BAŞINDA

NERGİS PARLAR


Bahtiyar GÜL


Burhan, gayretle nergisleri topluyor. Bir yandan da “Hocam, bunların böyle yeşil yapraklı soğan gibi durduğuna bakmayın, o kadar güzel kokarlar ki bizim hanım bayılır, kış nergisi erken ekilince aralık sonu gibi çıkar, yoksa nerde bu mevsimde bu mübareği bulmak” diyerek çiçekleri kucağına demetliyordu. Mehmet, bahçenin bitişiğindeki evi gözetliyor, arada eğilip bir tane koparıyor, evirip çevirip inceliyordu. Nergislerin şemsiye gibi dizilmiş yaprakları vardı. Sarı beyaz çiçeklere dokundukça temkinli tavrı biraz olsun üstümden attım. Hiçbir insan eli değmeyen nergisler tarlaya yayılmıştı. Hakikaten güzel kokuyorlardı. Çiğ tanelerinde paçalarımın ıslandığı Karadeniz yaylarındaki bir çocukluk sabahını hatırlattı nergislere dokunmak. Birazdan gök gürleyecek üzerimize rahmet boşalacak, biz üç öğretmen, üç yaramaz çocuk yağmurdan kaçacak, sığınacak bir sac altı, bir serender arayacaktık sanki.

Nar ağacının altından buraya gelmiştik. Üç kişi; Burhan, Mehmet ve ben. Burhan Hoca bodur nara hemen tırmanmış, topladığı narları kucağımıza teker teker atmıştı. Biz, kabuklarla boğuşurken, elimizi yüzümüzü narçiçeği rengine boyamışken Burhan Hoca evin diğer yanındaki mandalinaları üç poşete doldurmuş, birer bağ maydanoz yolup yanımıza gelmiş, mandalinalardan birkaçını bize ikram etmişti. Buradan sonra bir yere daha uğrayacağız, demişti. Bunu tahmin etmiştik. Burhan Hoca’yla yola çıktığımızda tek bir yere gitmeyeceğini çok iyi bilirdik. Muhakkak yolda uğranacak başka yerler olurdu. Bir arkadaşı yeni dükkân açmıştır ona hayırlı olsuna gidilir, gelmişken eski ahbaplarından birinin hâl hatırı sorulur, muhakkak bal, peynir satan birileri vardır ya da iyi köfte yapan bir usta, yemek yenilir, sütlacın üstüne kadayıfın konulduğu ara sokaktaki bir tatlıcı ziyaret edilir, en nihayetinde dönülürdü gidilecek yerden. Koşturmanın, hareket etmenin bir bereketi varsa Burhan buna delildi. On yıl imamlık yapmış sonra bizim okula gelmişti. İlk günden beri koşturan bu adam “hadi” demenin vücut bulmuş hâliydi.

Mehmet’in ince uzun parmakları narın içinde gezinirken Burhan Hoca’nın heyecanı üstüme sirayet etmişti. Üç adam birlikte oturmuş nar yiyorduk. Burhan, “Sizi evden izinle çıkarıyoruz, bak geldik de fena mı oldu?” diyordu. Ne yalan söyleyeyim gerçekten iyi olmuştu. Hani bazen, durayım, şuradan kendime bir yol, bir damar bulayım sakinleşeyim, dersin ya, işte öyleydim. Bu Burhan’la daha fazla takılmak lazımdı. Haklıydı, evden çıkmaya çıkmaya çürümüştük. Arada yürüyecek, gezecek, dışarıyla bağlantısı olacak insanın, öyle değil mi? Bir akışın içinde olmak ne güzeldi. En son hiçbir şey düşünmeden neyin içinde kaybolup gitmiştim? Kendimi bile inandıramadığım sözlerdi bunlar fakat narın altında birbirine benzemeyen üç adamın aralarında narı pay edebilmeleri beni cezbeye getirmişti. Yüzüm gülüyordu. “Hocam, acele etmeyelim; azıcık daha oturalım.” demiştim. Narları yere düşürmemeye dikkat ediyordum. Annem, nar tanelerinin yere dökülmemesi gerektiğine inanır, her narın içinde cennetten bir tane olduğunu söylerdi. Nar ağacının altında ilk defa bu söze inanır gibi olmuştum.

