FİLİSTİN’İN YALNIZLIĞI:

KUŞATMA VE

KÜRESEL SESSİZLİK


Doç. Dr. Abdullah ALTUNCU


Aydın Adnan Menderes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Yalnızlığı sadece insanın insanla kurduğu ilişki bağlamında, kişisel bir tavırla veya psikolojik bir vakayla sınırlandırmak bütün insanlığı ilgilendiren daha büyük bir küresel soruna karşı duyarsızlığı ifade eder. Hâlbuki son dönemde, milyonlarca insanın kitlesel olarak yalnızlaştırıldığı ve binlerce kilometrekarelik alanın izolasyona tabi tutulduğu bir sürecin şahitleri olduk. Koparılan, parçalanan ve birbirinden ayrı tutulan Kudüs’ün, Batı Şeria’nın ve Gazze’nin insanlarından bahsediyorum. Yıkılan evlerinin anahtarlarını ipek mendiller içinde saklayan, bir taş parçasını ve bir avuç toprağı en aziz hatıra olarak taşıyan insanlardan. Üzüntü ve keder adına tarihte yaşanmış her ne varsa bir asır boyunca hepsini gören insanlardan. Baskı, işkence ve zulüm altında yüzyılın son soykırımına uğrayan, yalnızlığa terk edilen ama Allah’ı sığınak bilip ona yakın olma gayretindeki insanlardan...

Önce Filistin Yalnızlaştırıldı

İncir ve zeytinin bereket bahşettiği, limon ağaçlarınca gölgelenen ve üzerinde neşeyle koşuşturan çocuklara anne şefkati gösteren bu diyarlar artık kana bulanmaktadır. Masumların cansız bedenlerini saklayan, harap edilen binaların moloz yığınlarını sırtlanan sokaklarda sadece barut kokusu duyulmakta. Son bir asırda çevresi mübarek kılınan bu topraklarda zalim postalları ve tank paletleri gezinir oldu. Etrafını yüzlerce kilometrelik duvarların çevirdiği bu coğrafyada toprak hapsedilmekte ve koparılarak parça parça edilmekte. Beton bloklar, gözetleme kuleleri, tel örgüler, kontrol noktaları ve her an devam eden bir yıkım. Filistinlilerin gündelik hayatını parçalayan, köyleri tarlalardan, insanları eş, dost ve akrabalardan, öğrencileri okullardan, hastaları sağlık merkezlerinden ayıran bir yıkım. Kelimelerin sesini duyuramadığı bu topraklarda resimler ortaya çıkıyor. Batı Şeria’yı çepeçevre saran metrelerce yükseklikteki duvarların üzerindeki resimler. Filistin’in parçalanmış coğrafyasında susturulmak ve yalnızlığı sürdürülmek istenen bir halk, betonun üzerine çizilen her figürle dünyanın karşısına çıkarak sağır kulakların ve kör gözlerin hesabını soruyor. Bu sınır boyunca ilerlediğinizde sizi kimi zaman duvarın ardına uzanan bir merdiven karşılamakta, kimi zaman da gökyüzüne açılan hayalî bir pencere. Bazen de özgürlüğe kanat çırparak göğe süzülen ama üzerinde çelik yelek bulunan hedef altında bir güvercin. Sonraki resimlerde de kuşlar yer almakta. Anahtarlar, zeytin dalları, pencereler ve kapılar… Bunlarla özgürlüğe, sıcak yuvalara, geçmişin hatıralarını saklayan topraklara duyulan özlem anlatılmakta. Bir de Filistin topraklarının yanında koca bir halkı hapseden bu yüksek duvarların yıkılacağına dair inancı. En çok da çocuklar var bu resimlerde. Ellerinde balonlarla yükselip duvarı aşmaya çalışan, çatlaklardan dışarıyı seyreden, kapalı kapılar önünde bekleyen çocuklar. Bazılarında kamuflajlı cellat tasvirlerinin, dikenli tellerin ve silahların önündeler. Bazılarında ise siyah gölgelerin ardında. Öyle ki aşama aşama bugünü yok edilen bir halkın geleceğinin de kuşatma altında olduğu vurgulanmakta. Fakat tüm dünyanın sessizliğine, içinde bulundukları yalnızlığa ve maruz kaldıkları zulme rağmen var olma, direnme ve hatırlanma arzusu da yansıtılıyor. Sesi kısılmak istenen, tüm dünyadan izole edilen ve abluka altına alınan Filistin halkı, bir yüzle, farklı renklerle ve yeni sembollerle duvarlarda varlığını gösteriyor. Böylece Filistin’i ayıran, kuşatan ve parçalayan bu işgal duvarı, ardındaki insanların elinde kararlı bir haykırış olarak direniş aracı hâline geliyor.

