OLGUN SÖZ OLGUNLAŞTIRIR

Gülşen ÜNÜVAR

Ey doğruluk dileyen!

İstikametimiz kendi izimiz, zamanın kuytusunda bırak akrep ile yelkovan dursun. Vakti şerifler aydınlığa ersin, hayır bulsun. Gönlün huzur, özün nur dolsun. Kalemimden dökülen kelam sana feda olsun.

İyiliğini, hoşluğunu dileyerek başlamak isterim mektubuma. Âdettendir, hâl hatır sormadan zinhar geçilmez şu sernamede. Ta evvelden beri böyle geldi, böyle de gider bu düstur. Senden bir haber almaksa maksadım, kendimden de sana nice havadisler iletmek isterim.

Nice zamanlar geçti son mektubumun üzerinden. Kaç bahar, kaç yaz döndü de şu saçlarım bu kadar ağardı bilinmez. Takvimlerin yapraklarından değil, saç tellerimde vuku bulan başkalıklardan ölçer oldum su gibi akıp geçen günleri. Harfleri zor seçen dumanlı gözlerimden, kalemden kâğıttan destur isteyen ellerimden, incecik esen yelden bile kara borana kalmış gibi sızlayan dizlerimden de anladığım üzere; geçen sadece günler değil, aylar ve dahi yıllar... Hüznüme katık yapıp da haybeye eseflenirim zannetme evlat. Zaman bu, elbette geçecek. Durduğu yerde duran vakti kim ne yapsın? Geçtikçe vakitler, biz daha çok öğreneceğiz, demleneceğiz, anlayacağız. Hamlar erecek, çiğler pişecek. Zihnimizde kıldan ince, bıçaktan keskin kalburdan, bir bir elenecek eğri ile doğru, güzel ile çirkin, ak ile kara.

İlerledikçe o kıymetli vakitler, kendimize döneceğiz. Olmasını istediklerimizden çok, “olmak” gayretine düşeceğiz. Başkasından beklemek yerine, kendi özümüzde olanı yeşertmenin eşsiz hafifliğini keşfedeceğiz. En başta da dediğim gibi; istikametimiz, kendi izimiz.

Gel doğruluk üzerinden anlatayım sana meramımı. Doğruluk dilersen kendini doğrultmalısın.* Kendinde olmayanı arar mı hiç insanoğlu? Arasa bile bulabilir mi? Kendinde görmediği şeyi başkasında görse bile tanıyabilir mi? Kendini doğrultan, aradığı doğruyu kolayca bulur evlat. İyilik dileyen, iyilerden olur. Güzellik arayan, kendi içindeki cevheri bulur. İçine bir doğruluk çekirdeği ek evlat! Her gün sula, hoş kelam et onunla. Sevgi ver, anlayış göster, toprağını kabart, güneşine kavuştur… Fidandan ağaca, ağaçtan ormana dönüşünü izle sonra. Orman bu, sanır mısın ki nimetlerini sadece kendisine saklar. Okyanusun dev dalgaları gibi yayıldıkça yayılır etkisi, açıldıkça açılır, genişledikçe genişler halkaları. Var ötesini sen düşün; binlerce ağaç, milyonlarca hayvan, sayısız minnet, tebessüm, şükür ve teşekkür... Görüyor musun bak, nereden nereye geldi içinde filizlenen küçük bir çekirdek.

Tek bir doğruluk zerresi, binlerce doğruluğa vesile oldu. Bir kişi her kişidir evlat, unutmayasın. Kendini hafife alma, bir kişinin doğruluğundan ne çıkar diye düşünme. Bakışını doğrult, niyetini doğrult, istikametini doğrult. Davranışlarını doğrult, gidişini düzelt, kendini gözet.* Gör o zaman nasıl da değişiveriyor dünyan. Nasıl da güzel güzeli, iyi iyiyi, has hası, öz özü, kalp kalbi buluyor şahit ol.

Bin yıl öncesinden çıkıp da bin yıl sonrasına haber veriyormuşum gibi gelmesin sana. Dün ne idiyse yaşam, şimdi de aynıdır evlat. İnsanın olduğu her yerde devir daim eder huy. Sevgi aynı sevgidir mesela. İyilik, güzellik, elem, keder, acı… Bir bak sağına soluna, inanamayacağın hangi söz söylemiş olabilirim sana?

Aramızdaki onca mesafeye rağmen kalbinin narin tıkırtılarını duyar, gözlerindeki derin endişeyi hissederim evlat. Ancak bildiklerimi, gördüklerimi apaçık ifade etmek, aktarmak boynumun borcudur. Üstü kapalı, türlü sezdirmelerle, imalarla yapılan konuşmaları oldum olası sevmemişimdir. Sözü kapalı tutarsan sonu çiğ olur. Çiğ olan her şeyin dibi çürük olur.* Sözünü de özünü de elinden geldiğince aç ki binbir zahmet çekerek sarf ettiğin cümlelerin anlaşılsın, maksadın hâsıl olsun. Kime ne faydası olur yayından gayesiz çıkan okun? Gideceği yeri bilmez, alacağı hızı bilmez, düşeceği yeri bilmez… Oku attın mı attın, görevini ifa ettin mi ettin. Peki, ne değişti söze dair? Özde hangi izin kalmasına vesile oldun? Yol boyunca geçtiği yerlerde hangi emareleri bıraktı yayından fırlayan ok? Hangi yarayı sardı, hangi suale yanıt buldu, hangi kaybolmuşun adımlarına rehber oldu? Hiç! Muvaffak olamadı iki dudak arasından öylesine çıkıp giden kelimeler. Noksan kaldı emek.

Velhasıl kelam, niyetim apaçık öğüt vermektir evlat, bilesin. Bilesin ve bana gücenmeyesin. Sözün açığını, aşın pişmişini sunarım sana. Vukufuna varırım, büyük bir hürmetle alıp kabul edersin. Öğüdün hakkını en çok kendini bilen verir. Kaygılanma! Gönlünü serin tut! Niyetinden emin ol! Gerisi mukadderat…

Nerede, ne zaman ve ne kadar konuşacağını senin bilgin belirler. Öyle ulu orta dökülüveren kelimelerin hiçbiri gayesine nail olmaz. Diyeceklerin ne zaman ki demlendi, duruldu, kıvamına geldi, işte doğru vakit o vakittir. Dalından düşse de zeytin, onu olgunlaşmış, ermiş sayma. Hele acısını bir aldır, zehrinin akıp gitmesine müsaade et, beklemenin has manasını kendine şifa yapışını izle. Acının tatlıya dönüş yolculuğunda anlayacaksın ki yeterince dinlenmek, anlama anlam katar. Öze öz, kıvama kıvam, gönle basiret katar. Sözünü apaçık dillendirmeden önce şundan emin ol; söyleyeceklerim yeterince demlendi mi? Sözü olgun istersen olgunlaştır.* Kararında konuş, ne az ne çok. Olgun söz kendisini belli eder zaten, ağır oturaklı bir ok gibi çıkar yayından; istikameti belli, sürati belli, adresi belli.

Özün ayan, sözün beyan olsun evlat. Selametle…

*Kutadgu Bilig