilir. Çünkü bahçenin hayat bulabilmesi ve etrafına güzellikler yayabilmesi için ilgiye ihtiyacı vardır. Şehirlerde bahçenin varlığı unutulalı sanırım bir yarım asır olmuştur. Hatta artık boşalan köy ve kasabalarda bile bahçelerin bakımsız olduğunu düşündüğümüzde içimizin daha da acıması kaçınılmazdır. Şehirlerin birer canavar gibi toprağı yok ettiği, güneşi ve rüzgârı anlamsızlaştırdığı dönemlerde buralarda doğan insanlar için bahçe bir şey ifade eder mi, bunu bilemem. Ancak bizim gibi şehre sonradan gelmiş ve ömrünün ilk çeyreği doğayla iç içe geçenler için bahçe bir düş şimdilerde. Fakat ben bu düşü çok sık kuruyorum. Nerede bir avuç boş bir arazi görsem “Ne güzel bir bahçe olur! Mini mini. Şöyle keyfime göre düzenlerim.” derim. Gerçekte kendime ait bir bahçem olur mu? Olursa ne zaman olur? Bunlara cevap vermem zor. Ancak ben bu düşü seviyorum. Çünkü bahçe benim çocukluğum. Toprağa ilk dokunduğum yer, düşüp dizimi kanattığım yahut bir cesaretle dalına tırmandığım ama geri inemediğim erik ağacının yuvası. Kışları kardeşlerimle kardan adam yaptığım yer, baharda buharı tüten, acıktığımda hemen oracıkta dalından koparttığım maydanozların anası olan toprak. Yani bahçe çeyrek asırlık ömrüm, bütün bir çocukluğum, ilk gençlik yıllarım... O sebeple içerisinde bahçelerin kurulduğu kitapları, oyuncularının bahçelerde birbirlerine güller sundukları filmleri severim. Mesela şu Nar Bağı filmindeki bahçe ne hoştur. Sonbaharda, dalında salkım saçak narların olduğu bir bahçeyi görmek için Nar Bağı filmini izleyin muhakkak. Bu arada filmde o güzelim bahçeyi gözden çıkarmak için türlü desiseler düşünen adama, Gabil’e, hâlâ öfkeliyim.

Kitaplarla yaşayan, onlarla nefes alıp veren bir insan olarak roman ve hikâyelerde kurulan bahçeleri ayrı severim. Bu anlamda ben en çok Mustafa Kutlu’da gördüm bahçe kurma işini. Kutlu hemen her hikâyesinde bir dünya inşa ederken o dünyanın bir bahçesi de oluyor. Bazen bir imamla cami bahçesi oluyor bunun adı, bazen bir okul bahçesi. Kutlu’nun hikâyelerini bugünlerde yeniden okurken kahramanların bahçeye olan ilgilerini, bahçe kurma çalışmalarını -bana öyle geliyor ki- yazarın özellikle bu kısımları büyük bir heyecan ve zevkle anlattığını düşünüyorum. Bu çerçevede aklıma ilk gelen hikâye Arkakapak Yazıları’ndan. “Cevat” hikâyenin ismi. Kapalıçarşı’da kilim tamir eden, işe otobüsle gidip gelen, öğle yemeklerini sefer tasında yiyen biridir Cevat. Pazar günleri ara sıra balığa çıkan kahramanımız bir ara mescide iyiden iyiye alışır. Mescidin küçük bir avlusu, avlunun ortasına küçük bir şadırvanı, şadırvanın etrafında küçümen toprak parçaları vardır. İşte bu toprak parçası kahramanımızı kendisine çeker. Cevat buralara çiçek diker; güller, ortancalar, menekşeler, sardunyalar; bahçe duvarından leylaklar sarkıtır. Ayrıca iki güzel ıhlamur fidanı dikerek orayı mamur eder hemencecik. Ne güzel! Memlekette Cevat gibileri mutlaka vardır. Ve onların emek verdikleri cami bahçeleri de. Ancak son yıllarda restorasyondan geçen pek çok cami bahçesinin mermere boğulduğunu, bir avuç toprak parçasına bile yer bırakılmadığını gördükçe insan üzülmeden edemiyor.

Kutlu’da bahçe kurma deyince artık bir sinema filmi de olan Uzun Hikâye’ye ve başlı başına bir bahçe hikâyesi olan Beyhude Ömrüm’ü unutmak olmaz. Uzun Hikâye’de anlatıcının babası Ali, kâtiplik yaptığı okulun ön bahçesini görüp “Yahu şurayı işe çıkarsak, meyve dikip, zerzevat eksek ne güzel olur.” der. Bir hayaldir bu ve bizi heyecanlandırır Ali bu sözüyle. Devamında ne mi olur? Onu burada anlatmayacağım. İlgilenenler en azından sinemasını izleyerek merakını giderebilir. Ancak bir hayat belirtisi olan, insanı mekâna bağlayan bahçe, bu hikâyede bahçeyi kurana kötü son hazırlamıştır.

