SEÇİLMİŞ YALNIZLIK
VE İTİLMİŞLİK:
İRADENİN SINIRI
Esma TÜRKSEVEN
İnsanın yeryüzündeki varlık serüveni bir muammalar demetidir; bu demetin en düğümlü ipliği ise daima “öteki” ile kurulan o zoraki ve çetin münasebetin mihverinde döner durur. Varoluşsal bir gerilim hattı olan yalnızlık, bazen ruhun yorgun düştüğü anda sığınılan bir liman bazen de bir sürgün yeridir. Bu kadim ikilem, ruhun dinginliğe duyduğu o kaçınılmaz iştahla toplumun acı veren karmaşası arasında bir asılı kalış hâlidir. İnsan, kendi içine dönme arzusunu feda etmekle başkalarına duyduğu kaçınılmaz özlemi köreltmek arasında sıkışır kalır. Kalabalığa duyulan şiddetli bir özlem, kendi kuytusuna sığınma arzusunu tetikler; o kuytuluk, kalabalıkların gürültüsünden kaçışın tek yoludur. Kadim bilgelik, bu paradoksu yaşamın soluk alıp verişi gibi bir denge unsuru olarak görür. Seneca’nın da ifade ettiği gibi, “Yalnızlık bizim insanlara karşı özlem duymamıza sebep olur, kalabalık ise kendimize karşı özlem duymamıza, ve biri diğeri için çare olur: Yalnızlık, kalabalığa karşı duyulan nefrete, kalabalık, yalnızlıktan duyulan bıkkınlığa çare olur.” Bu, evet, bir ritimdir; yaşamın yalnızlık ve kalabalık arasında salınan o kaçınılmaz ritmi. Ancak bu devinimin sadece fiziki bir ayrılıktan ibaret olduğu zannedilirse o zaman yalnızlığın asıl kudreti ve dehşeti gözden kaçar. Zira yalnızlık, basit bir coğrafi mekân meselesi olmayıp esasen bir ruhi konumlanıştır. Onun niteliği, ona hangi niyetle ve hangi iradeyle yaklaşıldığına bağlıdır. İki tür yalnızlık vardır ki aralarındaki uçurum, hakikatin yurduna kendi ayaklarıyla varan bilge ile o yurdun kapısından zorla itilen çaresiz arasındaki farkı resmeder: Seçilmiş yalnızlık ve itilmiş yalnızlık. Biri, bir kışlanın disipliniyle ruhu çelikleştirirken öbürü ruhu paslandıran, yiyip bitiren bir nem gibidir. Bu ayrım, bir tercih meselesi olmaktan ziyade bizzat kişinin kendi varoluşsal ağırlığını sırtlanıp sırtlanmamasıyla ilgilidir.
Seçilmiş Yalnızlık: Zihnin Sığınağı
Seçilmiş yalnızlık iradenin muhteşem bir zaferidir ve soylu bir başlangıçtır. O, bir vazgeçiş sureti sergilemez bilakis kendi üzerine eğilmenin en yüksek formudur. Bu yalnızlık sadece seçkin zihinlerin yazgısıdır. Onlar bu durumdan belki zaman zaman şikâyetçi olacaklardır ancak bir tercihte bulunmaları gerektiğinde kötünün iyisi olarak onu her daim kucaklayacaklardır. Zira zekâ, her zaman bir toplumsal lütuf değildir; çoğu kez sahibini yüzeysel olandan, bayağı olandan koparan ağır bir yüktür. Zeki ruhun, kalabalıkların basit eğlencelerine ve anlamsız telaşlarına katılmayı reddetmesi bu yükün zorunlu sonucudur. Schopenhauer, kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur, der. Bu, biriktirilen maddi bir servet olmayıp ruhun kendi içinde kurduğu o sınırsız içsel zenginliktir. O, tüm zekânın ve hayal gücünün kendi üzerinde yoğunlaşmasından doğan bir ruhsal doygunluk hissidir. Bu yalnızlık aynı zamanda özgürlüğün tek koşulu ve en sağlam yuvasıdır. İnsan, ancak yalnız kalabildiği sürece bütünüyle kendisi olur. Öyleyse yalnızlığı sevmeyen bir ruhun özgürlüğü de sahici manada sevmesi beklenemez. Nika Vazquez Segui, yalnızlık felsefesinin ön dersini, “yalnız olmanın kendini yalnız hissetmekle aynı şey olmadığı” şeklinde ortaya koyar. O, istenmeyen yalnızlık olan loneliness ile kendi zamanına ve alanına sahip olmayı tercih etmek anlamına gelen seçilmiş durum olan solitude arasındaki farkı işaret eder. Seçilmiş yalnızlık, bu yönüyle, kalabalığın gürültüsünde kolayca kaybolan, toplumsal kaygıların ve yargıların gölgesinde solan narin bir çiçektir; o, ancak inzivanın sessizliğinde tüm ihtişamıyla açabilir. Charles Bukowski’nin de belirttiği gibi, “Seçilmiş bir yalnızlık