BİR ÇOCUKLUK

ZAMANI ŞAİRİ:

ZİYA OSMAN SABA


Selma MAŞLAK


Ziya Osman Saba, 1910 yılının ılık bir mart ayında, Beşiktaş’ta Dolmabahçe Sarayından Barbaros Hayrettin Türbesi’ne kadar uzanan sahil kısmında, şimdi yerinde yeller esen bir yalıda doğar. Annesi evkaf muhasebecisi merhum Fuat Bey’in kızı Ayşe Tevhide Hanım, babası o zamanlar genç bir subay olan Osman Bey’dir. Tevhide Hanım, Ziya Osman henüz sekiz yaşında iken o zamanlar pek salgın ve meşhur olan İspanyol nezlesinden vefat eder. Mütarekenin acı günleriyle beraber Galatasaray Lisesine yatılı olarak giren Ziya Osman, gelecekte dönemin önemli edebiyatçıları olacak Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Haldun Taner, Cahit Sıtkı Tarancı gibilerle birlikte okur. Bilhassa Cahit Sıtkı ile dostlukları kitaplara dökülecek kadar sıkıdır, içtendir. Yazık ki ikisi de bu dünyadan erken göçerler.

Ziya Osman’ın dünyadan göçmesi Behçet Necatigil’in ifadesiyle dervişlere mahsustur. Ölümü özleyen, onu bir sevgili gibi bekleyen sessiz bir tavır içindedir şiirlerinde. 1939’da yazdığı bir şiirinde “Koşup sana hesap vermeye / Geç kaldık Yarab geç kaldık” der. “Yaşamak bundan sonra katlanılmaz eziyet” , “En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz / Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz” dizelerini de sırasıyla 1940 ve 1941 yıllarında, henüz otuzlu yaşlarının başlarında yazar. Daha ilk çocukluk şiirlerinde bile kendini gösteren bu ölüme yakınlık, bu mezar özlemi annesiyle babasını küçük yaşta kaybedişiyle yakından ilgilidir. Özellikle annesinin ölümü Ziya’da derin tesirler bırakmıştır. Yaşar Nabi bir yazısında Ziya Osman hakkında şöyle diyor: “Ana baba şefkatinden uzak büyüyen çocuklar daha çabuk olgunlaşırlar belki. Ama Ziya ilerlemiş yaşında bile çocuk kalmaya mahkûm bir yaratılıştaydı. Yetişmiş delikanlıyı daha sonra olgun genç adamı anne baba özlemiyle yanıp tutuşturan işte onun bu bitip tükenmez çocukluğudur.”

