ÖZNEYİ VAR EDEN EYLEM: İYİ

Ali Necip ERDOĞAN

İyi, soyut bir kavram olması bakımından üzerine ne kadar konuşulursa konuşulsun ne kadar tanım yapılırsa yapılsın fiilen ortaya çıkarılmadıkça varlık kazanamaz ve işlevsel olamaz. Yani kişi “iyi” olduğunu söyleyerek iyi biri olmaz, “iyi ve güzel işler” yaptığında iyi biri olur. Buradaki “iyi” fiile bağlı olarak, fiilin fonksiyonu olarak açığa çıkar ve görünür. Fiil olmadan “iyi” olmaz. O zaman öncelikle bir eyleyen/yapan/fail olmalıdır. Dilimizin gramatik yapısında fiilden (yüklemden) etkilenen “özne”dir. Şu hâlde fiil hem “iyiyi” hem de “özneyi” var eder. Hareket/fiil olmadan iyiden de özneden de söz edemeyiz. İyi işler yaptığımızda (buradaki iş en genel anlamıyla her türlü fiili ifade eder) hem iyi var olur hem de özne var olur ve özneyi var eden, onu özne konumunda tutan, işte bu iyinin sürekliliğidir. İyinin sürekliliği özneyi de “sürekli özne” kılar. Kişi kendisi için “iyi” şeyler yaptığında “özne” olamaz, tip olur çünkü fiillerinin sonucundan sadece kendisi fayda sağlamaktadır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kişinin fiillerinin sonucundan herkes etkileniyorsa, faydalanıyorsa bu, kişiyi “özne” konumuna yükseltir. Hâlbuki yukarıda dilimizin gramatik yapısında fiilden etkilenen öznedir demiştik, oysa şimdi fiillerin sonucundan etkilenen öznedir diyoruz. Bir çelişki var gibi gözüküyor. O zaman bu özneyi ayırmamız gerekiyor. Fiili yapan olarak bir özne gerekli fakat fiilin sonucundan etkilenenler bakımından yani fiilin kişinin kendisine yönelik değil de dış dünyaya, diğerlerine yönelik olması bakımından “özne” olmak söz konusu. Birine yardım eden kişi, yardım eden olmak bakımından öznedir ama fiilden etkilenen kendisi olmadığı için “sürekli özne”dir.

Bir de yine dilin gramatik yapısı içinde “sözde özne” vardır. Öznenin belirli olmadığı durumlarda belirtisiz nesne “sözde özne” olur. Mesela “kapı çalındı” denildiğinde kapıyı çalanın kim olduğu belli değildir, bu yüzden “kapı” sözde özne olur. Buradan hareketle bir kavramsallaştırma yapabiliriz. Failin belli olmadığı ama fiilin eylendiği, yani iyi ve güzel işlerin yapıldığı ancak bu iyi ve güzel işleri kimin yaptığının bilinmediği durumlar için bu sözde özne kavramını kullanabiliriz. Sözde özne kavramının iyilikle ilişkisi tam da burada ortaya çıkar. İyiliği kimin yaptığı bilinmediğinde yani iyiliği yapan kişi belirsiz olduğunda, sözde özneye dönüştüğünde gerçek iyilikle karşı karşıyayız demektir. Bu, iyinin belki de en temel vasfıdır ve çok etkileyicidir. “Sözde özne” kavramı “özne”yi gizler, “iyi” görünür kılar.

Sözde özne kavramı gerçek özne değilmiş gibi algıya sebep oluyor çünkü özde değil sözde yani lafta kalmış bir özne olma durumu gibi anlaşılıyor. Hâlbuki durum böyle değil. Gramatik yapı bakımından öznenin kim olduğunun bilinmediği durumdur bu, yoksa öznenin sahteliği ya da önemsizliği gibi bir durum değil. Buradaki kavramsallaştırma “iyi”nin ve iyiliğin açığa çıkarılması bakımından çok etkileyici bir ifade. Çünkü fiil eylenmiş, yapılmış. Aradığımız şey her zaman öncelikli olarak fiildir çünkü “iyi”, fiil olmadan açığa çıkamaz, görünür olamaz. Fiil var, iyilik yapılmış, ihtiyaç sahibi birinin ihtiyacı giderilmiş ama fiilin kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. İşte bu harika. Demek ki kişinin fiilleri kendi dışına yöneldiğinde “özne” olur, fiilden etkilenen “diğerleri” olduğunda “sürekli özne” olur ve kendini gizlediğinde de “sözde özne” olur.

“Birey” kendi menfaatini ve çıkarını maksimize etmeye çalışan kişiyken “özne” toplumun menfaatini maksimize etmeye çalışan kişidir. Toplumsal fayda arttıkça “özne”nin de faydası artacaktır. Bireyin elde ettikleri arttıkça toplumsal faydanın artmadığını yaşayarak tecrübe ettik.

