Modern yalnızlık, yalnızca
insanlarla kurulan
yatay ilişki eksikliğinden değil Allah ile olan
dikey ilişkinin kopuşundan doğan ontolojik boşlukta tezahür eder.
Söyleşi: Esma TÜRKSEVEN
İnsanlık tarihi boyunca hiç olmadığımız kadar “bağlantıda” fakat bir o kadar da “temassız” olduğumuz garip bir paradoksun içinden geçiyoruz. Modern dünya, bizlere dijital ağlarla örülü devasa bir meydan sunarken bireyi kendi ekranının loş ışığında, kalabalıklar içinde bir başına bırakan “yalnızlık salgınını” da beraberinde getirdi. Kendi rızamızla ördüğümüz o “seçilmiş yalnızlık” kaleleri ile modern sistemin bizi ittiği “kimsesizlik” arasındaki ince çizgi nerede başlıyor? İnsani bağların bu denli zayıfladığı bir çağda, ruhun anlam arayışı bu boşluğu nasıl doldurabilir? Aile Dergisi olarak bu ay, yalnızlığın psikolojik katmanlarını ve inancın bu modern buhrandaki sağaltıcı rolünü Prof. Dr. Asım Yapıcı ile masaya yatırdık.
Din psikolojisinde insanın Yaradan ile kurduğu bağın, dünyadaki diğer bağlar için bir “güvenli üs” oluşturduğu kabul edilir. Modern bireyin yaşadığı bu derin yalnızlığı, “Yaratıcı ile kurulan dikey bağın kopması sonucunda oluşan bir ontolojik boşluk” olarak okumak mümkün müdür? Bu boşluk nasıl dolar?
Din psikolojisi açısından değerlendirildiğinde insanın Allah ile kurduğu bağın bir “güvenli üs” ya da bir “emniyet adası” işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Bu anlamda modern bireyin yaşadığı derin yalnızlık duygusunu “Yaratıcı ile kurulan dikey ilişkinin kopmasıyla oluşan ontolojik boşluk” şeklinde değerlendirmek mümkündür. Çünkü bu bağ zayıfladığında birey yalnızca inanç zeminini değil varoluşunu taşıyan sütunları yani “güven”, “yön/istikamet” ve “anlam” duygusunu kaybeder. Bu duyguların kaybolması, hayatın ve varoluşun amacının önce belirsizleşmesine daha sonra ise büsbütün yitirilmesine sebep olur. Bu nedenle çağdaş insan, yaşadığı ontolojik boşluğu gidermek istiyorsa öncelikle Allah ile manevi bağını koruyabilmeli; şayet bu bağ kopmuşsa tam bir iman ve güvenle Allah’a teslim olarak yeniden O’nunla manevi ilişkisini tesis etmelidir. Zira birey ancak böyle bir ilişki ile kendisini hem korunmuş hem de anlamlı bir bütünün parçası olarak deneyimler. Buna karşılık bireyin yalnızlık karşısında kendini yakalamak, duygularıyla yüzleşmek ve farkındalığını artırmak arzusuyla içe kapanması, ontolojik temelli anlam boşluğunu çözmek bir yana daha da derinleştirebilir. Çünkü asıl sorun, çoğu zaman bireyin kendisiyle ilgilenmemesinden değil hem aşkın olanla hem de başkalarıyla kurduğu ilişkilerin kopmuş ya da çözülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu noktada insanlarla kurulan ilişkiler özellikle diğerkâmlık, dikey ilişkiden beslenen tamamlayıcı işlev olarak devreye girer. Birey başkasına yöneldikçe bir yandan ben merkezli düşünce yapısından uzaklaşır diğer yandan kendisini aşan bir anlamın parçası hâline geldiğini hisseder. Dahası bu his, onu ontolojik düzeyde dönüştürmeye başlar. Belirtmek gerekir ki bu süreçte sadece insanlara yönelmek, Allah ile kurulan ilişkinin yerini tam olarak dolduramaz. Daha açık ifadeyle birey, Allah ile manevi bağını kurdukça (dikey ilişki) ve insanlarla temasını güçlendirdikçe (yatay ilişki) olgunlaşmaya, kökleşmeye, sınırlarını ve gücünü fark etmeye, böylece varlık ve zenginlikleriyle böbürlenmemeye, yokluk ve fakirliklerine de isyan etmemeye başlar. Bu durumda, insanın iç dünyasında hedonik arzular değil huzur ve sekinet hâli istikrar kazanır. Demem o ki modern yalnızlık, yalnızca insanlarla kurulan yatay ilişki eksikliğinden değil Allah ile olan dikey ilişkinin kopuşundan doğan ontolojik boşlukta tezahür eder. Diğer bir deyişle yaşanan ontolojik boşluk; Allah’a güven ve teslimiyetle temellenir, başkalarıyla kurulan ilişkiler ve diğerkâmlık üzerinden gelişir ve köklenir. Tam da bu noktada aşkın yanımızla içkin yanımız anlamlı bir bütün oluşturur.
