RESUL’ÜN (s.a.s.)

EŞİĞİNDE


Kübra ASLANCI


Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla. “Kendini kınayan nefse andolsun ki” ilahi hitabının gölgesine sığınarak kaleme aldığım yazıda, kalplere uzanacak ufku ve tesiri Allah’tan niyaz ederim.

Bir kapı kaç kez çalınır? Kaç kez gidilebilir bir kapıya? Usanmadan ama mahcubiyetle ve çaresiz... Her an kâinat bir oluş ve bozuluşa şahitken ve güneş doğmaktan hiç vazgeçmemişken ilahi kapı beni ne kadar daha kabul eder bağrına? Hep soluklandığım kapıdan kaç kez daha kaçabilirim, nefesimin kesileceğini bilmeme rağmen? Tüm bu soruları heybeme katıp birkaç damla gözyaşıyla aynı kapının yolcusuyum şimdi tekrar. Her ne vakit ve her ne vaziyette çalmış olsam da açık olan kapıya gidiyorum. Her gün güneşle beraber doğan yolları yürümeyi murat ederken ismini anınca genişleyen göğüs kafesimi, rızanı aradığım diyarlarda rast geldiğim sevincimi, gökyüzüne sarılıp denize koştuğum zaman gördüğüm kudretini ve lisanımın izah edemeyip ruhumun yaşadığı secdeleri yeryüzü yolculuğuma şahit kıldım. Yolda olmanın, yolda ölmenin hevesiyle şükre sarıldım, gölgesine sığındığım ayetin ilhamıyla ciğerlerimde hakikat meltemi esiyor, dindirme ya Rab! Yıkılmış bir gönül evinin enkazını sırtlanıp geldim, onar beni ya Rab! Dergâhında karanlığa gömülmüş bir kulum, yeryüzünün bütün karanlıklarını aydınlatacak nura sahip Habibini (s.a.s.) vesile kılıp el açtım, boş çevirme ya Rab!

Serüvenim böyle başlamıştı. Bir bataklıkta açan çiçek misali üzerimdeki onca çamur dönüşeceğim çiçeğe engel olamamıştı, aksine çamura bulanmak da bir gün çiçeğe dönüşmenin parçasıydı. İnsan da öyle değil miydi? Hayatı boyunca dizlerine armağan ettiği yaralar, avuçlarında kırıntısı kalmış topraklar, üzerine sinen tozlarla kemale eren güzergâhı adım adım seyretmiyor muydu? Bir gün gökyüzüne dayadığı merdivenleri tırmanırken bir başka gün toprağın alnına ilişiyordu gözleri. Bir gün semadaki yıldızlara uzanırken başka gün bir durağın kuytusunda, hüzün yağmurlarının sağanağında ıslanıyordu. Bu iniş çıkışlar da insanoğlunun hakikatiydi ve hiçbir zaman tekdüzelik müşahede edilemezdi. İhsan ve istikamet hâlinde de masiyete bulanmış isyankâr hâlde de. Belki insan için düştüğü yerden acizlik, mahcubiyet ve yüce kudretin rahmetine muhtaçlıkla ayağa kalkmak sırlı bir eşikti. Ağaca yaklaşan âdemoğlunun tevbesini bekliyordu böylece Rahman. Hacetlerimizi eksiksiz giderecek olan... Tek bir hakikat vardı, kapısı kıyamete kadar açıktı sonsuz bir mağfiretle!

Soluk soluğa kat ettiğim patikalar sonunda Resul’ün (s.a.s.) mescidine ulaşmıştım. Ümmetinden asi bir mücrimi, gecenin ansızında koşar adım heyecan, endişe ve korkuya yenilmişken huzuruna kabul buyurmuştu... Sırtlanıp geldiğim günahların altında ezilen omuzlarımı tüm şefkatiyle okşamıştı ve o an yük taşımak daha önce bilmediğim bir mefhum olmuştu. Cihanın göz bebeği oradaydı; ben ise gözlerim yerde, ruhum ona (s.a.s.) kavuşmanın saadetiyle göklerde mesrur ve bahtiyar hâldeydim. Ve anlıyordum ki kavuşmalar Resul-i Zişan’a (s.a.s.) ise gurbet o gün sıla olur. Zira orası Medine idi. Bahçesinde latif rüzgârı hisseden sürurlu müminlerin, gökyüzünde hüzünle uçan kuşların olduğu hasret diyarıydı.

Medineli günler ömrüme yaren olurken güzüm bahara dönüyordu. Hayat defterime sayısız hamdler iliştiriyordum an an. Mescid-i Nebevi’de, cennet bahçesinden bir bahçe “hane-i saadet”te kıldığım iki rekât namazla dünya nimetlerinin en şereflisine mazhar oluyordum. Sahi, dünyada cennet bahçesine açılan pencere Resul'ün (s.a.s.) divanından başka nerede olabilirdi ki? Saadet de gül kokuyordu o divanda. Bedir Savaşı’nda kudretinden bir cüz ve inayetle Habibine (s.a.s.) ve yeryüzünün en hayırlı nesline yardım için gönderdiği üç bin melek, dağın eteklerinde sinemi okşuyordu ve bu kez benliğimi günahın girdabından kurtarmak için inmişlerdi âdeta... Kum tanelerini avuçlayıp savururken günahlarım süzülüyordu parmak uçlarımdan. Uhud’da peygamber ihtarına sadık kalamamanın yaralarıyla savruluyordum. Peygamber (s.a.s.), Allah’tan her ne getirdiyse ona ittiba etmenin ehemmiyetini idrak ediyordum. Efendimizin (s.a.s.) aziz hatırası Kuba’da hicranım vuslata dönüşüyordu. Hicretin eşsiz yolcusu Peygamber Aleyhisselam’ı bekleyen ensarın şevkiyle dolaşıyordum Medine sokaklarında.

