OSMANLIDA

EĞİTİM VE ÖĞRETİM


Rüya TÜRKBEY TEMEL


İlk emri “Oku!” olan İslam dininin gösterdiği istikamette ilim ve irfanla iştigal etmek Osmanlı Devleti’nde eğitim-öğretim sisteminin dayanağı olmuştur. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ilme teşvik eden hadis-i şerifleri, Kur’an-ı Kerim’de de sıklıkla karşılaşılan “akletmez misiniz, görmez misiniz” gibi ifadeler bizi anlamaya, öğrenmeye, idrak edebilme kabiliyeti kazanma yolunda çaba sarf etmeye teşvik etmektedir.

Osmanlı Devleti’nin cihanşümul devlet geleneğinde devlet kurumlarının ve kurumsallaşmanın önemi yadsınamaz. Kuruluşundan beri Türk-İslam geleneği ile şekillenen kurumsal yönetim sistemi, eğitim kurumlarında da kendini göstermiştir. Osmanlıda örgün eğitim kurumları mektepler, medreseler, enderun (saray okulu); askerî açıdan bakıldığında acemi oğlanlar ve yeniçeri ocakları; yaygın eğitim kurumları olarak da camiler, tekkeler, kütüphaneler, sahaflar, loncalar, kıraathaneler şeklinde sayılabilir.

Sıbyan Mektebi

Osmanlı Dönemi’nde çocuklar 4-5 yaşına geldiklerinde sıbyan mekteplerinde eğitim hayatına başlarlardı. Bu modelin günümüzde anaokullarına denk olduğu söylenebilir. Sıbyan mektepleri, hayır sahipleri tarafından genelde camilerin yanında bir oda şeklinde eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürüyordu. Öğrencilerin başlarında hoca olarak imam ve müezzinler bulunurdu. Bu mekteplere taştan yapıldıkları için taş mektep, hemen her mahallede olduğundan mahalle mektebi de denirdi.

Okula başlayacak çocuklar için âmin alayları ve bed’i besmele törenleri düzenlenirdi. Okula başlama günlerinin mübarek günlere denk gelmesine önem verilir, okula gitmeden önce cami ve türbeler gezilerek dua edilirdi. Kur’an-ı Kerim’i yüzünden ve ezberden okuma, temel dinî bilgiler ile basit düzeyde matematik dersi veriliyordu. Bu okulların öğrencilerine talebe, hocalarına muallim denir; muallimlerin dindar, takva sahibi ve ayrıca tecvit, kıraat ve ilmihâl bilgilerinin iyi olması beklenirdi. Mektep seyri adı verilen, hem çocuklar hem hocalar için keyifli vakit geçirip kaynaşabilecekleri pikniklere gidilirdi.

Eğitime devam edip etmeme, ailelerin istekleri doğrultusunda şekilleniyordu. Durumu iyi olan aileler, çocuklarını Kur’an okumayı öğrendikten sonra alıyor, devam etmesini isteyenlerin çocukları ise dört sene sonunda ilköğretim kademesini tamamlamış oluyordu. Sıbyan mekteplerinde eğitimini tamamlayan talebeler medreseye geçiyordu.

Medrese

Osmanlı Beyliği’ni resmî anlamda devletleştiren padişah Orhan Bey, kurumsallaşma yolunda attığı emin adımlarla hem devlet kurumlarını düzenleyerek imar çalışmaları yapıyor hem de eğitim kurumları açılmasını önemsediğinden İznik ve Bursa başta olmak üzere fethedilen bölgelerde bu kurumların imar ve inşası ile ilgileniyordu. Osmanlıda ilk medrese Orhan Bey zamanında İznik’te açılmış ve başına Osmanlının ilk müderrisi olarak zahir ve bâtın ilimlerinde derin görüşlü bir mütefekkir olan Davud-ı Kayserî getirilmişti.

