EMANET BİLİNCİ AÇISINDAN

ÇEVRE AHLAKI


Dr. Kâmil YAŞAROĞLU


İslam’da emanet anlayışı, insanın varlıkla ve özellikle çevreyle ilişkisini belirleyen temel ahlaki ilkelerden biridir. Emanet denildiğinde ilk olarak “bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şey” akla gelir. Ancak bu kavram çok daha geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. İnsanın başta Allah olmak üzere kendisi, toplum ve tabiat karşısındaki bütün sorumluluklarını kapsar. Bu bağlamda emanet; iman, ibadet gibi dinî yükümlülükler, beden ve ruh sağlığı, servet, makam, mevki gibi imkân ve kabiliyeti gerektiren hususlar, sözleşmeler, mesken ve aile mahremiyetine saygı gibi dinî, ahlaki, içtimai ilke ve kuralları da içine almaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de emanete riayet, müminlerin başlıca meziyetleri arasında zikredilmektedir (Müminun, 23/8; Mearic, 70/32). “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekle.” (Buhari, İlim, 2) hadisinde de dikkat çekildiği üzere, hangi türden olursa olsun emanete hıyanetin yaygınlaşması ve güvenin ortadan kalkmasının toplumsal bir felaket olduğu anlatılmak istenmiştir. Hz. Peygamber de emanete hıyanet etmeyi münafıklık alametleri arasında saymıştır (Buhari, İman, 24).

İnsanların çevreye karşı tutumları genellikle “sahip olma” ve “emanet olarak görme” şeklinde iki ana yönelimle ifade edilmektedir. Sahip olma yaklaşımındaki insan, doğal çevre üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu kanaatini taşır; “kullan, tüket ve at” anlayışıyla hayatını sürdürür. Bu yönelim daha çok aşırı tüketim isteği olarak kendini gösterir. Tabiatı emanet olarak kabul eden anlayışta ise birey, tabiata hükmetme yerine onun mutlak sahibinin Yüce Allah olduğunun farkına varır; hayatta olduğu süre içinde onun kendisine verilen bir emanet olduğunu dikkate alır ve bu sorumluluk bilinciyle davranır.

İslam dinine göre çevre, insanın sahip olduğu değil kendisine emanet edilmiş bir alandır. Allah’ın insanı, canlılar içinde çevreyi en üst düzeyde algılayabilen bir varlık olarak yaratması sebebiyle doğayı, göklerde ve yerde olan her şeyi onun hizmetine vermiş; yeryüzünde emaneti yüklenmesi sebebiyle de onu sorumlu tutmuştur. Diğer taraftan dünyada hava, toprak ve su gibi doğal kaynaklar sadece insanın değil yeryüzündeki bütün canlıların ortak kullanımına sunulmuş olup korunması gereken ilahi emanetlerdir. Dolayısıyla çevreye karşı bu duyarlılıkla davranmak her bireyin görevidir.

Emanet bilinci, insanı tüketici olmaktan çıkarıp koruyucu, onarıcı ve sorumlu bir varlık hâline getirir. Bu bilincin çevreyle ilişkisinde üç temel durum söz konusudur: İsraf etmemek, zarar vermemek ve dengeyi korumak. Peygamber Efendimiz çevre ve emanet ilişkisini pratik hayatta somutlaştırarak emanet anlayışının yaşanan bir ahlak olduğunu vurgulamıştır. Söz gelimi abdest alırken bile su israfını yasaklaması, ağaç dikmeyi teşvik etmesi, hayvanlara eziyeti kınaması, savaş sırasında çevreye zarar vermeyi sınırlaması bu konudaki yönlendirmelerinden bazılarıdır. Hz. Peygamber’in abdest alırken bile suyu israf etmemeyi öğütlemesi, çevre ahlakının ibadet hayatıyla da bağlantılı olduğunu gösterir. İslam savaş hukukuna göre savaş hâlinde bile bir ordunun ağaçları kesmesi, meyve bahçelerini yakması, tarım ürünlerini tahrip etmesi, hayvanları telef etmesi ve su kaynaklarını zehirlemesi gibi çevreye zarar veren her türlü eylem yasaklanmış ve bu konuya ilişkin tedbirler alınmıştır. İslam’ın öngördüğü bu ilke ve prensipler dikkate alınmadığı zaman, günümüzde olduğu gibi çok tehlikeli çevre krizlerinin insan ve diğer canlıların hayatlarını tehdit eder boyutta ortaya çıkması, ayrıca tabiatın ekolojik dengesinde önlenemez bozulmaların meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Kaynakları hor kullanmak ve gelecek nesillerin hakkını gasp etmek; çevreyi ve doğayı tahrip etmek, nimetlerin şükrünü yerine getirmemek ve emanete ihanet etmek anlamına gelir. İnsanoğlu bu sorumluluğu yerine getirmediği zaman ortaya çıkan bozulmayı Yüce Allah şöyle ifade etmektedir: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum, 30/41)

Osmanlı arşivlerindeki ferman örneklerinde çevre temizliğiyle ilgili tedbirlere sıklıkla yer verildiği görülür. Çeşitli fermanlar ve mahkeme kayıtlarında cami ve semt temizliğinden mahallenin kar ve buzlardan arındırılmasına, kurban atıklarının çevreye bırakılmamasından ev ve dükkân önlerinin temizlenmesine, hatta sokaklara çöp dökülmemesine kadar bazı tedbirler alınmış ve uygulanmıştır.

Günümüzde atıkların geri dönüşüme kazandırılması ile ilgili faaliyetler, israfın önlenmesi ve kaynakların yeniden değerlendirilmesi açısından önemli adımlardır. Bu adımlar aynı zamanda “emaneti koruma” bilincinin kurumsal yansıması olarak görülebilir. Benzer şekilde okullarda yürütülen çevre eğitimi projeleri, genç neslin bu bilinçle yetişmesini hedeflemektedir. Emanet bilincinin eğitimle kalıcı hâle geleceği unutulmamalıdır.

Günlük hayatımızda yaptığımız küçük ama olumlu etkisi büyük tercihler, çevre emanetine nasıl yaklaştığımızı göstermektedir. Suyu gereksiz yere kullanmamak, gıda israfından kaçınmak, geri dönüşüme dikkat etmek, doğaya zarar veren alışkanlıklardan uzak durmak gibi tutumlar aslında büyük bir ahlaki duruşun küçük yansımalarıdır. Bugün israf yüzünden çöpe giden tonlarca gıda, bilinçsizce boş yere kullanılan yığınla ilaç, ihtiyaç olmadığı hâlde tüketilen elektrik ve su millî servetimizin de heba olması anlamına gelmektedir. Hâlbuki her biri bize Allah tarafından bir süreliğine emanet edilmiş olan bu nimetler, değerlerine uygun biçimde kullanılmayı hak etmektedir.

Unutmamalıyız ki çevreyi korumak, sadece gelecek nesillere bırakılacak temiz bir dünya anlayışı olarak anlaşılmamalı, aynı zamanda insanın kendi ahlaki duruşunu koruma meselesi olduğu da bilinmelidir. Emanete sahip çıkan insan hem kendisini hem de dünyayı korumuş olur.