Hadi Diyelim Ki Sustuk


Dr. Halil ECER


David le Preton Sessizlik Üzerine adlı kitabına Max Picard’ın şu sözüyle başlar: “Yalnız sözün olduğu bir dünyadan bahsedilemez ancak yalnız sessizliğin olduğu bir dünyadan bahsetmek mümkündür.” Evet, bir dünyadan söz etmek mümkündür fakat dünyaları mümkün kılmak daha da mühim olandır. Sessizlik diye başlanan her cümlede yüreğimizde hissettiğimiz çığlıkların çetelesini tutmaktan bitap düşmüş bir yanlarımız. Öte yanımız gözü budaktan, sözü dudaktan esirgememekle meşgul. Bu meşguliyet sözün senet tarafıyla ilgilenirken sahte senetlerin ana haber bültenlerindeki yerinden çokça muzdariptir, geriye kalan bir yanımız kaldıysa. Yine de sessizlik, edebî bir hâl değil gayet tarihî bir vaziyet alış olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uyarıyı Franz Kafka Mavi Oktav Defterleri’nde “Ama sirenlerin şimdi kendi şarkılarından çok daha korkunç bir silahları vardı: Suskunlukları.” diyerek belirtmişti.

Sessizlik tezatlıkla var olan fakat kendisini apaçık gösteren bir eylem hâline dönüşmeden önce belli başlı aşamalardan geçmektedir. Sessizlik, üç farklı biçimde vardır: İlki bireysel sessizlik, ikincisi toplumsal sessizlik, üçüncüsü ise mekânsal sessizlik. Bireysel sessizlik, bireyin toplumla ve mekânla girdiği ilişkiye göre şekillenen ve çoğu kez yenilmişlikle aynı manaya gelen bir geri çekilme hâli olarak karşımıza çıksa da bireysel sessizliğin bir diğer varlığı, bireyin kendini bilmesi üzerine başlayan vaziyet alışıdır. MÖ 4. yüzyılda Delfi kasabasındaki Apollo Tapınağı’nın girişinde “Kendini Bil!” yazısının yazılması da sessizliğe delalettir. Yani bireysel sessizlik iki zıtlık arasına inşa edilmiştir. İlk nokta insanın yaşam mücadelesindeki yenilgisi ile başlayan sessizliği, ikinci nokta ise insanın kendini bilme erdemine ulaşmasından sonraki zaferin getirdiği sessizliktir. Etrafımızda sessiz olarak gördüğümüz iki figür vardır: Birincisi ermiş olan, ikincisi ise düşkün olandır.

Toplumsal sessizlik, sessizliğin ihanete dönüşümüdür. Bu ihanet, herhangi bir inanca veya bir doğruya karşı yapılanıdır. Toplumsal sessizlik hakikatin örtülmesi ile başlar. Buradaki sessizlik, tek tek bireylerin suskunluğundan sessizliğe doğru bir evreden geçmektedir. Bu noktada Jean Baudrillard’ın Sessiz Yığınların Gölgesinde-Toplumsalın Sonu adlı eserine değinmek de haklı bir eylem olacaktır. Baudrillard, sessiz toplumsal eylemden ziyade sessiz yığınları kullanmaktadır. Sessiz kalmış hiçbir toplumun toplum olamayacağını, aksine nesne olarak bir yığından farksız olduğunu dile getirmektedir. Toplumun yaşam karşısında sessiz kalmasını toplumsalın ruhuna aykırı olarak değerlendirip edilgen bir toplumun toplum olmayacağını ateşli bir şekilde savunmaktadır. Gerçekten de tarihsel süreçte biraz yolculuk yaptığımızda Baudrillard’a hak vermekten başka bir çaremiz yoktur. Çünkü “Ey örtünüp bürünen (Peygamber!) Kalk da uyar.” (Müddessir, 74/1-2) ayetleri yüzümüze çarparken edilgen olmak kendi doğamıza aykırı olduğu için toplumu sessizlik içinde düşünmek yapısal birkaç ihaneti bünyesinde barındırmaktadır. Toplum sessizliğe gömülmüş ise ahlakın tükenmeye başladığını söylemek beylik lafı olmasa gerek. Toplumun sessizliği kitle iletişim araçlarının çığlıklarından sonra peyda oldu dersek modern indirgemeciliğin alasını yapmış olacağız. Yine tarihe bir baktığımızda haksızlıklara karşı sessizliğe bürünen nice “yığın” görebilmek mümkündür. Yine de kitle iletişim araçlarının sesi duvarlarımızda yankılanırken günbegün sessizleştiğimizi, tepkisiz hâle geldiğimizi ve en nihayetinde yığına dönüştüğümüzü söylersek ayıp etmiş olmayacağız.

Mekânsal sessizlik, işte bu masumane bir şiirin son mısrası olabilir. Çünkü Henri Le Febvre Mekânın Üretimi kitabında, mekânın toplumsal bir inşa olduğu gibi gayet radikal ve tutulmuş bir iddiaya sahiptir. Bu iddiayı biraz daha somutlaştırmak için “ev” ve “konut” arasındaki farkları düşünmek yerinde olacaktır. Aynı yerde bulunan daire bazen ev iken bazen konut olabilmektedir. Bu toplumsal inşa ilk etapta mekânı üretirken sonrasında mekân tarafından üretilen bizler olmaktayız. Bu nedenledir ki camide farklı, AVM’de farklı, sokakta farklı, parkta farklı eyleyişler içerisindeyiz. Sorsak aynı ben’iz. Mekânsal sessizlik bir üretim ve varoluş sürecidir. Bu sebepten mabetler büyük oranda sessizlikle bir şeyler söyler. Çünkü ruhun inşası sessizlikle mümkün olabilmektedir. Öte yandan bir düşünüşe daha davet ediyorum, kentin gürültülü ve boğucu sesini dinleyelim; AVM’ler, otogarlar, sokaklar, pazarlar, kafeler, oyun salonları sessizliğe düşman birer nefer olarak karşımıza dikilmektedirler.

Sessizlikler çağında dilsiz olmak en saf hâldir. Fakat bireysel sessizlik çoğu kez ruhu dinlendirirken toplumsal sessizlik dilsiz olan şeytana davettir. Fakat bu demek değildir ki konuşmamak sessizliktir. Günümüz dünyasında kelime dağarcıklarının bereketli yükselişi sözün anlamını aşındırırken kuru sessizlikle randevulaşmadır. Çok söz elbette çok cümle anlamına gelmez. Fakat değinilen husus konuşmamak anlamında değildir. Çoğu insan konuşurken yüreğinin sessizliği ile dünyadan soyutlanmaktadır. Bu yanıyla sessizlik âlemler arası yolculuğun ilk biletidir. Fakat toplumun sessizliğe gömülmesinin engellenmesi şartıyla. Sonuç olarak sessizliğin üç hâli vardır ve bu haller birbirinden haberdardır. Bireysel sessizlik, bir doğru parçasının her iki ucunda var olandır. Toplumsal sessizlik, toplumun toplum olmaktan çıktığı, edilgen bir hâle geldiği ahlaki deformasyonun başlangıcıdır. Mekânsal sessizlik ise modern dünyada özlenendir.