ANADOLU'NUN AŞK VE
İRFAN MEMBAI
Somuncu Baba
Dr. Lamia Levent ABUL
Şarab-ı aşkı çün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik ü tar olmaz
Aşk-ı ilahinin ateşiyle gönülleri sermest olan o muhabbet erlerinin dillerinden nice hakikatler dökülür. Gönüllerinden dillerine dökülen bu hakikatleri diyar diyar gezerek hak taliplerine ulaştırırlar. Onlar hakkı zikreder, hakkı yaşar, hakka çağırırlar. Kimse bigâne kalmaz hak âşıklarına; ümmisinden ulemasına, hükümdarından tebaasına her biri hissesine düşeni alır bu muhabbet membaından. Anadolu'yu baştan başa mayalayan bu muhabbet iklimini en bariz şekilde Osmanlı’nın kuruluşunda görürüz. Osmanlı’yı bir cihan devleti olmaya götüren yolda maddi olduğu kadar manevi amiller de son derece önemli bir yer teşkil eder. Daha kuruluş yıllarından itibaren sufiler mühim vazifeler icra ederler. Şeyh Edebali’nin, hem hocası hem de kayınpederi olarak Osman Gazi ile dostluğu ve sonraki padişahların sufilerle olan yakın ilişkileri bunun göstergesidir. Kuruluş döneminde devletin en büyük destekçilerinin başında Ahiler gelmekteydi. Tasavvufi bir esnaf teşkilatı olarak Ahiler, siyasi ve ekonomik yönlerden Osmanlı’yı desteklediler. Gönül ereni Türk dervişleri öncü kuvvetler olarak ordunun fetihlerini kolaylaştırdılar ve gittikleri bölgelerde ortaya koydukları hoşgörü ve güzel ahlak ile İslam'ın gönüllere girmesine vesile oldular. Gaziyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum olarak bildiğimiz alperen dervişler gaza ruhunu canlı tutarak fetihlerle ülkenin genişlemesine yardım ettiler. Hoca Ahmet Yesevi'den Somuncu Baba’ya, Hacı Bayram Veli’den Molla Fenari’ye, Davut Kayseri’ye kadar pek çok sufi hem halka hem de devlet ricaline manevi rehberlik eden şahsiyetlerdir. Tasavvufun toplumun dinî, sosyal ve kültürel hayatındaki öneminin farkında olan Osmanlı padişahları sufilerle hep iyi ilişkiler içinde oldular. Tarikatların Osmanlı toplumundaki yeri ile ilgili Fuat Köprülü’nün şu tespitleri çok dikkat çekicidir: “Türk insanının şuuraltını, seciye ve ahlâkî cevherini derviş ahlâkının oluşturduğunu ister ahi civan mertliğini ister fütüvvet atılgan ve fedakârlığını ister alp erenlerin maddeyi, hatta yaşamı hiçe sayan fedakârlığını ister. Nasrettin Hoca’nın velâyet ve hikmet kokan hicvini, mizahını ister Yunus ve Mevlana’nın hudutsuz insan sevgisini ister Anadolu köylüsünün destani misafirperverliğini ister atasözlerini hatta divan edebiyatının sonsuza tırmanış gayretini inceleyin hep karşınıza tasavvuf ve tarikat gerçeği çıkacaktır.”
Osmanlının kuruluş yıllarına, başkent Bursa’ya gittiğimizde Allah dostu dediğimiz velilerin izlerine rastlarız. Kuruluş döneminin manevi önderlerinden biri de Somuncu Baba namıyla bilinen Şeyh Hamid-i Veli’dir. Anadolu'da ilk Türk tarikatı olan Bayramiyye’nin kurucusu olan Hacı Bayram-ı Veli’yi de yetiştiren büyük bir sufidir. O, sahip olduğu ilim ve irfana rağmen fırıncı kimliğinde sıradan bir insan gibi yaşamıştır. Mütevazı yaşantısı ve ahlakıyla halkı irşat etmiş, örnek şahsiyetiyle insanların sevgi ve hürmetine mazhar olmuştur. Melamet neşvesine sahip olan Somuncu Baba, mahviyeti ve muhabbeti tasavvuf anlayışının merkezine koymuştur. Yüce Allah’ın “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 24/37) diye tavsif ettiği bir gönül eri olarak temayüz etmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli’nin ailesi, Türkistan’dan gelip o dönem Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri olan Kayseri’ye yerleşir. Burada ilk eğitimini babası Şeyh Şemseddin Musa'nın yanında alan Şeyh Hamid daha sonra zahirî ilimleri tahsil için Şam’a gitti. Burada Beyaziyye Hankahı’nda uzun yıllar bir şeyhe hizmet ettiği kaydedilir. Ancak Şam’dayken aradığı iç huzuru bir türlü bulamaz ve bir mürşit bulmak arzusuyla Tebriz’e