Sonra Filistinliler Yalnızlaştırıldı

Asırlar boyunca yaşamış oldukları topraklar “boş ülke” olarak adlandırılırken Deyr Yasin, Tantura, ed-Devayime, Safsaf, Saliha, Sa‘sa, Eylabun, el-Kabri, Beled eş-Şeyh, el-Hısas, Lid, Ramle, Kafr Kasım, Kibya, Han Yunus, Refah ve Filistin’deki her bir yerleşim yerinde katliamlar, sürgünler ve yıkımlar gerçekleştirildi. İşgalin başladığı ilk günden itibaren uygulanan insanlık dışı eylemler ise yapmacık tepkilerin ve çözüm üretemeyen toplantıların öznesi olmaktan öteye geçememektedir. Tarihî süreç içinde yaşananlar Filistinlilerin yalnızlığını ortaya koyarken muhatapların bulunamaması, karar mekanizmalarının işlevsiz hâle gelmesi ve hakikatin diplomatik dil içinde etkisizleşmesi sürecin doğal seyri olarak ifade edilmektedir. Tepkisizlik ise çoğu zaman en insani trajedilerin dahi uluslararası sistemin soğuk kavramları arasında kaybolmasına neden olmaktadır. Evlerini kaybedenler, sürülenler, mülteci kamplarında yaşayanlar, abluka altında kalanlar, yakınlarını kaybedenler ve öldürülenler birer rakama dönüştürülürken yaşanan her bir olay güvenlik, denge, müzakere, taraflar ve kriz yönetimi gibi ifadelerin gölgesinde kalmaktadır. Filistin konusu haber bültenlerinde, diplomatik toplantılarda, BM oturumlarında ve insan hakları raporlarında yer alsa da karar süreçlerinin öznesi hâline getirilmedi. Filistin’de yaşanan acılar, tarihsel yük hâline gelen hafıza, özgürlük, güvenlik ve adalet talepleri uluslararası kararların sahadaki gerçekliği değiştirmekte yetersiz kaldığı, açıklamaların yaptırım gücüne ulaşamadığı ve insani çağrıların göz ardı edildiği günümüz dünyasında bir anlam ifade edememektedir. Bu sebepler neticesinde uluslararası alanda kendine güçlü bir yer bulamayan Filistinlilerin iradesi, böylece bölgedeki ablukaya, izolasyona, işgale, yıkıma, soykırıma ve bilinçli bir şekilde uygulanan belirsizliğe mahkûm edilmektedir. Daha da kötüsü, çoğu zaman Filistinlilerin yaşadığı acılar İsrail’in güvenlik diliyle farklı şekilde algılanmakta ve ifade edilmektedir. Filistinlilerin yürüttükleri direniş, işgalcilerin tehdit algılarıyla; vatanları ise İsrail’in yayılmacı politikalarının stratejik aşamalarıyla tanımlanmaktadır. Dolayısıyla Filistinliler, kendi hikâyelerini oluşturma hakkından da uzaklaştırılmaktadır. Böylece anlatılan ama anlatıcı olamayan, gösterilen ama karar süreçlerine dâhil edilmeyen, konuşan ama hüküm üretemeyen soyut birer özneye dönüştürülmektedirler. Bu süreç, kamuoyu vicdanı ile uluslararası yaklaşımlar arasındaki derin mesafeyi de gözler önüne sermektedir. Akademisyenlerin, sanatçıların, insan hakları savunucularının ve toplumu oluşturan farklı kesimlerin yükselttiği itirazlara rağmen talepler, bölgedeki gelişmelere yön veren aktörler tarafından büyük ölçüde karşılıksız bırakılmaktadır.

