SULTANLARIN ARDI SIRA

YÜRÜDÜĞÜ SULTAN

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ


Dr. Lamia Levent ABUL


Ezelden aşk ile biz yane geldik

Hakikat şem'ine pervane geldik

Tenezzül eyleyüp vahdet ilinden

Bu kesret alemin seyrane geldik

Hakikat şemine pervane olan sufiler, aşkı azık edinip yanmayı dahi göze alıp yola çıktılar. Çünkü talip oldukları marifet ilmi, kesb ile elde edilen bir ilim değildi. O, Hak Teâlâ’nın katından (ledün) bahşettiği lütf-i ilahidir. Onu elde etmek için önce zahir ilimleri tahsil etmek lazım gelir. Marifet ilminin talipleri sufiler de zahir ve bâtın ilimlerini bir bütün olarak telakki ederler. Evvela tefsir, hadis ve fıkıh gibi şeri ilimler öğrenilip yaşanmadan manevi dünyanın kapılarının açılmasının mümkün olmadığını saliklere talim ederler. Kuşun uçması için iki kanada ihtiyacı olduğu gibi marifet yolunun yolcularının da hem zahir hem tasavvuf ilimlerine vukufiyeti elzemdir. İmam-ı Rabbani, hakikat ehli olmanın yolunun fıkıh ve tasavvuf ilimlerini cemetmekten geçtiğini söyler. Bu sebeple sufiler önce şeriat diyerek zahirî ilimleri tahsil etmişler, hatta bu ilimlerde eserler ortaya koyacak ve talebeler yetiştirecek kadar derinleşmişlerdir. Onlar zahirî ilimleri tahsilin yanı sıra manevi ilimlere de yönelerek manevi dünyalarını tenvir etmişlerdir. Böylece hem talebe yetiştirerek hem de vaaz ve irşatta bulunarak bu ilimlerin yayılması için büyük gayrette bulunan gönül erleri payesini elde etmişlerdir.

Nitekim Osmanlıya baktığımız zaman ilim erbabı ile tarikat ehlinin el ele vererek halkı hem ilmî hem de manevi bakımdan irşad ettiklerini görürüz. İlim erbabı, medreselerde ve camilerde şeri ilimleri öğretirken tarikat erbabı da tekke ve zaviyelerde sohbet ve zikir meclisleriyle irşad faaliyetlerinde bulunuyordu. Tarikat erbabı, şeri ilimlere vâkıf âlim ve arif zatlar olarak halkın her kesimi ile son derece dengeli bir münasebet içerisindeydiler. Bu sebeple halkın yanında olduğu kadar padişahlar nezdinde dahi itibar ve değer görüyorlardı. Hatta her padişah, manevi şahsiyetini takdir ettiği bir şeyhe bağlı idi. Osman Gazi ile Şeyh Edebali, Orhan Gazi ile Geyikli Baba, kendisi de ahi olan I. Murat ile ahiler, Yıldırım Bayezid ile Emir Sultan, II. Murad ile Hacı Bayram Veli’nin yakınlıkları bunun göstergesidir. Sonraki dönemlerde sultanların şeyhlere olan hürmet ve yakınlığı devam etmiş, Fatih’in yanında Akşemseddin’i, II. Bayezid’in yanında Cemal Halife’yi, Yavuz Sultan Selim’in yanında Sünbül Sinan’ı ve Kanuni’nin yanında Merkez Efendi’yi görürüz.

Evliya Çelebi’nin ifadesiyle “yedi padişahın elini öptüğü”, halktan sultanlara kadar uzanan büyük bir tesir halkası meydana getiren Allah dostu velilerden biri de Aziz Mahmud Hüdayi’dir. Kanuni devrinde dünyaya gelen, bereketli ve uzun ömründe Kanuni’den IV. Murad’a kadar yedi padişah gören büyük veli, devrin padişahlarıyla yakın dostluklar kurdu. III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman’a mektuplar yazarak nasihatlerde bulundu. IV. Murad’a saltanat kılıcını kuşattı. Seferlere katıldı, saray davetlerinde sohbetler yaptı, halkın irşadı için Fatih Camii, Sultan Ahmet Camii ve Mihrimah Sultan Camii başta olmak üzere pek çok camide vaazlar verdi. Sonraki yıllarda Üsküdar’da kendisinin satın alıp inşa ettiği dergâhta ilim irfan talimine devam etti. Bu dergâh, halkın her kesiminden insanın dolup taştığı bir irfan ocağı olarak hizmete devam etti. Devlet ricalinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilaver Paşa, ilmiyeden Hoca Sadeddin Efendi, Sunullah Efendi, Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi bu dergâhın müdavimleri arasındaydı (Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdâyî, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 4, s. 339).