insanın sahip olabileceği en büyük lükstür.” Bu iradi kabulleniş, yalnızlığı bir içsel zenginliğe ve sarsılmaz huzura dönüştürür. Mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsuru olan zihinsel huzur, kalabalık tarafından sıklıkla tehlikeye atılır. Bu huzuru muhafaza etmenin yolu, mecburi bir ayrılık olmayıp önemli ölçüde bir yalnızlık tesis edebilmektir. Sanatkârın ve mütefekkirin yaratıcı dehası işte bu huzurun meyvesidir. Edebiyat, hayattan fazla olanı, dile getirilmesi imkânsız olanı ifade etme iddiasını işte bu yalnızlığın sınırsız hayal gücüyle sürdürür. Bu sessizlik, yazarın her cümleyi bir önceki cümlenin ruhuyla, özenle ve derin bir dikkatle inşa ettiği o kutsal atölyedir. Seçilmiş yalnızlık bu yönüyle bilgece bir yaşamın en açık işaretidir; o bir kaçış yahut bir yük değil bizzat iradenin sanatıdır. Kendi üzerine düşünebilme, muhasebe yapabilme, dünyanın suni telaşlarından kendini azade kılabilme yetisi... Bütün bunlar, ruhun derinleşmesinin ve kendi içindeki gerçek barışı bulmasının yollarıdır. İşte Şükrü Erbaş’ın dizesi, bu durumu bir kabullenişin müjdesi olarak anlatır: “Yalnızlık... Seni bir gün biz seçeceğiz. O zaman güzel olacaksın. ” Bu güzellik, yüceliğin ve özgürlüğün estetiğidir; o, bir ihtişamın zorla olmayıp gönüllü bir kararla giyilmiş kaftanıdır.
İtilmiş Yalnızlık: Ruhun Öksüzleşmesi
Yalnızlığın diğer yüzü, bir uçurumun kıyısıdır: İtilmiş yalnızlık. Bu, bir tercihin eseri olmayıp zoraki bir dışlanmışlığın, bir yabancılaşmanın kırbacıdır. İnsanın iradesini aşan bir ayrılıktır; bir ayrılık ki insanın kalbine öksüzlük hissini, kayıp duygusunu kazır. Ancak itilmiş yalnızlığın en acımasız ve modern sureti, toplumsal dokudan zorla koparılmak yahut o dokuya tutunamamaktır. Bu, bireyin etrafındaki her şeye karşı duyarsızlaşmasıyla, temasın ve ilişkinin kuraklaşmasıyla başlar. Bir insan, ne kadar az temasa muhatap olursa kendine, başkalarına ve sonunda dünyaya o kadar fazla yabancılaşır. İşte bu, yalnızlığın en karanlık ve en kötü hâlidir. Bu, ruhun yavaş yavaş, sessizce ve derinden kuraklaşmasıdır. Bu durumda yalnızlık, içsel bir huzurun kaynağı olmayıp aksine soğuk bir mezarlık sessizliğine dönüşür. Artık hiçbir şeyin ve hiç kimsenin ruhuna dokunmadığı kişi yalnızlık içinde, ölmezden çok önce ölmüştür. Zira insan, sadece nefes alan bir et yığını olmayıp temasa, ilişkiye ve anlamlı bağlara ihtiyaç duyan bir varlıktır. Bu can sıkıntısının dayanılmaz bir hâl aldığı, sosyal izolasyonun zorunluluk ve kaçınılmazlık taşıdığı bir durumdur. Burada ruh dinginliği yoktur; burada sadece bıkkınlık, üzüntü ve cansızlık hüküm sürer. Paulo Coelho, seçilmiş yalnızlık olmayan, kabullenmeye zorlanılan bu tür yalnızlık için “Aç kalmak yalnız kalmaktan iyidir. Çünkü insan yalnızca, ki kastettiğim şey seçilmiş yalnızlık değil, kabullenmeye zorlandığımız türden bir yalnızlık, kendini insanlığın bir parçası değilmiş gibi hisseder.” diyerek bu durumun acı vericiliğini vurgular. İtilmiş yalnızlık, bireyi sürekli olarak kendi benliğini olduğundan daha hacimli ve güçlü göstermeye sevk eden sahte yanılsamalara iter. Maddi birikime, ünvanlara, dışsal sembollere sığınma çabası, itilmişliğin yarattığı derin incinebilirlik duygusuyla savaşma arayışından başka bir şey sunmaz. Bu çabalar, yalnızca yalancı bir optik kırılma yaratarak benliği şişirir. İtilmiş yalnızlık, insanın kendi varoluşsal acısıyla yüzleşemediği, onu çözemediği ve bu yüzden çevresindeki dünyadan çekildiği bir korkaklık ve tembellik sureti sergileyebilir. Bu ruh, kendi sorumluluğunu üstlenmek yerine kendini bir mağduriyetin konforlu ama yozlaştırıcı yatağına bırakır. Bu kaçış, ruhsal çürümenin en belirgin alameti, insanı canlı canlı ölüme mahkûm eden bir azaptır.
