MODERN VE POSTMODERN ZAMANLARDA

YAŞAMA SANATI

YALNIZLIK


Sümeyye ÖZGEN


Bir Modern Sürgünlük Olarak Metropol Yaşamı

İlk kez sokak lambalarıyla aydınlatılmış bulvarlarda bir görünüp bir kaybolan göz kamaştırıcı imgeler ve düşler. Mimariden giyim kuşama, yiyip içmeye kadar tesir eden yeni moda kültürünün, lüksün, cazibenin yansıması olarak renkli vitrinler, opera ve tiyatro binaları, bistrolar, müzeler ve gaz lambalarıyla aydınlatılarak gece geç saatlere kadar açık tutulan, camların ve aynaların kuşattığı pasajlar. Köylüler, burjuvalar, satıcılar, işçiler, dilenciler... Gündüzden geceye kaymaya başlayan kalabalık sokaklarda birbirine çarparak yürüyen, toplumun en uç kesimlerinden her profilden kentli. İşte renkli reklam panolarıyla, ilk kez keşfedilen ticari neon ışıklarıyla bir cazibe merkezi hâline gelen, baş döndürücü bilinmezliklerle ve sürprizlerle dolu modern kentlerin ilklerinden başkent Paris. Ve işte Sanayi Devrimi’nin sonucu olarak sürekli üretim ve tüketimin, sürekli mücadele ve çelişkinin, sürekli parçalanmanın ve yenilenmenin, sürekli acının ve hazzın, kısacası sürekli belirsizliğin girdabına sürükleyen modern hayatın kalbinin attığı yer olan metropollerin doğuşu! Oysa metropollerin ışıltılı cazibesinin perdelediği şeyin kalabalıkların biteviye devinimi ve kaosu olduğunu ilk fark edenlerden biri olmuştu Baudelaire. Kentlilere “yalnızlaşmış kalabalık” demişti; modern kenti “kargaşa, çağdaş kaos”, moderniteyi ise büyük bir hızla değişen geçici, ele avuca sığmaz bir unsur olarak nitelemişti. Çünkü modernite yeniliğe mahkûmdu, şimdiye aitti, anlıktı. Yeninin en çarpıcı ifadesi ise modaydı. Bu yüzden modern çağ cehalet ve materyalizmle sarhoş, mutsuz ve adaletsiz bir çağdı ona göre. Vasatın hiç olmadık bir güçle hüküm sürdüğü, ruhun filizlenme ümidinin kalmadığı, şiirsellikten habersiz bir dönem, bir zindan. Modern, antresi Paris olan bir cehennem. Erich Fromm da insanlığın, bütün zamanların en kötü koşullarını kendisinde barındıran modernitenin kucağına düştüğünü söyleyerek desteklemişti onu.

Herkesin birbirini tanıdığı küçük kasabalardan metropole göçen bireyler, dışarıdan bakıldığında kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalıkların içinde daha özgür olma imkânına erer. Ancak modernitenin temelde kentli bireylere vadettiği özgürlük birçok açıdan aldatmacadan ibarettir. Bağlayıcı her şeyden azade bu özgürlük, aslında tek başınalıktan kaynaklanan bir serbestliktir. Bu sahte özgürlüğün bedeli tek başınalık, yurtsuzluk, köksüzlük, huzursuzluk, yalıtılmışlık olarak geri döner modern bireye. Caddelerde, sokaklarda, pasajlarda yanıp sönen reklam panolarının arasında sürekli yeni imgeler görmek zorunda kalan ve sinirleri yorulan metropol insanının gözlerinin önünden o kadar çok şey geçer ki ve o kadar çok ses işitir ki artık neredeyse bütün gördüklerine ve işittiklerine karşı duyarsızlaşmaya başlar. Zira sürekli olarak bütün gücüyle tepki vermeye zorlanan sinirler artık hiçbir şeye tepki veremez hâle gelir. Birbirini tanımayan ama her gün duygusal bağlardan yoksun anlık temaslarla, geçici ve yüzeysel ilişkilerle sokaklarda, toplu taşıma araçlarında, alışveriş merkezinde, iş ortamlarında yüz yüze gelen onlarca insan. Binlerce yabancı yüze maruz kalan modern insanın samimiyetsiz yüzeysel ilişkilerin yorgunluğundan korunmak için koyduğu ruhsal mesafe ona bir süre sonra kayıtsızlık ve bıkkınlık olarak geri döner. Modern bireylerin birbirine kayıtsızlık ve güvensizlik üzerine inşa ettikleri bu iletişim biçiminin toplumsal ve bireysel birçok yansıması vardır. Ama bunlardan en yaralayıcı ve kompleks olanı modern ve postmodern zamanlarda yaşama sanatı olan yalnızlıktır.