Felsefe terimi olarak özne, “bilinci, sezgisi, düş gücü olan, bilmeye yönelen ama kendisi bilgi nesnesi olmayan varlık” olarak tanımlanıyor. Burada özne, “bilmeye yönelen” olduğu için yani kişinin öğrenme isteği dışa yöneldiği için kendisini “nesneleştiremez” deniliyor. Fakat burada bir ayrıntı var ki çok önemli, o da şu: Kendisini nesneleştiremez ancak, ilgilendiği öğrenmeye çalıştığı “şey” tarafından nesneleştirilir. Kişi, kendi içine baktığı durumlar haricinde, dış dünyayla iletişime geçtiğinde, insanları, nesneleri, olayları (bilinci, sezgisi, düş gücü ile) anlamaya çalıştığında ilgilendiği her ne ise o şey tarafından nesneleştirilir. Yani kişi bir “şey”le iletişime geçtiği anda öznedir fakat öğrenmeye başladıkça nesneleşir ve çözünür. Çünkü ilgisi kendi dışına yöneldiği için kendisini unutur, bu unutma kişiyi savunmasız ve açık hale getirir, ilgilendiği konu ya da kişi veya nesne tarafından bu açıklık işgal edilir. Böylelikle yeni bilgi kendine yer açarak diğer bilgilerle iç içe geçer (mecz olur) ve önceki dizilimi değiştirir. Yeni bir dizilim oluşur. Kişi kendi içine döndüğünde tekrar özne konumuna geçer ve kendisini bilgi nesnesi olarak bulur. Bu durum yeni bağlar kurmasını ve yeni bilgiler üretmesini sağlar. Böylelikle öz güveni de artar. Özne olmayı yüceltmediği sürece çözünüp birleşerek “sürekli özne” konumunu korur. Özne olma hâlini yücelttiği anda yani öğrenmeyi, ilgilenmeyi bıraktığı anda özne konumunu dondurur ve sürekli özne olma konumunu kaybeder, özne konumunu korumaya çalışır hatta kendini mevcut durumunu korumaya adar. Bu konum artık kişinin katılaşarak nesneleştiği konumdur. Kişi kendini özne zanneder hâlbuki bu konum özne olma hâlinin yitirildiği konumdur. Bu toplumlar için de böyledir toplumsal değişim ve dönüşümün taşıyıcısı olan kurum kuruluş ve sivil toplum örgütleri çözülme-terkip sürecini dondurduklarında genişleyici ve taşıyıcı fonksiyonlarını, rollerini de yitirirler. Öznenin yitimi iyinin de yitimidir.

İyi, kişinin kendi fiilinden kaynaklanan ama kendine yönelik olmayandır. Demek ki iyinin ortaya çıkabilmesi için kişinin bizzat kendisinin bir şey yapması, yaptığı şeyi kendisi için değil bir başkası için yapması (birine yardım etmesi) gerekir. Şu halde “iyi” özneyi nesneleştirir, yani iyilik yapan özne aynı zamanda nesneleşir ve bilgi kaynağına dönüşür. Yani iyilik yaptığında özneleşir ama aynı zamanda bilgi nesnesine dönüşeceği için nesneleşir çünkü iyilik görenin anlama çabası iyilik yapanı nesneleştirecektir.

Özne ve nesne arasındaki bu ilişki birinin diğerini öne çıkarmasına ya da baskın gelmesine imkân vermez. Bu ilişki biçimi birbirini dengeler. Bu dengeleme öznenin de nesnenin de Yüce’yle olan bağından kaynaklanır. Yani özne, nesneye tahakküm kurmaz, onu ele geçirmeye, yönetmeye, sömürmeye çalışmaz. Özne, bizzat kendisi kendisini nesneleştirerek hem nesneyi anlar hem de kendisini bilgi nesnesine dönüştürür. İyi ve güzel arasında da böyle bir ilişki mevcuttur. Kant, iyi ve güzeli ayırdı. İyi ve güzel ahlaki bakımdan birbirini gerektirirken yani biri olmadan diğeri olamaz şeklinde kabul edilirken güzel amaç yitimine uğradı. Güzel, amacı “kendinde olan”dı ancak süreç içerisinde “kendindeki amaç” güzeli yiyip bitirdi. Kant, iyi ve güzeli anlamaya, açıklamaya çalışmadan önce Yüce’yi anlamaya çalıştı. Çünkü iyi ve güzel Yüce’yle bağlıydı ve her ikisi de kaynağını Yüce’den almaktaydı. İyi, Yüce’nin ahlaki yansımasıyken güzel sezgisel yansımasıydı. Önce Yüce’yi anlayıp sonra iyi ve güzeli ayırarak onları anlamaya çalışacaktı. Çünkü iyinin herkes tarafından anlaşılan ve kabul edilen genel ilkeleri vardı ve bu ilkeler akıl ile doğrudan ilgiliydi ve “yargı gücü”nün de önemli bir unsuruydu. Aynı şekilde sezgisel bilginin herkes tarafından anlaşılan ve kabul edilen genel ilkeleri belirlenebilir miydi? Aradığı şey işte buydu. İyi, özneyle eşleşirken güzel, nesneyle eşleşebilirdi. İyi, özneyi var ederken güzel, daima nesneyi var edecekti. İşte bu, inanan bir insanın kendi hayatını sanat eserine dönüştürmesinin yoluydu.