Geleneksel yapıda mabetler, bireyi toplumsal bir dokuya (ümmet/cemaat) entegre ederek “itilmişlik” hissini minimize ediyordu. Günümüzde bu kolektif ibadet alanlarının yerini alan dijital platformların, insandaki “bir bütünün parçası olma” ihtiyacını karşılamaktan ziyade narsisizmi besleyerek yalnızlığı derinleştirdiğini söyleyebilir miyiz?
Gerçekten de geleneksel dünyada mabetler, sadece ibadet etme mekânı değildi. Bununla birlikte insanlara kimlik ve dünya görüşü vererek onu kendisini aşan bir bütünün parçası hâline getiriyordu. İşte bu duygu; bireyin kalabalık içinde yalnızlık, ruhsal yabancılaşma, kaybolma ve itilmişlik hislerini doğal olarak törpülüyordu. Çünkü orada kurulan bağ hem aşkın olana hem de topluluğa yönelen çift katmanlı bir aidiyet üretiyordu ve bu aidiyet, bireyin varoluşunu anlamlı ve amaçlı bir zemine oturtarak boşluk hissi yaşamasını engelliyordu. Buna karşılık günümüzde bu güvenli yapının yerini alan dijital platformlar, görünürde geniş bir ağ sunmasına rağmen bireyi derinlikli bir ilişkinin parçası kılmaktan ziyade sürekli onay arayan ve görünür olmaya zorlayan pasif bir varlığa dönüştürmektedir. Tam da bu noktada dijital ortam bireyin “bir bütünün parçası olma” ihtiyacını karşılamak yerine onu narsisistik bir döngü içinde yeniden üretmektedir. Burada kurulan ilişki; karşılıklılık ve süreklilikten ziyade beğeni, takip ve temsil üzerine kurulu olduğu için gerçek bir aidiyet üretmez. Aksine bireyi merkeze alarak onu daha da yalnızlaştırır. Her ne kadar bu platformlar belirli ölçüde bir telafi alanı sunuyor gibi görünse de bu telafi süreci yüzeysel olduğu ve geçici kaldığı için bireyin ihtiyaç duyduğu derin bağlanma ve süreklilik duygusunu sağlayamamaktadır. Sonuç olarak mesele yalnızca ilişki kuramamak değil kurulan ilişkinin niteliğinin zayıflamış olmasıdır. Mabet, bireyi “ben”den “biz”e taşıyan bir ilişki üretirken dijital platformlar “biz” görünümü altında “ben”i büyüten bir yapı kurmaktadır. Bu durum, modern yalnızlığı sadece artırmakla kalmayıp aynı zamanda derinleşen bir yalnızlık ve aidiyet krizi üretmektedir.
Tasavvuftaki “halk içinde Hak ile beraber olma” veya “halvet” kavramı, seçilmişyalnızlığı ruhsal bir tekâmül aracı olarak sunar. Modern insanın yaşadığı “itilmişlik” ile bu bilinçli “inziva” arasındaki psikolojik ayrımı nasıl yapmalıyız? Modern yalnızlık neden tekâmül değil de buhran yaratıyor?