Yeni İnsanlık Durumu: Birlikte Derin Yalnızlık

İnsanlığın tarihiyle eş değer, evrensel bir his olan ama üzerinde fikir birliğine varılmış net bir tanımı olmayan yalnızlık; insani bir kaygı, istenmeyen ve davet edilmemiş bir hâl olarak ifade edilebilir. Davet edilmemiş bir hâldir zira insan, kendisini başkaları ile ilişki içerisinde inşa eden, varoluşu itibarıyla başka insanlarla birlikteliğe ihtiyaç duyan sosyal bir varlıktır. Yalnızlık ise diğerleri tarafından terk edilen yahut tek başınalık hisseden bireyin içinde bulunduğu istenmeyen bir durumdur. Elbette yalnızlık duygusunun olgunlaştırıcı, iyileştirici, üretici bir güce sahip olduğu durumlar da vardır ve bu tercih edilir yalnızlıktır. Bilim, edebiyat, sanat gibi alanlarda kişiyi besleyen, bunlarla ilgilenmese dahi kişinin varoluşunu anlamlı kılan bu yalnızlık bir inziva ve uzlet hâlidir, bu yüzden tercih edilir. Yalnızlık fiziksel, duygusal veya sosyal olarak insanın Yaratıcı’ya, topluma ve kendisine yabancılaşmasından kaynaklandığında, izolasyona götürdüğünde ise acı verici bir durum olarak hoşlanılmayan, negatif bir çağrışımla tarif edilir. Bu, anlamlı sosyal ilişkilerin yokluğu neticesinde istek dışı gelişen, tüketen bir yalnızlıktır.İster tercih edilen ister tercih edilmeyen tüketen yalnızlık olsun, her iki durumda da yalnızlık hâli bireysel bir durumken modernitenin getirdiği kültürel dönüşümle birlikte tüketen yalnızlık metropollerde yeni bir boyut kazanır ve “kitlesel bir salgın” hâlini almaya başlar. Modern insanın kucağına düştüğü yabancılaşma, soyutlanma, güvensizlik ve kaygı duyguları neticesinde yalnızlık, kimi bireylerin ara sıra yaşadığı bir duygu durumu olmaktan çıkar ve standart bir yaşam biçimi hâline dönüşür. Görülür ki yalnızlık her zaman başkalarının yokluğu değildir, kalabalığın içerisinde de insan kendini yalnız hissedebilir. Cahit Zarifoğlu bunu “Bir şehir kadar kalabalıktır bazılarının yalnızlığı.” diyerek özetler.

İranlı şair Sohrab Sepehri bunu bir adım daha ileriye götürür. Modernin gürültüsünün, kaosunun doğayı temaşadan, En Yüce ile bağ kurmaktan ve dahası kendinden kopardığı insanın yalnızlığının boyutunu “Seni senden çalmışlar, bu ne derin yalnızlık!” diyerek vurgular. Zira bugün geldiğimiz noktada içinde bulunduğumuz postmodern çağın bireylerinin yalnızlığı, görünümü bakımından modern çağın getirdiği yalnızlığa benzese de -onu da kapsayacak şekilde- iç dinamikleri ve yoğunluğu bakımından ondan oldukça farklıdır. Aile, din, akrabalık gibi aidiyetlerin çözülmesi sonucu herhangi bir ortak kimlikle birbirlerine bağlanamayan, tekinsiz ilişkilerden ötürü ötekilerle iletişim kuramaz hâle gelen modern bireyler için kalabalıkların içindeki yalnızlık kendi istekleri dışında sürüklendikleri ızdırap veren, fiziksel bir yalnızlıktı. Dijital çağın insanının yalnızlığı ise Sepehri’nin dediği gibi daha “derin” bir yalnızlıktır. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünse de etkileri itibarıyla çok derinlerde; duygu ve düşünce dünyasında, muhayyilelerde, insanı inşa eden değer yargılarında onarılması çok zor yaralanmalara sebep olmaktadır. En acısı da postmodern çağın bireylerinin bu yaralanmalara gönüllü olarak kendini açmasıdır. Onların yalnızlığındaki derinlik tam da burada yatar: Yabancılaşmayı ve yalıtılmışlığı benimseme; mücadeleyi, sıkıntıyı, çaba sarf etmeyi gerektiren gerçek hayattan bile isteye kopma, dijital ortamlardaki ilişkileri gerçek hayattakilere tercih etme, sanalda kurguladığı sahte ve akışkan kimliklerinden hoşnut olma, gerçek toplumsal zamandan ve mekândan yavaş yavaş koparak sanal zamana ve mekâna gönüllü olarak hapsolma...

