HATA MI YAPTIK?
ZATEN İNSAN DEĞİL MİYİZ?
Doç. Dr. Hızır HACIKELEŞOĞLU
Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
En son yaptığın hatayı hatırlıyor musun? Hani o “Keşke böyle yapmasaydım.” dediğin… Bu hata seni içine çeken ve sürükleyen bir girdaba mı dönüştü, yoksa seni olgunlaştıran farkındalığa mı kapı araladı? Bu sorulara dürüstçe cevap vermek bize ne kazandırır? Kötü haber şu ki sıralanan sorulara cevap bulmak maalesef bizi hatasız bir varlık hâline getirmez. İyi haber ise bu yüzleşme kendimizi daha iyi tanımamıza, hatalarımızla hesaplaşmaya, kendimizle helalleşmeye ve hayat yolculuğunda rotamızı daha emin adımlarla belirlememize yardımcı olabilir.
Hata ve kusurdan münezzeh olan Allah’a hayranlığımızdan olsa gerek, hata yapmak çoğu zaman canımızı sıkar. Bu yüzden hayatımızı doğru kararlar eşliğinde planlamak isteriz. Hepimiz doğru düşünmek, doğru anlaşılmak ya da sonradan pişman olmayacağımız davranışlar sergileme eğiliminde olsak da hayatın içerisinde attığımız her adım maalesef hedefini bulamayabilir. Bazen iyi niyetle attığımız bir adım yanlış anlaşılabilir bazen doğru zannettiğimiz bir söz kalp kırabilir bazen de anlık öfke, acelecilik veya tecrübe eksikliği nedeniyle sonradan pişman olacağımız davranışlar sergileyebiliriz. Tüm bunlar bize şunu söyler aslında: “Hata yapmak kaçınılmaz bir gerçekliktir.”
Hata ile insan arasında sıkı bir etkileşim olsa da biz hatayı asla yanımıza yanaştırmayız. Bu noktada herkesin hatalarıyla baş etme stratejisi değişir. Hatalarımızı bertaraf etme çabası, bazen içimize kapanmamıza sebebiyet verirken bazen de narsist görünmemize yol açabilir. Fakat hatalarımızı içe kapanarak ya da narsist tavırlarımızla örtmeye çalıştıkça açığa çıkan daha büyük ve yapısal hatalar kendini ele verir.
Peki hiç hata yapmamak üzere bir hayat inşa etmek mümkün olsaydı her şey daha güzel olur muydu? Özür/af dilemenin, pişman olmanın, tövbe etmenin anlamını yitirdiği bir dünya daha yaşanabilir ve daha az acı veren bir yer hâline gelir miydi?
İlk bakışta hiç kimsenin yanılmadığı, kimsenin kimseyi kırmadığı, pişmanlık duymadığı, gözyaşı dökmediği, özür dilemek zorunda kalmadığı bir hayat kulağa oldukça çekici ve huzurlu gelebilir. Fakat çağımızın en büyük yanılgılarından biri de zaten burada başlıyor… Bugün insan, teknoloji yardımıyla hata yapmayan, hastalanmayan, duygularından arındırılmış; neredeyse kusursuz bir insan modeli hâline getirilmeye çalışılıyor. Hastalanmayan, yorulmayan, duygularını doyasıya yaşamasına ve zayıf düşmesine izin verilmeyen bir insan profili idealize ediliyor. Sosyal medya, bazı psikoloji söylemleri, kusursuzluk kültürü ve diğer faktörlerin etkisi bizi daha sağlıklı gösterse de aslında daha fazla yorabiliyor ve daha fazla hata yaptırabiliyor. Oysa insan olmanın doğallığı içerisinde acıya, olumsuzluklara, hatalara karşı göğüs germeyi öğrendiğimizde söz konusu stresörlere karşı daha fazla bağışıklık kazanabiliriz. Diğer taraftan bu doğallık içerisinde insanı insan yapan duygularımızı, kırılganlıklarımızı ve farkındalığımızı kaybetmeden hem kendi hayatımıza hem de başkalarının hayatına dokunabiliriz. Bu bağlamda insanın kusurlarından arındırılmış hâli, gerçekten ruhsuz bir makine gibi kendisine ve çevresine kayıtsız, toplumun kendisine yüklediği sorumlulukları hatasız yerine getirmeye çalışan hareketli bir nesne görünümünde karşımıza çıkıyor. Şimdilik sosyal medyada ya da dijital platformlarda daha görünür olsa da yakın zamanda bu profillerden müteşekkil bir toplum yapısıyla karşı karşıya kalmamız muhtemel görünüyor. Hâlbuki insan, hatasız ya da sınırsız güç sahibi bir varlık değildir. İnsan hata yapan, kırılan, bazen duygularına yenik düşen bazen gözyaşı döken bazen heyecanlanan bazen de eksik yanlarıyla yeniden ayağa kalkmayı öğrenen bir varlıktır. Onu değerli kılan, hiç düşmemesi değil düştüğünde yeniden doğrulabilme dinamikliğine sahip olmasıdır. Zaten onu eşref-i mahlukat yapan şey de bu döngü içerisindeki kararlılığı değil midir?