Sonra müteessir bir sabahın aydınlığına uyanıyordum. Her şey ağırlaşmış, yavaşlamıştı sanki ayrılık gününün sancısıyla. Ravza-i Mutahhara’nın bahçesinden son kez bakarken yeşil kubbeye, Resul (s.a.s.) ile vedalaşmanın acısıyla harlanıyordu benliğim. Sonra, bitmez tükenmez hazinesine sığınarak bu fakiri yeniden misafir etmesi için Rabb’ime niyazda bulunuyordum. Tekrar huzuruna çıkacağım günlere hasretle tutunuyordum. Bir dua daha yankı buluyordu semada: Tüm yollarımı nazlı Nebi’ne (s.a.s.) çıkar ya Rab!

Tesellimi ise mükerrem şehir Mekke’de buluyordum. Kalplerin kıblesine yönelip lütfu engin Allah’ın davetine şükür namazıyla minnetimi ısmarlıyordum. Siyah örtüsüne bürünmüş inci, mübeccel ve mukaddes beldenin kubbesi altına bedenim ulaşmışken ruhum da ruhuna bürünsün istiyordum. Nur Dağı’nda, Nur-i Yekta’nın (s.a.s.) ayak izlerine ayak izlerim karışırken ömrümü feda edip zillete değil izzete kavuşacağım yolu öğreniyordum. Sanki Hira’da o ses hâlâ yankılanıyordu: Oku, yoktan yaratan padişahın şanıyla! Ram ol hilkatinin eşsiz nimetlerine. Koyul yoluna, topal da olsan sakat da kalsan uykuya da dalsan koyul! Sevr Mağarası’nda dünyanın korkularından örümcek ağıyla korunuyordum. Varlığımın yok olduğu tavafta arşa ulaşıyordu yakarışlarım. Mahşerden bir an yaşıyordum, binlercesiyle omuz omuza yürürken. Tam da tavafın telaşını, mahşer günü kabirlerden dirilişi ve huzur-u ilahiye varışı anlamak için yaşıyordum. Yürüyüşün menzilinde Cenab-ı Hakk’ın huzuru ve vadettiği buyruğu vardı. Ne derim, nasıl anlatırım bir ömrü heba etmeyi? Nasıl silerim şimdi emanetine ihanet ettiğim günleri? Resul’ün (s.a.s.) “Ölmeden evvel ölünüz…” emr-i fermanını bugünüm ihata ediyordu hücrelerine kadar. Sonra, selim kalple iltica ediyordum Kâbe’nin ev sahibine: Ey Rabb’im! Şanına affetmek yaraşır, hevalarımdan zuhur eden zulmeti sana ünsiyet etmeme vesile kıl ve beni de affet. Hz. Hacer’in teslimiyetinin ardına gizlenen ilahi lütuf çölü yeşerttiği gibi imkânsızlıklarımı da yeşertiyordu. Susuzluktan bitap düşen İsmail’e (a.s.) endişelenmiş anne yüreğiyle ve sabrıyla koşuyordum nefsimin tepelerini. Korkularımdan emin kılan Allah’ın adıyla yudumluyordum zemzemi. “El-Vehhab” olan kudrete hayran olarak yürüdüğüm her demde, her köşeye bir dua bırakıyordum. Gecemin günümü inşa ettiği, günümün geceme ışık tuttuğu günlerin ardından her kavuşmanın hazin sonu ayrılığa pencere aralıyordum ve en ıssız ayrılığı yaşıyordu gönlüm son kez Kâbe’ye bakarken. Beytullah’a arkamı dönüp gidecek olmanın elemiyle yanıp kavruluyordum. Gözyaşlarım da dindirmiyordu bu ateşi. Tevhidin nişanesi gönül mabedime veda etmiyordum aslında, bilakis tekrar görüşmek umuduyla Allah’a münacatta bulunuyordum. Kalbimin yönü yeniden kavuşuncaya dek hep beytine baksın ya Rab!

Bir kutsal topraklar ziyareti kaç kez sarar yaralarımı? Kaç mendil daha uzatır gözyaşlarıma? Kaç gün daha kalbimi asude kılar? Kaç baharı daha terennüm eder? Heybemdeki ürkek yüreğin sorularını meftun olmuş bir gönlün sualleriyle değiştirdim. Annesinden doğmuş ilk günkü nazenin ruh gibi her şey şimdi... Yüce Rabb’in azametinin tecelligâhı Kâbe’nin ve yeşil kubbe incisi Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) medfun olduğu Medine’nin, güneşinde kavrulup yağmurunda arındığım, gölgesinde dinlenip sükûnetinde kaybolup özümü bulduğum günlerin hatıralarıyla geçen onca günün ardından gönlüm de ömrüm de şen oldu... Şimdi duam o ki tesiri benimle kabre kadar uzasın...