Medreseler, Osmanlıda eğitim ve öğretimin zirvesinde bulunuyordu. Medreselerde faaliyetler tam bir disiplin içinde yürütülüyor, okutulan dersler arasında dinî ilimler ağırlıklı olsa da pozitif bilimlerin öğretimine de yer veriliyordu. O dönemde yetişen çağın âlimleri ve ilim adamları da bunu ispatlar nitelikteydi. Müfredatta Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere hadis, tefsir, fıkıh, kelam ve ilmihâl dersleri vardı. Bunların yanı sıra tarih, coğrafya, matematik gibi derslerin okutulması diğer ilimlere de önem verildiğinin en önemli göstergesidir.

Medrese dersleri sabah erken saatlerde başlar, ikindiye kadar devam ederdi. Medreseler, müderrislerinin aldıkları maaşlara göre ellili, altmışlı; ihtisas alanlarına göre ise darülkurra, darülhadis, darüşşifa gibi de isimlendirilmişti. Medreselerin en yüksek seviyesi Sahn-ı Seman idi. Talebenin ve öğretim elemanlarının masraflarını hayır sahipleri ve vakıflar karşılardı. Başlangıç seviyesindeki medrese öğrencilerine suhte, mezuniyet aşamasına gelen ileri seviyedekilerine danişment, öğrencilerin başındaki hocaya ise müderris denirdi. Mezuniyet aşamasına gelen öğrenciler icazetname denilen diplomayı alarak eğitimlerini tamamlardı. Müderris ile talebe arasındaki bir mertebede yer alan muitlerin, müderristen sonra öğrencilere ders tekrarı ve soru çözümü yaptırmak, müderris yokken sınıfın dirlik ve düzeninin sağlamak gibi görevleri vardı. Muitler, müderrisler tarafından ilmî ve ahlaki donanımına güvendikleri öğrenciler arasından seçilerek liyakat usulünce göreve getiriliyorlardı.

Medreselerde haftalık tatil cuma günleriydi. Yıllık tatiller ise şuhur-ı selase denilen recep, şaban ve ramazan aylarında yapılırdı. Recep ayının gelmesi ile tatil olan medreseler şevval ayının gelmesi ile yeniden eğitim öğretim faaliyetlerine başlıyordu.

Osmanlı medreselerinde öğrenim gören öğrenciler üç aylar geldiğinde cerre çıkma denilen bir usulle taşraya dağılır, gittikleri yerlerde halka eğitim verir, soruları cevaplar, müşkülleri çözerlerdi. Gittikleri bölgenin sakinleri de iyiliklerinin karşılığında öğrencilere harçlık verir, erzak ve giyecek yardımında bulunurdu. Böylece öğrenciler edindikleri teorik bilgiyi uygulayarak tatbik etme ve pekiştirme fırsatı buluyor, hem halkın eğitimine destek olunuyor hem de halk ile medrese arasındaki bağın güçlendirilmesi sağlanıyordu.

İlmiye sınıfı denilen din görevlileri, kadılar, müderrisler, şeyhülislamlar medreselerde yetişmiştir. Ayrıca medreselere yönelik sadece dinî bilimlerle meşgul olunduğu, bilimsel bilgiye yer verilmediğiyle alakalı eleştiriler düşünüldüğünde medreselerde yetişen Sabuncuoğlu Şerafeddin, Hezarfen Ahmed Çelebi, İbrahim Müteferrika, Ali Kuşçu, Takiyüddin, Kâtip Çelebi, Mirim Çelebi, Piri Reis, Cabir b. Hayyan, İsmail Gelenbevi, Matrakçı Nasuh, Evliya Çelebi, Lagari Hasan Çelebi ve adını zikredemediğimiz daha nice kıymetli ismin fennî bilimlerle meşgul olduğu unutulmamalıdır.