Tek başına bir STK gibi dolaşan Burhan’ın nergisleri ne yapacağını merak etmiyor da değildim. Nerede, ne yapacağı kestirilebilen bir adam değildi. Gireceği yere selamla girer, daha yerine oturmadan ortalığı neşeye boğan bir fıkra anlatıverirdi. Tezlik fiili onun için icat edilmişti sanki. İvermek, halledivermek, yapıvermek… Hocam, sakin ol çözüveririz, bizim bu işe bakan bir arkadaş var, der; telefona sarılır. Bizim günlerce boğuştuğumuz derdi iki dakikaya çözüverirdi. Üstelik bunun peşine teneffüste çocuklara çikolata dağıtır, kitap okuma yarışmasına katar, rehberlik hocasının ikna edemediği marazi çocukları mutfağa götürür, konuşur, yumuşatır on dakikada pamuk gibi ederdi. Güzelleme yapmıyorum, biz de hayret ediyorduk, bu kadar işe nasıl yetişiyor ve nasıl yorulmuyordu. Hatta alttan alta kıskanıyorduk. Adam hem eviyle, çoluk çocuğuyla ilgileniyor hem de işe kendini veriyor. Gecesi gündüzü belli değil, her akşam bir yerde. Biz de kukumav kuşu gibi kafamızı dışarı çıkartamıyorduk.

Nergis ismi bana hep daha narin, kırılgan bir çiçeği anımsatırdı. Oysa sapları bildiğin yeşil soğana benziyordu. Ortasında sarı bir göbek, etrafında geniş yapraklar… Mehmet uzun boyuyla nergislere uzanırken, bunlara uydum da nasıl çıktım evden, der gibiydi. İçimizde en ciddi, en dakik, en sabırlısı ve en temizi... Bizim kaçamak yaptığımız hiçbir şeye bulaşmayan bir adamdı. Burhan, onu bile yoldan çıkarmış, nergis tarlasına sokmuştu işte. Birazdan o da kendini kaptıracak, bir Cengiz Özkan mırıldanacaktı. Az ses ver Mehmet, diyecektim.

Gitti canımın canânı,

ah le canım vah le canım uy canım

Beni bıraktı yaralı,

ah le canım vah le canım uy canım

Ben bu dertten ölürsem,

ah le canım vah le canım uy canım

Demet demet nergisler elimizde Burhan Hoca’nın arabasına bindik. “Burası benim bildiğim yer, sahibinin haberi var, sizi çiçek hırsızlığına soyundurmadım, haberiniz olsun.” diyerek gülüyordu. Araba sallandıkça nergislerle mandalinaların kokusu birbirine karıştı. Bunların hepsi sanki bir anı hatırlamak içindi. Belki üçümüz de farklı zamanlarda, hiç de hazırlıklı olmadığımız bir vakit bu kokuyu tekrar anımsayacak, Burhan’ın arabasının tıngırtısını, ellerimizdeki nergis izlerini ve bizde eksik olan bir notanın yerine konuşunu duyumsayacaktık. Mehmet’le yüzümüze bir tebessüm uğramış, çok geçmeden yerini bulmuştu. Burhan arabayı sürüp aynı zamanda köye ne sıklıkla geldiğini, annesinin hâlâ patates tarlasını ekmek için gösterdiği inatçı gayreti anlatmış, oradan çocukluk anılarına dalmıştı.

Burhan’ın babası inşaat ustasıymış. Ekmek nerede mecbur yolu oraya düşermiş. Annesi ve kardeşleri köyde kalmış. Burhan ile babası ilçede bir ev tutmuşlar. Burhan okula gider, akşam babası gelmeden sofrayı hazırlamaya çalışır, yemeği yerler, ondan sonra babası kahveye gidermiş. Burhan tek kaldığı bu akşamlarda hayallere dalar, evin duvarlarına bakıp kardeşleriyle oynadığı oyunları düşünürmüş. Her akşam gidilmek zorunda olan kahveye de o oyunları icat edene de söylenirmiş. Tek başına evde çocuk bırakılır mı? Çaktırmaz ama korkarmış. Yorganın altına girip, “Allah’ım sen göklerdesin, ben az önce sofrası kaldırılmış bu evin içinde, babam ellerini taşlara alıştırmış, keser izinden artakalan eller saçıma dokunmamak için yemin etmiş. Yüce Allah’ım ellerimi değdirecek çocuklar ver bana, misket oynayacak arkadaşlar, mutfağı fayans kaplı bu evden al beni, damını loğ taşıyla sürdüğümüz eve koy, bacasından kürtünlü karlara atlayayım. Allah’ım sen büyüksün, din kültürü öğretmenimiz şah damarımızdan yakın olduğunu söyledi, bu evden, yalnızlıktan, sofranın başına konulan iki minderden kurtar, annemin göğsüne, halamın koynuna koy.” diye uzun uzun dualar edermiş. Babasının tıkırtısını duyunca yorganı biraz daha kafasına çeker, nefesini tutup ancak uyurmuş.