Yaşar Nabi’nin de dediği gibi Ziya Osman’ın şiirleri hatta hikâyeleri onun çocukluğudur. O, her dakikasında bir çocukluk mazisini duyar; bu derin tarzda duyduğu zaman, kendi tatlı zamanlarının muhiti ve iklimidir. Şair Ziya eve, sokağa, mahalleye, şehre bütün mekâna çocukluğunun gözleriyle bakar. Şimdi orada olsaydım, şimdi o vakitte olsaydım, diye kurduğu pek çok cümlesi vardır. O, maziyi ya da mazinin mekânlarını öyle kuşatıcı anlatır ki sanki kendisi o mekâna dönüşmüş, o mekân kendinde tekrar hayat bulmuş gibidir. Mesela Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ndeki “Ev” öyküsünde çocukluğunun evini tatlılık ve özlem içinde tasvir ederken Ziya Osman’ı Ziya Osman yapan o evmiş hissine kapılırız. Evi beyaz, demir bahçe kapısından başlayarak tasvir eder, demir parmaklıkların iki yanında kokan leylaklar, öğle sıcağında yeleleri kızmış iki aslan figürü, alt kat pencerenin önünde döktürü döktürüveren, ikindi serinliğinde açan akşamsefaları… Ziya, evin kapısından girip taşlığı geçtikten sonra merdivenleri bir sabahın sevinciyle, canlılığıyla çıkar. Portmantodaki ayna, sabah aydınlığı içinde ışıl ışıl Ziya’nın çocukluğunu yansıtır, ilk boyun bağları taktığı, saçlarını ilk uzatıp taramaya heves ettiği çocuk yaşlarını… Sonra duvarlarda eski fotoğraflar takılır gözlerine. Annesi henüz saçları kurdeleli küçük bir kız çocuğudur, gelecekte Ziya gibi bir oğlu olacağından habersiz eline bir oyuncak verilmiş, babasının kucağında gülümsemektedir… Ziya Osman bu öyküdeki gibi hatıralarına öyle bağlıdır ki bir vakit işi dolayısıyla Ankara’da yaşamak zorunda kaldığında epey zorlanmıştır. Zorunda kaldığında diyoruz çünkü bu, onun için hakikaten bir zorunluluktur. “Bıraktığım İstanbul” adlı öyküsünde hayıflanışını şu cümlelerden dinleriz: “Hangi menfaat, hangi para hırsı beni bu şehirde tutuyor! Orada belki daha fakir yaşardım, belki orada buradaki gibi asfalt üzerinde yeni kunduralarım gıcırdamaz fakat eski kunduralarım ayağıma daha hafif daha rahat gelir, incelmiş tabanlardan İstanbul kaldırımlarını daha iyi hissederdim.” Zaten bu cümlelerin neticesi Ziya Osman Ankara’da çok fazla kalamamış hatta bu ayrılık bir yıl bile sürmemiş, tayin olduğu o bankadan istifa ederek “Allah’ım bahtsızlar için İstanbul’da mesut olmak ne kolay!” dediği çocukluğunun şehrine geri dönmüştür. İhtimal ki döner dönmez de kaleme sarılıp şu satırları yazmıştır: “Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle / Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir / Ey doğup yaşadığım, yerde her taşını / Öpüp başıma koymak istediğim şehir!”

İstanbul’un dışında sudan çıkmış balığa dönen, başka yerde nefes alamayan Ziya Osman elbet bunun bedelini ödemiştir. Kısacık ömrünün yarısından fazlasını sırf bu şehirde kalabilmek için küçücük bir matbaada dizgici olarak tüketir. Bundan hiçbir zaman yakınmaz, uğruna feda ettiği tahsil yıllarının ne işe yaradığını düşünmez. Belki bir defa düşünmüştür diyelim, Yaşar Nabi’nin hatıratında geçen şu olaydan sonra; Ziya Osman, bir gün mezun olduğu Hukuktaki profesörlerden birine rastlamış, adam kendisi ile ilgilenip ne iş yaptığını sormuş. İşte o zaman Ziya Osman yerin dibine geçtiğini hissetmiş, yaptığı işi bir türlü itiraf edememiş.

Ziya Osman’ın asıl sevgisi eski İstanbul’aydı tabii. Çocukluğunun İstanbul’unu artık kenar köşe mahallelerde bile zor bulmak onu epeyce üzüyordu. İstanbul hızla değişen, obur bir dev gibi yedikçe büyüyüp gelişen arsız bir güzel oluvermişti. Eski tevazusu, çelebi ve kalender hâli kalmamıştı. Koca koca çimento yığınları o güzelim mermer çeşmeleri, kurşun kubbeli camileri boğmuş, caddeleri dolduran araçlar, aceleci bir kalabalık sevgili şehrinin avare gezintilerini imkânsız hâle getirmişti. Bu nedenlerden ötürü “Değişen İstanbul” isminde büyük bir eser olacağına inandığı bir kitap çalışması başlatmıştı. Çocukluğunun İstanbul’u peşinde hatıralarında bir yolculuğa çıkacaktı. Çocukluğundan bu yana kendi yaşayışını İstanbul’un yaşayışı ve gelişmesiyle iç içe gösterecek olan bu eserden elimizde ancak hayatının daha sonraki çağlarıyla ilgili birkaç bölüm kaldı: “O Sınıf”, “O Banka”, “Limanda”, “Misafirlikler”. Ancak en hissederek yazacağını umduğu çocukluk anılarını başladığı yerde bırakarak o dönülmez yolculuğuna çıktı.