Medreselerin tam anlamıyla sistemleşerek gelişmesi Fatih Sultan Mehmed’in Fatih Medreselerini kurmasıyla gerçekleşmiştir. II. Mehmed akli ilimlere çok önem veriyor, yurt dışından tanınmış hocaları ve sanatçıları getirtiyordu. Bu dönemde başlayan külliyeleşme hareketi Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirveye ulaşmış, günümüz üniversite kampüslerini andıran bir yapı oluşturulmuştu.

Askerî Okullar

Osmanlıda askerlik baba mesleği sayıldığından bir ordu mensubunun doğan çocuğu da asker sınıfına dâhil oluyordu. Acemi oğlanlar ocağı, mehterhane, cambazhane, tophane, kılıçhane gibi askerî okullar vardı. Acemi oğlanlar ocağı askerî eğitimin ilk aşamasıydı ve burada yetişenler Yeniçeri Ocağına geçiyordu. Bu okullarda seçkinleşenler Enderun adı verilen saray okuluna geçerek yüksek devlet rütbeleri için yetiştiriliyorlardı.

Padişah III. Selim ve devlet erkânı, şahit oldukları bazı disiplinsizlikler ve bozulmalar neticesinde bir yenilik yapılmasına ihtiyaç duyduklarından Nizam-ı Cedit adı verilen yönetim, ordu, maliye, sanat, ziraat ve eğitim gibi alanlarda yenileşme hareketlerine gidildi. Kara ve Deniz Mühendis okulları (Mühendishane-i Berri-i Hümayun, Mühendishane-i Bahr-i Hümayun), Tıbhane-i Amire ve Cerrahane-i Mamure (Askerî Tıp Okulu), Mekteb-i Ulum-u Harbiye ve Mızıka-i Hümayun gibi okullar açılmıştı.

Yaygın Eğitim

Osmanlıda örgün eğitim kurumlarının yanı sıra camiler, tekkeler, dergâhlar gibi yaygın eğitim mekânları da bulunuyordu. Okul yaşlarında mektebe ya da medreseye gitme fırsatı olmamış insanların kültür ve bilgi birikimi artırılarak topluma yararlı hâle gelmeleri amaçlanıyordu. İslam tarihi boyunca camiler başta ibadetgâh olmak üzere ilim tahsil etme, elçileri kabul, yargı, şura toplantıları gibi faaliyetlere ev sahipliği yapmıştır.

Eğitim almak isteyen insanlar toplanarak toplumun her kesimini ilgilendirecek türden dersler alıyordu. Psikoloji, pedagoji, ev yönetimi gibi alanlarda sohbet edilip fikir paylaşımı yapılıyordu. Özellikle tekkeler spor salonu, dinlenme ve iyileştirme merkezi olarak kullanılıyordu.

Bir diğer kavram olarak huzur derslerinden de bahsetmek mümkündür. Huzur dersleri, özellikle ramazan aylarında ilmiye sınıfından kıdemli bir hocanın saraya gelerek padişah, şehzade ve devlet erkânına yönelik düzenlediği tefsir dersleri şeklinde idi. İlmiye mensubu hoca padişahın huzuruna gelerek ders verdiği için bu ismi almıştı.

Azınlık ve Gayrimüslimlerin Eğitimi

Osmanlı Devleti fethettiği topraklardaki farklı din ve inançtan insanları inanç noktasında özgür bırakmış, milletçilik anlayışını benimseyerek Osmanlı çatısı altında hoşgörü ile idare etmişti. Fatih Sultan Mehmed’in Rum Kayseri sıfatıyla benimsediği hoşgörülü siyaset, gayrimüslim tebaayı memnun etmiş; Müslüman camisinin yanında sıbyan mektebi açıldığı gibi kilise yanında da azınlık okulu inşa edilebilmişti. Fetihten sonra padişah eğitim, idare, maliye gibi konuları Rum patriğine devretmiş, azınlıkların bu işleriyle Patriklik ilgilenmişti.