Halvette yaşanan yalnızlık; yanımızda yöremizde insanların olmaması, çaresizlik içinde kıvranma ve “Kimse beni anlamıyor.” düşüncesi içinde boğulma olmayıp yönü belirlenmiş bir ilişki yoğunlaşmasıdır. Halvetteki birey, insanlarla olan temasını askıya alırken bu süreçte ortaya çıkan alanı Hak ile kurduğu güçlü ve anlam yüklü ilişki ile doldurur. Dolayısıyla orada gerçek bir boşluk değil bilinçli bir tercih söz konusudur. Buna karşılık modern insanın yaşadığı “yalnızlık” ise seçilmiş bir inziva değil istem dışı gelişen bir ilişki kaybıdır. Öyle ki birey, ne yatay düzeyde derin ve süreklilik taşıyan ilişkiler kurabilmekte ne de kendisini aşkın bir referansa bağlayabilmektedir. Bu nedenle halvet yalnızlığı, ilişkiyi daraltarak derinleştiren bir süreçken modern yalnızlık ilişkinin kaybolmasına neden olan bir durumdur. Aradaki psikolojik fark tam da burada belirginleşir. Halvette yalnızlık, baştan itibaren güçlü bir ilişki tarafından taşındığı için bireyi toplar, derinleştirir ve tekâmüle yöneltir; kalabalık içinde yalnızlık ise ilişkisizlikten mülhem bireyi dağıtır, yönsüzleştirir ve buhrana sürükler. Modern birey, bu boşluğu çeşitli yollarla telafi etmeye çalışsa da -dijital temaslar, yüzeysel ilişkiler ya da geçici anlam üretimleri- bu telafi girişimleri derinlik ve süreklilik üretmediği için yalnızlığı ortadan kaldırmaz hatta daha da görünür kılar. Tasavvufta birey yalnızdır ama ilişki içindedir, modern dünyada ise birey ilişkisiz kaldığı için yalnızdır.
İlişkilerin “kutsal bir emanet” olmaktan çıkıp “karşılıklı fayda” odaklı seküler bir sözleşmeye dönüşmesi, insanın insana olan tahammülünü ve sadakatini nasıl etkiledi? Bu durum, modern yalnızlığı tetikleyen bir “ilişkilerin araçsallaşması” sorunu yaratmış olabilir mi?
İlişkilerin “kutsal bir emanet” olarak görüldüğü geleneksel dünyada, bireyler arası bağlar yalnızca karşılıklı beklentilere değil aynı zamanda aşkın bir anlam zeminine dayanan sorumluluk ve sadakat üzerine kuruludur. Böyle bir ilişki; sabır, tahammül ve süreklilik üretir. Seküler hayatta ilişkiler “karşılıklı fayda” esasına dayalı sözleşme gibidir. Günümüzde, ilişkinin değerini sağladığı katkı ile ölçen kırılgan bir yapı ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, bireyin karşısındakini bir “emanet” olarak değil belirli ihtiyaçları karşıladığı ölçüde anlamlı olan bir unsur olarak görmesine yol açmakta dolayısıyla tahammül eşiği düşmekte, sadakat ise koşullu ve geri çekilebilir bir nitelik kazanmaktadır. Artık ilişkiler, zorluklar karşısında korunması gereken bir bağ olmaktan çıkarak verimliliğini yitirdiğinde sonlandırılabilir bir düzenlemeye dönüşmüştür. Maalesef bu durum, ilişkilerin araçsallaşmasını beraberinde getirmekte, dolayısıyla insanlar ötekiyle kurduğu ilişkiyi bir amaç değil bir araç olarak deneyimlemektedir. Esasen modern yalnızlık duygusunun ardında yatan nedenleri bu çerçevede arayabiliriz. Çünkü araçsallaşan ilişkiler derinlik, süreklilik ve karşılıksızlık üretmekte zorlanır. Bu da bireyin kendisini gerçekten ait hissedebileceği bir ilişki zemininin zayıflamasına neden olur. Her ne kadar bu tür ilişkiler kısa vadede belirli ihtiyaçları karşılayarak bir tür telafi işlevi görse de uzun vadede bireyin aradığı güven, bağlılık ve koşulsuz kabul duygusunu sağlayamadığı için yalnızlık duygusunu azaltmak yerine daha da görünür hâle getirir. Bu nedenle, ilişkilerin araçsallaşması yalnızca ahlaki bir dönüşüm değil aynı zamanda kalabalık içinde yalnızlığı besleyen temel psikolojik dinamiklerden biridir.