gider. Tebriz yakınlarındaki Hoy şehrinde yaşayan Şeyh Alaeddin Erdebili’nin yanına giderek ona intisap eder. Şeyhinin nezaretinde seyrü süluk yoluna girer ve büyük ilerlemeler kaydeder. Erdebil Tekkesi’nde seyrü sülukünü tamamladıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu’ya dönüp Bursa’ya yerleşir. Rivayetlere göre şeyhi, Somuncu Baba'yı gönderirken arkasından yanındakilere şöyle der: “Diyar-ı Acem’de emanet olarak bulunan esrâr-ı ilâhiyye onunla birlikte diyar-ı Rûm’a intikal etti.” (Haşim Şahin, “Somuncu Baba”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.37, s. 377)
Bırak ey Hamida varı
Görem dersen sen ol yarı
Göricek ol tecellayı
Ondan özge kemal olmaz
Somuncu Baba, Acem diyarında iken aradığı gerçek hazineye ulaşmış olarak Bursa’ya gelip yerleşir. Şiirinde de ifade ettiği gibi gönlüne dolan ilahi muhabbetin zevkiyle varı, varlığı bir kenara bırakmıştı. Yunus’un da ifadesiyle artık o, ballar balını bulmuştu… Ancak o, sahip olduğu manevi makamlardan kimsenin haberdar olmasını istemedi. Melamimeşrep bir sufi olarak sıradan biri gibi halk içinde Hak ile beraber olma anlayışını benimsemişti. Molla Fenari mahallesinde bir ev edinerek bitişiğine bir fırın yaptırdı. Merkebiyle dağdan getirdiği odunlarla fırınında ekmekler pişirerek Bursa çarşısında "Müminler somunlar, müminler somunlar" diyerek satmaya başladı. Böylecefırıncı kimliğinde kendisini saklamaya çalıştı ancak Allah dostu bir veli olduğunu uzun zaman gizlemesi mümkün olmadı. Bursa’nın hem âlim hem de sufi gönül erlerinden Emir Sultan, bir vesile ile Somuncu Baba ile karşılaşır ve hâlinden şüphelenir. Bir gün elinde bir çömlek ile fırınına gelir. O sırada fırında ekmek pişiren Somuncu Baba, çömleği bilerek fırına sürmez ve “Çömlekçilik sizin işiniz, senin fırına sürmen daha doğru olur.” deyince Emir Sultan şaşırır. Çünkü kendisinin mesleği çömlekçiliktir. Çömleği fırına verir ancak fırında ateş yoktur. Somuncu Baba fırının kapağını kapatır ve bir süre sonra fırından çömlekteki yemeği pişmiş olarak çıkarır. Bunun üzerine Emir Sultan onun büyük bir veli olduğunu anlar. O günden sonra devrin hükümdarı Yıldırım Bayezid’in damadı olan Şeyh Emir Sultan ile aralarında güçlü bir dostluk oluşur. (Mahmut Ulu, Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, Kültür Yay. Konya 2016, s. 42)
Şeyh Emir Sultan, Somuncu Baba’nın feyzinden istifade eder ve yaptıkları derin tasavvufi sohbetlerle aralarındaki münasebeti ve samimiyeti ilerletirler. Bu yakın dostluğa rağmen Somuncu Baba’nın kimliği ancak sınırlı bir çevre tarafından biliniyordu. O, manevi feyzini muhafaza etmek düşüncesiyle gösterişten, şöhretten hep kaçmıştı. Ta ki Bursa Ulu Cami’nin açılışına kadar. Yıldırım Bayezid Niğbolu Zaferi’nden sonra Bursa’da Ulu Cami’yi inşa eder ve bir cuma günü açılışını yapmak üzere Bursa halkı toplanır. İslam dünyasında gelenek olduğu üzere cami açılışları cuma günü yapılır ve ilk namazı da hiç kaza borcu olmayan biri kıldırırdı. Yıldırım Beyazid bu şerefi damadı Emir Sultan’a layık görür. Ancak Emir Sultan "Belde-i Bursa'da benden daha büyük zatlar var, bu şerefi bana değil Şeyh Ebu Hamid'e vermelisiniz" diyerek Somuncu Baba'yı işaret eder. Somuncu Baba, hükümdarın isteğini geri çevirmez ve cuma hutbesini irat etmek üzere minbere çıkar. Hutbede Fatiha suresini yedi mana üzere tefsir eder. Fatiha suresinin derinlikli ve hikmetli tefsirini dinleyen cemaat çok etkilenir ve Somuncu Baba'nın manevi büyüklüğünü ve değerini idrak ederler. Şeyh Hamid'in hutbesini dinleyenler arasında devrin büyük âlimi Molla Fenari de vardır. Şimdiye kadar duymadığı bu fevkalade derin manalar içeren tefsirden çok etkilenir ve şu sözleri söyler: "Şeyh Hamiduddin-i Veli, bize burada hikmetler saçıyor, ululuğunu gösteriyor. Fatiha'nın ilk tefsirini cemaatten herkes anladı. İkinci tefsiri ise buradakilerden ancak bazıları çözebildi. Üçüncü tefsiri çok az kimse anlayabildi. Dördüncü ve ondan sonra yapılan tefsirler bizim idrakimizin dışındadır. Bunları yalnız kendisi anlayabilir." Namazın akabinde cemaat, Somuncu Baba ile görüşmek ve duasını almak içinâdeta caminin kapılarına hücum eder. Rivayetlere göre onu arayan cemaat hangi kapıya yöneldi ise Somuncu Baba'yı o kapıda gördü, elini öptü duasını aldı. (Mefail Hızlı, Somuncu Baba, UÜİF Dergisi, S.2, C.2, s. 267)