Yunus Emre, Ziya Osman’ın en sevdiği şairdir. Ondan olacak ki Yunus Emre’nin tevazusu, tevekkülü, mazlumluğu Ziya Osman Saba’ya da geçmiştir. O, bir şair olarak elbet şiirlerinin sevilmesini, kendinden sonra yaşamasını isterdi fakat şöhretmiş, paraymış, mevkiymiş hiçbir yeryüzü nimetine karşı hırsı olmamıştı. Büyük büyük istekleri yoktur onun, küçücük şeylere bağlanmıştır, küçücük şeyleri sevmiştir, küçücük şeylerle yetinmiştir. Birçoklarımızın küçük şeylere, küçük mutluluklara sarılışı, küçük şeyleri küçük mutlulukları övüşü bir boyun eğiştir, daha büyük sandığımız şeylere erişememekten gelir. Fakat Ziya Osman için o küçük mutluluklar kaybedişten sonra gelen bir boyun eğiş değil asıl ulaşılmak istenendir: “Bir dikili ağacım olsaydı yeryüzünde / Akasya, hurma, kavak / Sığınmak için gölgesine / Bir dal yaprak yaprak. / Bir ağaç gölgesi, bir rüzgâr öteden / Allah’ım! Dünyandan bir karış toprak / Kavgasız, gürültüsüz, üstünde / Mesut olunacak.”

Cevdet Kudret, Ziya İlhan ve Yaşar Nabi’nin tariflerinden anlaşılır ki Ziya Osman Saba, ensesine vur, lokmasını ağzından al, diye tasvir edilen insanlardandır. Kendisinden borç para isteyen bir arkadaşını elinde varsa boş çevirmez ama verdiği parayı istemeye gelince bunu büyük ayıp sayar, dünyada yanaşmazdı. Hatta kendi hesabına bastırdığı Sebil ve Güvercinler’in parasını da emanet bıraktığı kitapçıdan alamamış, bir iki defa sorduktan sonra üzerine sünger geçip bu bahsi kapatmıştır.

İşte böylesine derviş ruhlu, çocukluk zamanı şairi Ziya Osman Saba, 1957 yılında henüz kırk altı yaşında iken hayata gözlerini yumarak şiirlerinde özlediği o eve göçer. İncecik, tertemiz bir kar yağıyordur. Aydınlık bir kandil günüdür. “Eski bir evde olmak, orada Eyüpsultan’da” dediği, ömür boyu özlediği o güne ve mezarına kavuşuyordur, karların altına anneciğinin yanına gömülür.

“Başka bir âlemin insanı olmasına, yanlışlıkla aramıza girmiş bulunmasına rağmen bunu bir gün bozuntuya vermedi. Küçüklüklerimizi hamlıklarımızı bir kelime ile insanlıklarımızı bir gün olsun yüzlemedi. Bize üstten bakmak şöyle dursun inciniriz diye kenardan bile bakmadı.” Haldun Taner’in Ziya Osman Saba için yazdığı satırlar bunlar. Kötülüğün ikiyüzlülüğün eskimek bilmez bir moda, tadına doyulmaz bir zevk olduğu bu çağda alabildiğine iyi, alabildiğine temiz yürekli candan bir insanın, insanın ötesinde bir yazarın, şairin yaşamış olması edebî dünyamız için ne kadar da kıymetli. Çünkü zevkler, edebiyat anlayışları ne kadar değişirse değişsin değişmeyen bir gerçek var, o da insanın insan oluşu!