İstanbul’un manevi sultanı Aziz Mahmud Hüdayi’nin yüzyıllardır her zümreden insanın teveccühüne mazhar olmasındaki sır, onun şeyhi Üftade Hazretlerine mürit olmasında saklıdır. Şereflikoçhisar’da 1541 yılında dünyaya gelen daha sonra Sivrihisar’da eğitimine başlayıp İstanbul’da tahsiline devam eden Hüdayi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nazırzade Ramazan Efendi’nin müridi oldu. Hocası Edirne Selimiye Medresesi’ne müderris, akabinde Mısır ve Şam’a kadı olarak tayin olduğunda yine naibi olarak onunla beraber gitti. Mısır dönüşü hocasıyla beraber Bursa’ya geldi. Hocası Bursa kadısı, o da Ferhadiye Medresesine müderris ve Cami-i Atik Mahkemesine naib tayin edildi. Hocasının vefatından sonra Bursa kadısı olarak göreve başladı. Buradaki vazifesinin yanı sıra tasavvufi sohbet meclislerine de iştirak ediyordu. Talebelik yıllarından itibaren tarikat çevrelerinde bulunan ve tasavvufa ilgisi olan Hüdayi, Bursa’ya gelmeden önce Mısırda iken Halveti şeyhi Kerimuddin Halvetiye intisap etmişti. Sonraki dönemlerde de hep tasavvufi çevrelerle irtibat içerisindeydi (Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982, s. 31).

Yalancı dünyaya aldanma ya Hû

Bu dernek dağılır divan eğlenmez

İki kapılı bir viranedir bu

Bunda konan göçer mihman eğlenmez

Üftade Hazretleri gönlündeki ilahi aşkı uyandırmadan önce Aziz Mahmud Hüdayi, Bursa’da bir taraftan müdderis olarak talebelerine ulumu diniyyeyi talim ettirirken diğer yandan kadılık vazifesini icra ediyordu. Büyük sevgi ve hürmet duyduğu hocası Nazırzade Ramazan Efendi’nin vefat etmesi onu derinden sarstı. Dünyanın fâniliği ve makamların geçiciliği gerçeği ile yüzleşti ve manevi bir arayış içine girdi. Bu dönemde Hüdayi Bursa kadısıdır. Kadılık hem ilmî hem de sosyal olarak yüksek bir statüdür ve insanlar nezdinde saygı gösterilen bir makamdır. Hüdayi, maddi olarak kariyerinin zirvesindedir ancak tüm bu sahip oldukları içinde hissettiği manevi boşluğu doldurmaya yetmemektedir. Hayatında dönüm noktası olan hadise ise önüne gelen bir boşanma davasıdır. Onun üzerinde büyük tesiri olan ve onu bir yol ayırımına getiren davanın konusu şöyledir: Kadının biri maddi durumu iyi olmayan kocasının “Eğer bu sene hacca gitmezsem benden boşsun.” dediğini ve kocası o sene hacca gitmediğinden boşanmış olduklarını iddia etmektedir. Koca ise birkaç gün içinde hac ettiğini ve hacılar içinde şahitleri olduğunu öne sürerek nikâhının geçerli olduğunu söylemektedir. Tarafları dinleyen Hüdayi, davayı hacıların dönüş zamanına erteler. Hacılar dönüp kocanın hac yaptığına şahitlik edince Hüdayi nikâhın geçerli olduğuna hükmeder. Ancak olayın iç yüzünü merak edip araştırmaya başlar. Nihayetinde, dönemin veli şahsiyetlerinden Eskici Mehmed Dede’nin yönlendirmesi ile olağanüstü şekilde haccettiğini öğrenir. Bu sıra dışı hadise, insan aklını aşan ve maddi âlemin ötesinde manevi bir alanın varlığını anlamasına vesile olur. Bunun üzerine Eskici Mehmed Dede’ye intisap etmek üzere huzuruna varır. Ancak o, “Nasibiniz bizden değil Üftade’dendir, ona müracaat ediniz.” deyince Üftade Hazretlerine mürid olmak niyetiyle dergâhına başvurmaya gider (Mahmud Esad Erkaya, Şereflikoçhisar’dan Pahitahta Bir Gönül İnsanı Aziz Mahmud Hüdâyî, İlahiyat Yayın, Ankara 2025, s. 42-43).