Gönüllü bir yalnızlıktır dijital çağın yalnızlığı, fiziksel bir yoksunluk değil içsel bir taleptir âdeta. İnsanların gerçek anlamda ötekilere temas edemediği, kimsenin gerçekten kendisi olmadığı online ilişkilerle, sanal arkadaşlıklarla duygusal bağdan ziyade yüzeysel, anlık bağların kurulduğu dijital ağlarla örülmüş bu dünyada yalnızlık artık bireyler için istenmeyen, acı verici bir durum değil bireyin varoluş biçimi, yaşama sanatı gibidir. Bu, seçilmiş bir yalnızlıktır ama besleyici değil tüketici bir yalnızlıktır. Bu yüzden postmodern çağın insanının gerçek dünyadan, gerçek zamandan, gerçek insanlardan yüz çevirme amacı taşıyan yalnızlığı, fiziksel izolasyondan ziyade ruhun derinlerinde hasarlara sebep olan derin kronik bir yalnızlıktır ve bugün kitlesel bir salgın hâline dönüşmüştür. Yalnız yaşamayı seçen insanların sayısındaki artış, aynı evde ayrı dünyalarda yaşayan aileler, boşanma oranları, küçüğünden büyüğüne sosyal ağların kullanım oranı, yanlış anlamlar yüklenen ben merkezcilik neticesinde ortaya çıkan bencillik ve ego patlamaları, kafelerde tek başına verilen içi boş sosyalleşme pozları, yapay zekâ olmadığında hiçbir şey yapamaz hâle gelme korkusu, sanal oyunlarla yitirilen gerçek zaman ve hayat algısı, artan intiharlar, hızla ünlü olma ya da kısa yoldan para kazanma gibi amaçlarla farklı olmak uğruna anormal davranışların çoğalması bu salgınının en somut sonuçlarıdır.

Anlamı Değişen Ev Metaforu

Modern ve postmodern dünyanın ruhsuz, betonarme, gökdelenlerle dolu gri şehir ortamında her şey gibi ev de o eski anlamını yitirdi. Üst üste yığılmış çok katlı daireleriyle yabancı kalabalıkları bir araya getiren apartman kültürü, bireyin yalnızlığını derinleştiren önemli faktörlerden biri artık. Çelik kapılar ardında kimsenin kimseden haberdar olmadığı, isimlerin dahi bilinmediği apartmanlarda yaşayan insanlar için fiziksel yakınlık artarken duygusal yakınlık yok oldu. Zor zamanlarda kapısını çaldığımız, her şeyimizi emanet ettiğimiz o komşuluk kültürü, metropollerin küçük bir prototipi olan apartmanlarda yaşayan ve sürekli yer değiştirdiği için çevresindekilerle derin ilişkiler kurmaya gerek duymayan modern bireyler için yerini resmî, soğuk ilişkilere bıraktı. Doğup büyüdüğümüz, ruhumuzun ve bedenimizin birleştiği yer olarak duygu dünyamızda inşa ettiğimiz, özlemini duyduğumuz güven ve sadakat duyguları ile yüklü huzurlu yuva, “ev” imgesi bugün modern mimarinin ürettiği soğuk, hatıralardan yoksun bir anlam çağrıştıran “konut” kavramına evrildi. Ne acı ki tüm bunlara ek olarak dijital dünyanın fiziksel mekânı tamamıyla ortadan kaldırması ve evlerin içine kadar girmesiyle birlikte konutların dört duvarı da yıkılıverdi. Modern çağın bireyleri için dışarıdaki sosyal hayatı iyisiyle kötüsüyle evin dışında bırakabilme gibi bir imkân vardı. Yalnızlığı kendisinin tercih ettiğini düşünen postmodern çağın bireyleri için ise kaçacak hiçbir yer yok artık. Hangi kültüre hangi zamana gidilirse gidilsin, insanı hayatın bütün fırtınalarına karşı ayakta tutan en güvenli en mahrem mekân olan ev ne yazık ki yalnızlığı daha da derinleştiren sanal ağlarla örülmüş durumda bugün.