Yalnızlığın Sınır Çizgisi
Yalnızlığın bir kıymet hükmü taşıması tamamen iradenin ağırlığına bağlıdır. Eğer yalnızlık, insanın kendi içsel dünyasını, ahlaki sorumluluğunu, üslubunu ve derinliğini korumak adına atılmış onurlu bir adım ise bir erdem ve yüceliktir. Ayfer Tunç’a göre, “Seçilmiş bir yalnızlık olsun ya da olmasın, yalnızlıkta insanı değerli kılan, soylu bir taraf var. Yalnız insan geçmişine bakabilir, geçmişinden acı duyabilir, kederlenebilir ama bakabilir.” Ancak yazar, istenmediği hâlde yalnız kalmayı ifade eden terk edilmişliği ayırır: “Oysa terk edilmişliğin soylu bir yanı yok. Acınası bir durum, sen istediğin hâlde istenmemek.” Bu ruh, insanlardan fiziki olarak uzaklaşırken bile aslında tüm insanlığın meselelerine en derin şekilde yakındır zira o, geri çekilişinde, kendi türünün en yüksek potansiyelini gerçekleştirmeye çalışır. Bu, insanlığa dair bir nefret olmayıp daha iyi bir temas kurabilmek için kendini yeniden kalibre etme çabasıdır. Fakat yalnızlık, can sıkıntısının dayanılmaz bir hâl aldığı, sosyal izolasyonun zorunluluk ve kaçınılmazlık taşıdığı bir durum ise o zaman insanı bayağılığın ve yok oluşun girdabına sürükleyen ruhsal çürümenin ilk alameti olur. Bu yalnızlık, kendini yaratıcı bir eyleme çevirmeyi başaramaz, boşlukla yüzleşmekten kaçınır ve bu yüzden o boşlukta erir gider. Nihayetinde, kalabalığa duyulan nefretle kendi kendine yetebilme vasfının hazzını ayıran o ince çizgi, insanın kendisiyle yüzleşebilme cesaretidir.
Yalnızlık, sadece fiziki bir durum olmayıp ruhun dinginliğe mi yoksa yabancılaşmaya mı yelken açtığını gösteren pusuladır. İrade, bu pusulanın iğnesini daima bilgelik yönüne yani seçilmiş yalnızlığın ihtişamına çevirmelidir. Yalnızlığın kıymeti, onun zorunluluk taşımayışında, bilakis soylu bir tercih oluşunda yatmaktadır. Bu, insan olmanın en ağır, en derin ve en hakiki imtihanıdır. Bu imtihanı geçen ruh, yeryüzünde kendi kalesini kurmuş, dış dünyanın fırtınalarından uzak, özgür ve dingin bir varoluş inşa etmiştir.
Kaynakça
• SENECA, Ruh Dinginliği Üzerine, Çev. Bedia Demiriş, Yapı Kredi Yayınları, 2018.
• Arthur SCHOPENHAUER, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.
• Şükrü ERBAŞ, Yalnızlık Heceleri, Ümit Yayıncılık, 2003.
• Wilhelm SCHMİD, Aşk, Çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2022.
• Wilhelm SCHMİD, Sakin Olmak, Çev. Tanıl Bora, İletişim Yayıncılık, 2019.
• Ayfer TUNÇ, Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura, Can Yayınları, 2018.
• Paulo COELHO, Zahir, Çev. Emrah İmre, Can Yayınları, 2020.
• Charles BUKOWSKI, En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür, Çev. Avi Pardo, Parantez Yayınları, 2008.
• Nika V. SEGUI, Tek Başına Hayatın Tadını Çıkarabilmek, Çev. Emir Acar Çobanoğlu, Destek Yayınları, 2024.