Müderrislik ğam u derd ü beladır

Koaza hod canib-i Hakk’tan kazadır

Mansıb olsa kadılar hiç kimseye etmez nazar

Kim denilmiştir “izâ câe’l-kadâ amye’l-basar”

Bursa’nın veli zatlarından Üftade, onu dervişliğe kabul edeceğini ama önce kadılık cübbesini çıkarıp derviş hırkasını giymesini ister. “Burası yokluk kapısıdır, sen ise varlık sahibisin...” sözleriyle yolun zorluklarını ona anlatır. Hüdayi, çetin bir nefis mücadelesine başlayacaktır. Zira itibarlı ve saygın mesleğini bırakıp fakir bir derviş olmak kolay değildir. Ancak Hüdayi zor olana talip olur. Makam ve şöhretin getirdiği kibir, gurur, ucubun yok edilmesi için dergâhın en ağır ve hor görülen işleri kendisine verilir. Bir gün, mürşidi ona nefis terbiyesi için Bursa sokaklarında ciğer satma vazifesi verir. Hüdayi üzerinde sırmalı kaftanı ile çarşı pazar gezerek sırtındaki ciğerleri satmaya başlar. Kadıyı bu hâlde görenler şaşırırlar, aklını yitirdiğini sanırlar. Ancak o bunlara aldırış etmeden vazifesini yerine getirmeye çalışır. Daha sonra şeyhi ona abdesthane temizleme vazifesi verir. O, abdesthane temizlerken dışarıdan yeni kadının atandığı ilan edilir. Bu esnada nefsi; “Biçare Mahmud, kadılık gibi bir mesleği bırakıp bak abdesthanelere hizmetkâr oldun.” şeklinde vesvese verir. Ancak hemen tövbe istiğfar ederek “Mahmud! Sen şeyhine nefsini ayaklar alacağına dair söz vermedin mi?” diyerek toparlanır. Bu çok önemli bir aşamadır. Zira her türlü varlığı gönlünden çıkarıp gönül hanesini arındırması ancak böyle zorlu bir sınama ile mümkün olur. Bu sınamadan başarıyla geçtikten sonra ruhen öyle bir olgunluk seviyesine gelir ki artık nebatatın zikrini duyacak bir makama yükselir (Erkaya, a.g.e., s. 44-45).

Bir gün Üftade hazretleri müritleriyle beraber kır yerine gezmeye giderler. Dervişler şeyhlerine takdim etmek üzere birer demet çiçek toplarlar. Aziz Mahmud Hüdayi de elinde bir sapı kırık çiçekle şeyhinin huzuruna çıkar. Hz. Üftade, “Evladım arkadaşların demet demet çiçek getirdiler. Sen bize bir tek çiçeği mi layık gördün?” deyince o, “Efendimize ne takdim etsek azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için uzandıysam tesbihini işitip koparmaktan vazgeçtim. Ancak sapının kırılmasından dolayı bu çiçeği tesbihinden kalmış gördüm. Takdim etmek üzere huzur-ı alilerinize getirdim.” latif cevabını verir. Böylece şeyhinin daha ziyade muhabbet ve teveccühüne mazhar olur.

Şeyhine tam bir teslimiyetle bağlanan Hüdayi, sıkı bir riyazet sürecinden geçer ve halvetler çıkarır. Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiyeye muvaffak olan Aziz Mahmud Hüdayi, manevi mertebeleri kısa zamanda katederek tasavvuf yolunda yükselir. Şeyhinin nezdinde seyrusülûkünü tamamlayarak Sivrihisar’a halife olarak gönderilir. Burada bir süre kaldıktan sonra Bursa’ya döner ve hizmetlerine burada devam eder. Şeyhi vefat edince Rumeli ve Balkanlar’da irşadla meşgul olur. Sonra Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi’nin delaletiyle şeyhlik vazifesine Küçük Ayasofya Tekkesi’nde devam eder. Hüdayi, kadılık ve müderrislik vazifelerini bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir. Ancak ilmî faaliyetlerine devam ederek şeyhliğinin yanı sıra Fatih Camii’nde vaizlik yapıp tefsir ve hadis dersleri verir. Üsküdar’daki dergâhını inşa ettikten sonra Mihrimah Sultan Camii’nde vaaz etmeye başlar (Yılmaz, a.g.m, c. 4, s. 339).

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri hakikat şem’ine yana yana marifete erişti. Hz. Mevlana’nın deyimiyle; hamdı, pişti ve yandı. Yanıp pişerek eriştiği ilahi feyizden etrafındakiler de nasipdar oldu. Vefat ettiğinde ardında on binlerce mürit, atmışa yakın halife ve otuz civarında eser bıraktı. Onun, Anadolu’nun ve Balkanların dinî-tasavvufi hayatında bıraktığı derin tesirler kurucusu olduğu Celvetiyye tarikatı vasıtasıyla halen büyük bir canlılıkla devam etmektedir. Üsküdar’daki dergâhı İstanbul’un manevi merkezlerinden biri olarak ziyaret edilmektedir.