İdeal olanı söylemek tabii ki her zaman daha kolaydır. Biraz da gerçeklikten bahsedelim. Özellikle gençlerin hata yapma ve sonrasını planlama noktasında yaşadıkları zorlukları anlamak gerekiyor. Nitekim içerisinde bulunduğumuz atmosfer “Kusursuz olmak zorundayım.” şeklindeki bir sloganı sürekli kulaklarımızda çınlatıyor. Bir tarafta sosyal medyanın makyajlı, kusursuz, filtreli dünyası; diğer tarafta ise her hatanın ekran görüntüleriyle afişe edilebildiği, paylaşıldığı acımasız bir yargılama kültürü söz konusu. Hem kusursuz olmak zorunda hissettiğimiz hem de hata yaptığımızda hemen cezalandırmaya hazır bulunan bir kitlenin varlığı, en iyi ihtimalle bizi bir kenarda olan biteni sessizce takip eden, belki en az hata yapan (davranış olmayınca hata da söz konusu olmuyor) fakat toplum içerisinde en az inisiyatif alan pasif bireylere dönüştürebiliyor. Böyle bir atmosferde gençlerin hata yapmaktan korkması, zayıf görünmekten çekinmesi ve sürekli kendini kontrol altında tutmaya çalışması aslında hiç de şaşırtıcı değil. İnsan olmanın bu doğal hâli, kusursuzluk baskısı altında gün geçtikçe balyoz etkisiyle daha fazla eziliyor. Durum böyle olunca hata yapmamak, yanlış anlaşılmamak, eleştirilmemek ya da güçlü görünmek için harcadığımız enerji bazen bizi kendimizden uzaklaştırabiliyor. Bu baskı arttıkça insan küçük bir hatayı bile büyük bir felaket gibi algılayabiliyor. Böyle zamanlarda içe kapanmaya, kendimizi sürekli ispat etmeye sürüklenebiliyoruz. Bu baskıdan kaçmak için riskli davranışlara ya da bağımlılık üreten alışkanlıklara yönelebiliyoruz. Böylece başlangıçta küçük bir hata gibi görünen şeyler, zamanla hayatımızı ve hayat rotamızı derinden etkileyen daha büyük kırılmalara dönüşebiliyor.
Dinî açıdan düşündüğümüzde hata yapmanın insanın yaratılışına aykırı bir arıza olarak algılanmadığını görürüz. Aksine insanın yanılabilen, unutabilen, acele edebilen ve zaman zaman nefsine yenilebilen bir varlık olduğu kabul edilir. İnsanın kendi eliyle gerçekleştirdiği bu hatalar hem kişisel olarak hem de dinî hayat açısından aslında bir olgunlaşma fırsatı olarak değerlendirilir. Zaten Kur’an-ı Kerim’in geneline baktığımızda hatanın tamamen insanın doğasına özgü bir gerçeklik olduğu, insanın imtihan serüveninin önemli bir parçasını oluşturduğu ve farkına varıldığında dinî hayatı ateşleyici bir güce dönüşme potansiyeli barındırdığı görülmektedir:
“De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’” (Zümer, 39/53)
Belki de kendimize, başkalarına ya da Allah’a karşı yapılan hatalar karşısında “hata → farkındalık → tövbe → yeniden başlama” şeklindeki dönüşüm yolunu hayatımızda daha aktif hâle getirmemiz gerekiyor. Çünkü hataların panzehiri farkındalıktır. Özellikle kendimizi, hayatı ve insanları derinlemesine tanımaya başladığımız gençlik dönemi ve sonrasında hata yapmak, gelişimin doğal bir parçasıdır. Fakat asıl mesele, hatanın içinde kaybolmak ya da onu sıradanlaştırmak değil onu fark edip davranışlarımızı daha bilinçli, sorumlu ve değer merkezli bir şekilde yeniden kurabilmektir. Bu da sağlıklı bir gelecek için son derece önemlidir. Tam da bu noktada “tövbe” kavramı “Evet yanlış yaptım, farkındayım.” ve “Allah’ım senden af diliyorum.” şeklindeki içerikleriyle gençlere şifa kapısı olabilir. Bu bakış açısı, her hatadan ders alarak ona hapsolmadan bir adım ileri gitmeyi kapsamaktadır. Nitekim geçmiş, tövbe edenlerin hayatı ve tarihi nasıl değiştirdiğini gösteren örneklerle doludur. Hz. Ömer, Halid b. Velid, Vahşi b. Harb ve niceleri… Tövbeyi bir enerjiye çeviren bu kutlu insanlar, hatalarını asıl hikâyelerinin miladı kabul ederek tarihte silinmeyecek izler bıraktılar.
Velhasıl, “İnsanın asıl hikâyesi çoğunlukla hatasıyla başlar.” diyebiliriz. Bu noktada ümitsizliğe düşmek ya da tövbe ederek farkındalığa ulaşmak hikâyenin nasıl devam edeceğini belirleyen önemli bir eşiktir. Bugün sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan “Kafana takma.”, “Toksik olanları hayatından çıkar.”, “Sınırlarını çiz.”, “Anın tadını çıkar.” gibi cümleler ilk bakışta rahatlatıcı görünebilir. Elbette insanın kendini koruması, yıpratıcı ilişkilerden uzak durması ve sınırlarını bilmesi önemlidir. Fakat her hatayı sadece unutulması gereken bir yük, her rahatsızlığı da hemen uzaklaşılması gereken bir durum gibi görmek bazen insanı kendi payına düşeni görmekten alıkoyabilir. Böyle olunca da yaralar kapanmak yerine daha da derinleşebilir. Tövbe kapısı ise yapılan hatayla önce yüzleşmeyi, sonrasında ise olumlu değişimi öngören bir bakışla bireyi o çukurdan çıkararak bir güç olarak geleceğe dair umut vadeder. Unutulmamalıdır ki tövbe, hataya hapsolmaksızın yeniden dirilişin anahtarıdır.