Bahçe kurmayı en yoğun hâliyle Beyhude Ömrüm’de okuruz. Hikâyemizin anlatıcısı ve kahramanımız Gülpaşa Çavuş’un oğlu, bir yaz günü ahlatın dibinde serinlerken tarlanın alt başında, derenin karşı kıyısındaki “ıslak kaya” dikkatini çeker. Islak kaya alır onu askerlik yıllarına, askerde gördüğü türlü meyvelere götürür. Sonra oracıkta zihninde kurar bahçeyi: “Düşünceler birbiri peşi sıra su gibi akmaya başlamıştı. Islak kayanın altında su vardı, belli. Allah bilir ya, bilek kalınlığında bir su idi. Serin, içilir, buz gibi. Kayayı yarmak ne ki! Kayanın önü toprak miri malı. Taşını ayıklar, çalısını sökerim. Gevenini, otunu, ayrığını temizlerim. Etrafını düzle, çitini çek. İşte sana iki evlek düz bahçe, sulu arazi.” Bu düşünceler kahramanımızı hayli keyiflendirir, bir türkü tutturur sonrasında. Peki, o keyiften bir türkü tutturmuşken ben ne yapıyorum. Tahmin ettiğiniz gibi o türküye eşlik ediyorum.

Hayal güzel, niyet güzel olur da işin biraz zorluğu olmaz mı? Mesela o kaya nasıl yerinden oynatılacak? Kahramanımız da sorar elbette bu soruyu: Koca kayayı devirmek akıl işi mi? Ancak cevap yine kendisinde saklıdır: “Koca kayayı devirmek akıl işi değil de belki bir gönül işi.”

O gece uyku tutmaz kahramanımızı. Bu işe kalkışınca başına gelecekleri düşünür. Muhtarın neler yapacağını, kaynatasının ne diyeceğini. Biri engel olmak isteyecek diğeri lafını eksiltmeyecektir. Ama onun içine yeşilin ateşi düşmüş bir kere, çare yok deneyecektir. Akıl sorar, alet edavat alır ve ertesi gün kahramanımız gün ağarmak üzereyken başlar çalışmaya. Bir nevi Ferhat gibi. “O Şirin’e ben bahçeye sevdalı.” der ve bir türkü tutturur: “Şu dağları delmeli/ Külünü elemeli.”

O bahçe kurulur, ünü komşu köylere yayılır. Lakin baba zanneder ki benden sonra da birileri baksın bu bahçeye. Heyhat! Kasabadaki her gencin gönlüne düşen kahramanımızın oğullarının da gönlüne girer. Oğullar kasabayı terk ederler. Baba yalnız kalır, arada bir bahçeye uğrar, bakar ve hüzünlenir. Karlı bir gün kendisini bahçenin içinde bulur. Bir ara ayağı kayar, düşer. Baston bir yana o bir yana. Kalkamaz. Bağırsa sesini kim duyacaktır.

Beyhude Ömrüm’de kahramanımızın içine düşen “yeşilin ateşi” bana da düşüyor her okuyuşumda. Onunla birlikte içimin kımıl kımıl olduğunu hissediyor, onunla yorgunluğun tatlı huzurunu duyuyorum benliğimde. Suyun bulunmasına en az onun kadar ben de seviniyorum. Sonrası zaten bambaşka duygular, serüvenler. Bahçenin kurulması ile heyecan sönmüyor tabii ki, ama oğulları bahçeye bir şey katacak mı, onu yaşatmaya devam edecekler mi endişesi de başlıyor. Endişe yerine hayatın gerçeğiyle yüzleşmeye bırakıyor. Hikâyenin sonu zaten hüzün boylu boyunca.

Bazen düşünüyorum, neden Beyhude Ömrüm söz konusu olunca heyecanlanıyorum? Belki bir bahçe hayatı yaşamış, bir bahçenin kurulmasına katkımdan olsa gerek. Ya da babamın benzer hikâyesinden kaynaklanıyor olmalı bu heyecan. Şimdilerde gözüm kitaplığımın rafındaki Beyhude Ömrüm’e ilişince babamın kurduğu vişne bahçesi aklıma düşüyor yahut yazları köye gidip o bahçede dalından kopardığım vişnenin mayhoş tadını damağımda hissettiğimde aklıma Beyhude Ömrüm düşüyor. Tabii işin başka bir yönünü de unutmamak gerek. Beyhude Ömrüm’deki bahçe kurmayı salt bir bahçe kurmak şeklinde düşünmek bile güzel. Ancak hikâyeyi metaforik olarak okumak da gerek. Zaten bunun cevabı hikâyede de geçer: “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhâlde bir bahçe kurmaya gelir.” Evet, hepimiz bir bahçe inşa etme telaşındayız, doğru. Ancak şehirde yaşayan bizler için bahçe hayali hâlâ heyecan verici.