Sonraki yüzyıllarda Balkanlarda baş gösteren milliyetçilik akımının tüm Osmanlı topraklarına yayılması üzerine azınlıklar kimsenin karar ve onayına ihtiyaç duymaksızın kendi okullarını açıp idareyi ele almak istemişlerdir.

Yenileşme Hareketleri

18. yüzyıldan itibaren yenileşme hareketi ve çabalarından bahsetmek mümkündür. Batı karşısında alınan yenilgiler ve bu durumun sonucunda yapılan kritikler neticesinde devletin ve ordunun modernizasyonunun gündeme gelmesi görüşülmüş, yeni düzenlemelere gidilmesinin elzem olduğuna karar verilmişti.

Osmanlının yenileşme süreci ilk olarak Lale Devri ve sonrasındaki ıslahatlarla başlamış, III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut (1808-1839) dönemindeki askerî ve yönetsel ıslahatlarla hız kazanmış ve Tanzimat Dönemi ıslahatları ile kapsamlı bir yenileşme projesi niteliği kazanmaya başlamıştır. Avrupa’nın art arda meydana gelen bilimsel, teknolojik hamle ve keşifleri de Osmanlının bu değişime yönelmesinde etkili olmuştu.

1734’te İstanbul’a getirilen Kont de Bonneval’in Osmanlı ordusunu modernize etmek amacıyla kurduğu hendesehane eğitimde yenileşmenin ilk adımı kabul edilir.

Bu dönemde Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiş, Batı’nın eğitim ve sistematik düzeni anlaşılmaya çalışılmıştır. Savaşlarda alınan yenilgiler, askerin disiplinsizliği gibi sorunlar sonucu eğitimde düzenlemeye öncelikle ordu sınıfından başlanmıştır.

Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, hendesehane, kara ve deniz mühendishaneleri kurularak askerî sınıf için kalifiye eleman; darülmuallimin ve darülmuallimat adında erkek ve kadın öğretmen okulları açılarak yeni okullara da nitelikli öğreticiler yetiştirilmesi amaçlanmıştır.

1849’da padişah Abdülmecid'in annesi Bezmialem Sultan tarafından darülmaarif denilen günümüz lise kademesine denk gelen okullar açılmıştır.

1851’de öğrencilerin ve halkın kültür seviyesini yükseltecek kalitede ders kitabı, ansiklopedi gibi eğitim malzemesi tercüme ve telif işlerini yürütmek amacıyla ilk akademik müessese Encümen-i Daniş kurulmuştur.

1869'da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayımlanarak eğitim öğretim kurumlarının yapısının işleyişi bazı kural ve kararlara bağlandı. İlköğretim mecburi, eğitim aşamaları ise şöyle olacaktı: Sıbyan okulu (anaokulu ve ilköğretim), rüştiye okulları (ilköğretimin ikinci kademesi), idadiye okulları (ortaokul), sultaniye okulları (lise), darülfünun (üniversite). Bunun yanında ziraat, tıp, eczacılık gibi mesleki eğitim veren okullar da açıldı.

1870 yılındaDarülfünun açılarak yurt dışından hocalar getirtildi. Maarif Nezareti tarafından Paris’e gönderilen Hoca Tahsin Efendi okulun ilk müdürü oldu.

3 Mayıs 1920’de Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) kurulmasıyla İstanbul Hükûmeti ve TBMM arasında çift başlı olacak şekilde devam eden eğitim-öğretim kurumları, 1922’de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle tek idarede toplandı.

Tarihte bu ay neler oldu?

Ayasofya’da ilk cuma namazı kılındı.

(1 Haziran 1453) 

Cahit Zarifoğlu vefat etti.

(7 Haziran 1987)

Sultanahmet Camii ibadete açıldı.

(9 Haziran 1617)

Soyadı Kanunu kabul edildi.

(21 Haziran 1934)

Kosova Muharebesi, Osmanlı ordusunun galibiyeti ile sonuçlandı.

(28 Haziran 1389)

Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı ve Hatay il oldu.

(29 Haziran 1939)