Somuncu Baba, Cenab-ı Hakk'ın bir lütfu olarak aynı anda Ulu Cami'nin tüm kapılarında görülmüştü. Herkes birbirine büyük sufiyle hangi kapıda görüştüğünü anlatıp duruyordu. Bu durum halk arasında kısa sürede yayıldı. Somuncu Baba'nın yıllarca kaçtığı şöhret gelip onu buldu. Ancak o mahcubiyet ve mahviyet içinde evine gitti. Halkın ona olan hayranlık ve saygısı arttı ve akın akın evine ziyarette bulunmaya başladılar. Hutbenin tesirinde kalan ve evine gidip ona mürit olanlardan biri de Molla Fenari'dir. Büyük sufinin yanına giden Molla Fenari: "Şeyhim! Yıllardır Fatiha suresinin tefsiri üzerinde çalışıyorum. Fakat anlayamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle esrarın perdelerini araladınız, bilmediğim yerlerinin izahını yaptınız. Bu lütfa karşılık medresede helalinden kazandığım akçelerimi size hediye etmek istiyorum. Kabul buyurursanız bahtiyar olurum." dedi ancak Somuncu Baba bu teklifi kabul etmedi. O, halkın ilgisinden rahatsız oldu ve halk arasında meşhur olduğunu görünce Bursa'dan ayrılma zamanı geldiğine kanaat getirdi. Molla Fenari onu bu kararından vazgeçirmek istediyse de buna muvaffak olmadı. Somuncu Baba: "Sırrımız faş oldu hazretim. Artık burada kalmak bize yaraşmaz. Zira bizim meşrebimiz sır olmaktır." dedi ve yanına birkaç müridini alarak Bursa'yı terk etti. Tam Bursa'dan ayrılırken Molla Fenari son bir ümitle arkasından koşarak bir çınar ağacının yanına yetişti ancak yine onu kararından döndüremedi. Bunun üzerine Bursalılara dua etmesini istedi. Somuncu Baba da bu çınarın altında Bursa'ya dönerek Bursa'nın feyizli, bereketli ve yeşil bir şehir olarak kalması için dua etti.O günden sonra bu çınarın bulunduğu bölgeye "Dua Çınarı" adı verildi. (Ulu, a.g.e., s. 45-46)
Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanlıklarda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz
Gönül hanesi ilahi aşkla dolanlar her dem diridir. Ölen tendir, canlar ölesi değil. İlahi aşkın oduna yanan Somuncu Baba, varı yoğu, şanı şöhreti bir kenara bırakarak yollara düştü. O, Hak Teâlâ ile arasına hiçbir dünyevi gailenin girmesini istemedi. Muhabetullahı kendine azık edinmişti.Somuncu Baba Bursa'dan ayrıldıktan sonra, ona mürit olan Hacı Bayram-ı Veli arkasından giderek şeyhini bulur. Birlikte Şam'a oradan da hac farizası için Mekke ve Medine'ye giderler. Hicaz dönüşü beraberce Aksaray'a gelip yerleşirler. Somuncu Baba Aksaray'da eğitim ve irşat faaliyetlerine başlar, pek çok mürit yetiştirir. Vefalı müridi Hacı Bayram-ı Veli vefatına kadar şeyhinin yanında kalır. Anadolu'nun manevi mimarı ve gönül eri Somuncu Baba, vefat etmeden önce hem müritlerine hem de tüm hakikat taliplerine şöyle nasihat etmişti:
"Taliplerim! Gönül evini temiz tutun. Allah’ın ikramı çoktur, ümitvar olun. O, kullarını tenhalarda ve gecelerde arar. Bizden sonra yerimiz boş kalmaz. İbadeti Allah için içten gelerek yapın. Ücret umarak gündelikçi olmayın. Sohbete devam edin. Allah için yakınlaşın, kış gibi soğuk olmayın. Gizli ve aşikâr yerlerde Allah’tan korkun. Az yiyin, az konuşun, az uyuyun. Açlıktan ölseniz bile şüpheli şeyleri yemeyin. Avamın arasına az karışın. Sır olun. İnsanların elindekilerden ümidinizi kesin. Yerilen sıfatlardan uzak durup kendinizi güzel sıfatlarla donatın." (Ulu, a.g.e., s. 51)