Platon, asırlar önce duvarlarına gölgelerin yansıdığı bir mağaradan bahsetmişti. Belki de bu mağara alegorisi gerçek anlamını bugün buldu. Çünkü hepimiz asıllarına sırt döndüğümüz, yalnızca gölgelerin yansıdığı, sanal ağlarla örülü mağaralarda yaşıyoruz. Kendini hayatın merkezinde gören, klavyenin başındayken her şeyi kontrol edebileceğini düşünen, her konuda fikir beyan eden, tepki gösteren, onay bekleyen yahut kendine sunulmuş seçeneklerden birini tercih ettiği için özgür olduğunu düşünen insanların sahte kimliklerle kendilerini özgür zannettikleri dijital mağaralar... Mesajlarla, beğenilerle ve bir tıkla onaylanan, bir tıkla silinen takipçilerle çevrili ama bunların gerçek hayatta bir değerinin olup olmadığından bile emin olunamayan dijital mağaralar. İnsanı insan yapan sevgi, merhamet, saygı gibi duyguların gelişemediği bu ortamda nihayetinde gelişen şey kitlelerin birlikte derin yalnızlaşmasıdır.

Peki bizi daha da yalnızlaştıran bu ağları etrafımızdan söküp atamaz mıyız? Bunun belki de ilk yolu, kalabalıklardan bir adım geriye çekilerek hakikati fark etmeye çalışmak. Metropol insanını sanal mağaralardan çıkaracak, hayata ve kendi varlığına dair olumlu değer üretmesini sağlayacak şey farkındalık bilincidir. İmajlara, görsellere, reklamlara karşı zor da olsa geliştireceğimiz filtreye, yalnızca belli amaçları gözeterek ilişki kurmaktan vazgeçmeye, yaşadığımız yeri yeniden ev ve yuva yapabilme çabasına, zamanın bizi önüne katarak götürmesine engel olma idrakine; insanlara, doğaya, kendimize ve Yüce Yaratıcı’ya olan yakınlığımızı yeniden gözetme bilincine bizi ulaştıracak şey farkındalıktır. Bu derin bilinç, tüketim kültürünün doğurduğu haz ve hız temelli cansız, ruhsuz, duygusuz şeylere olan yönelimlerin yerine canlı, ruhlu ve duygu sahibi olana dair farkındalık geliştirmekle; zamanı, mekânı, duyguları paylaşmakla; özenli sohbeti ve yüz yüze olma cesaretini geri kazanmakla, riske girmekle, bağlanmaktan ve yaralanmaktan korkmamakla, ilişkileri ciddiye almakla ilgilidir. Bizi özgürleştirecek olan şey, bizi saran sanal ağlarla örülü dijital mağaradan çıkabilme bilincidir.

Kaynakça

• Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, Çev. Ali Berktay, İletişim Yay. İstanbul: 2021.

• Nilüfer Talu, “Modernlik Söylemi: Endişeli Bakışlarda Modern Birey”, METU.JFA, 2010/1, s. 141-171.

•             Milay Köktürk, “Dijital Dünyada Derin Yalnızlaşma”, Dijitalleşme ve Yalnızlık-3. Uluslararası Yalnızlık Sempozyumu, Üsküdar Üniversitesi Yayınları-64, 2022, s.123-136.