Yalnızlık çoğu zaman ölümü ve sonluluğu hatırlatır. Modern dünyanın sunduğu sonsuz eğlence ve meşguliyet, bireyi kendi gerçeğiyle baş başa kalmaktan korkar hâle mi getirdi? Bireyin itilmişlikten duyduğu acı, aslında kendi fâniliğiyle yüzleşememe korkusu olabilir mi?
Yalnızlık duygusunun ölümü ve sonluluğu hatırlatan doğası, din psikolojisi açısından onun basit bir sosyal eksiklik değil doğrudan varoluşsal bir yüzleşme alanı olduğunu gösterir. Bu nedenle yalnız kalmak, bireyi kaçınılmaz biçimde acizlik, kimsesizlik, dayanaksızlık, tekinsizlik ve nihayet fânilik düşüncesiyle karşı karşıya getirir. Geleneksel dinî bağlamda bu karşılaşma, korkulması gereken bir durum değil tam tersine anlamın derinleştiği ve aşkın olanla ilişkinin yoğunlaştığı bir eşik işlevi görür. Modern ve onu takip eden postmodern dünyada ise sürekli eğlence, meşguliyet ve uyarım üretimi yani haz temelli yaşama arzusu söz konusu yüzleşmeyi erteleyen bir kaçınma stratejisine dönüşmüştür. Birey, dış dünyaya yöneldikçe kendi içsel gerçekliğinden uzaklaşır fakat yalnız kaldığında bu bastırılmış gerçeklik yeniden ortaya çıkar. Hatta yalnızlık, anlam üretilebileceğimiz bir alan olmaktan çıkarak kaygı ve buhran üreten bir deneyim hâlini alır. Bu noktada modern yalnızlık, yalnızca başkalarının yokluğundan kaynaklanan bir itilmişlik duygusuna indirgenemez. Bununla birlikte o, bireyin çaresizlik, güvensizlik ve fânilik duygusuyla baş başa kalamama durumunu doğurur. Daha açık bir ifadeyle, birey yalnızlıktan değil yalnızlıkta karşılaşacağı hakikatten kaçmak ister. Bu kaçış; dijital meşguliyetler, yüzeysel ilişkiler ya da haz odaklı yaşam biçimleriyle telafi edilmeye çalışılabilir. Ancak telafi girişimleri geçici bir çözüm sunsa da fânilik bilincini ortadan kaldırmaz. Fânilik gerçeği, hayatı ıskalama korkusuyla haz merkezli bir hayatı “olmazsa olmaz” şeklinde dayatabilir. Kişi, Allah ile ruhsal ilişkisini kuramadığı sürece “Can ve bedenin Allah’tan emanettir.” anlayışını kabullenmekte zorlanır hatta “Canım da bedenim de benim mülkümdür, dilediğim gibi tasarrufta bulunabilirim.” şeklinde düşünmeye başlar. Öyle bir nokta gelir ki birey, diğer insanların kendisinden sadece faydalanmak için etrafında var olduğunu, şimdi ise yanında ve yakınında kimsenin olmadığını fark eder. Sosyal ölüm duygusu yaşamaya başlar. Bu da depresyon dahil psikolojik buhranlara kapı aralar.