Ardından Filistinliler Yok Sayıldı

Filistinlilerin yaşam alanları güvenlik tehdidi, toprağı ihtilaflı bölge, ölümü sivil kayıp, direnişi terör ve şiddet, hayatta kalma çabası sorun, kendilerine gösterilen destek ise terör uzantısı olarak adlandırılarak haklarıyla birlikte insan olarak tanınma zemini de aşındırılmaktadır. Yalnızlıkları bir aşamadan sonra topraklarının ele geçirilmesi, seslerini duyuramamaları ya da iradelerinin küresel ölçekte baskılanmasının da ötesine geçmekte; varlıklarının yok sayılması gibi daha derin bir krize dönüşmektedir. Bu andan itibaren konu, Filistin’dekilerin ne söylediğinden ziyade onların kim olarak görüldüğüne dönüşmektedir. Bunun cevabı ise çoğu zaman inkâr olarak karşımıza çıkmaktadır. Filistinlilerin yaşadığı bu varoluşsal yalnızlık, dünyada bulunmalarına rağmen bu dünyaya kabul edilmemeleriyle ilgilidir. Kendi topraklarında yabancılaştırılan, tarihlerinin taşıyıcısıyken başka tarihsel anlatıların düşman figürlerine dönüştürülen, var olmaya çalışırken silinmek istenen, yaşadıklarını anlatırken bile başkasının kavramlarıyla tanımlanan bir durum ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla işgalin sınırları evlerin, toprakların ve yerleşim alanlarının çevrelerinden ibaret değildir. Filistin konusunda anlam alanı da bir işgal sahasına dönüştürülmektedir. Bu işgalin sonrasında her bir Filistinli yaşadığını, acı çektiğini, haksızlığa uğradığını; genç, yaşlı, çocuk demeden öldürüldüğünü, yıkılan evlerinin birer yuva olduğunu, gasp edilen her toprak parçasının aynı zamanda toplumsal hafızayı oluşturduğunu ispat edercesine tekrar tekrar haykırmak zorunda kalmaktadır. Bu tavır ise yalnızlığın zirve noktasını gösterirken insanlığın en utanç verici hâlini gün yüzüne çıkarmaktadır. Topraklarından uzaklaştırılan, insani değerleri yok sayılan, varlığı görmezden gelinen bir halk anlam dünyasından da dışlanmak istenmektedir.

Sosyal Medya ve Dijital Yalnızlık

Filistin’de yaşananlar, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakından takip edilebilmektedir. Buna rağmen Filistin örneğinde dijital çağın en ağır çelişkilerinden biri ortaya çıkmaktadır. Görülen, tanıklık edilen, paylaşılan ve anlık tepkilere neden olan bu materyaller kısa bir süre sonra ekranların akışı içinde kaybolmaktadır. Sosyal medya platformlarında dolaşıma giren görüntüler, kısa süreli etkiye neden olsa da yeni gündemlerin ve krizlerin arasında hızla tüketilmektedir. Böylece tanıklık, süreklilik kazanan bir sorumluluk bilincine dönüş(e)meden çoğu zaman dijital akışın geçici etkisine hapsolmaktadır. Bu nedenle, Filistinlilerin yaşadığı yalnızlık dijital dünyanın kalabalığı içinde de sürmektedir. Filistin’de uygulanan kötülüklerin saklanamadığı bir dünyada bunları engelleyecek bir güç de ortaya çıkamamaktadır. Böylece konuşan ama duyulmayan Filistinliler; görülen ama korunamayan, kayda alınan ama sahip çıkılamayan, paylaşılan ama yalnız bırakılan bir halk hâline gelmektedir. Bu durum, çağımızın ahlaki krizini de bütün açıklığıyla göstermektedir. Artık görüntünün çokluğu, duyarlılığı derinleştirmek yerine acıyı sıradanlaştırma tehlikesini taşımakta ve kullanıcılar, sürekli maruz kalınan felaket karşısında yorgun bir seyirci kitlesine dönüşmektedir. Tüm dünyanın gözü önünde yaşanan bu zulmü durduracak ortak bir iradenin oluşmaması, ekranların da yeni bir duvar hâline gelmesine neden olmaktadır.

Filistin halkının yalnızlaştırılması abluka altına alınan sınırlarla çevrilmesinden, hareket alanının daraltılmasından, izolasyon ve soykırıma tabi tutulmasından ibaret değildir. Yaşadıklarının tanımsızlaştırılması, sesinin etkisizleştirilmesi, varlığının tartışmaya açılması ve maruz kaldığı yıkımın sürekli bir akış içinde tüketilmesi de bu durumu derinleştirmektedir. Bu yönüyle Filistin konusu modern dünyadaki insan hakları, uluslararası hukuk, diplomatik temsil ve küresel vicdan söylemlerinin de sorgulandığı bir alan hâline gelmektedir. Ortak değerler etrafında varlık sürdürdüğü ileri sürülen günümüz modern dünyasının sorumluluk üstlenerek gerçek bir çözüm üretme gayretinde olmaması dikkat çekicidir. Filistin halkının toprağıyla, hafızasıyla ve varlık hakkıyla birlikte kuşatılması karşısında geliştirilen her suskunluk, küresel dünyada güç merkezli bir yaklaşımın öne çıkmasına, insan hakları ve uluslararası hukukun hiçe sayılmasına ve vicdanların yaralanmasına neden olacaktır. Filistinlilerin bütün bu kuşatılmışlık içinde varlıklarını sürdürme mücadelesi ise insanlık açısından güç karşısında hakikatin, inkâr karşısında hafızanın ve kuşatma karşısında onurun hâlâ belirleyici olduğunu göstermektedir.