Bak, evlendik barklandık, işi sağlama alalım diye de üç tane çocuk yaptık, kalabalıklaştık, iyi oldu iyi, diye arada kahkahayı basıyordu anlatırken Burhan. Hikâyelerin sonu gelmeden evinin önüne getirdi bizi. Siz iki dakika bekleyin ben nergisleri yukarı çıkarıp geleceğim, bu çiçek iyidir, hoştur ama tez solar hemen yetiştirip geleyim, dedi. Bagajdaki mandalina poşetlerinin içine nergisleri pay etti. Kucağında bir demet, üzerini başını düzeltip girdi apartmana. Mehmet ile şaşkınlığımızı üzerimizden atamamışken, ne oldu ne bitti derken Burhan’ın kapıdan çıktığını gördük. Yüzü asılmıştı. Saçının kırları daha bir beyaz görünüyordu. Burhan yanımıza varmadan bizim nergisler balkondan sokağın ortasına atılıverdi. Arabayı çalıştırırken, “Hanımla bugün biraz kavgalıydık, nergisleri de çok sever, kışın nergis görünce yumuşar, dedim ama olmadı, acından garnı gurlar, başında nergis parlar, bizimki de o hesap oldu, vardır bunda da bir hayır.” deyip pedala yüklendi. Yolda çay içelim, yemek yiyelim diye teklifte bulunduysa da ısrarcı olmadı. Arabanın içini bir donukluk sardı. Bagajdaki namussuz bal tenekesi bile hareketsizdi sanki. İnsanın en büyük hüneri saklamak, dışarı vurmamak, biriktirmek… Burhan arada kıpırdanıyor, dilinin ucuna bir şey geliyor ama vazgeçiyordu. Söyleyeceklerinin hafif kaçacağını, nergisleri, çıktığı yolları bir bir düşünüyor, biriktiriyor, konuşmadıkça bizi de, soğanlı nergisleri de sırlıyordu sanki.

Önce Mehmet’i eve bıraktık. Elinde nergisler, mandalina poşeti, “Sıkma canını Hocam, selametle.” diye ayrıldı. Burhan Hoca, tekrar konuşmaya çalıştı. Anlattığı hiçbir şeyde neşesini bulmadı. Babasının evde tek bıraktığı çocuk gibi arada dişlerini sıkıyordu. Ne kadar ısrar etsem, gerek yok desem de beni evin önüne kadar getirdi. Yüzünde bir tebessümle, “Hocam kendine dikkat et, bu arada çiçeğin soğanları zehirlidir, çoluk çocuk dokunmasın.” deyip tebessüm etti, ayrıldı yanımdan. Biliyordum, yabani nergisin öz suyu birçok yarayı iyi ederdi; bu çiçek ormanlarda, dağın yamaçlarında kendiliğinden açardı. Burhan, yarın aynı gayretle selam verecekti. Bu gece yorganı kafasına çekecek, Ey büyük Allah’ım diyecek, incirlerin mevsimini takip edecek, çocukların yüzlerine bakacak, halı sahaya gidecekti…

Nergislerin ince kokusunu içime çektim. İnsanın kaderine kokuların kazındığına inandım. Elimde mandalina poşeti, kucağımda nergislerle apartmanın önünde kaldım. Balkona baktım, kurumuş saksılar birbirine yanaşmıştı. Apartmanın önünde gün ışığı vurmayan bodur çamlar ilk günkü gibi duruyorlardı. Sulansalar da uzamayacaklardı. Ninem, barsız ağaçtan çimenli dağların otu yahşidir, demişti. Kapı şifresine uzandım. Eve ilk defa nergis götürüyordum.