Prof. Dr. İhsan Toker:
“Dinin asli hâliyle bekasında aile ilişkileri çok temel bir etmen. Aile modernleşme sürecinde adım adım söz söyleme yetisinden mahrum kaldı. Birey başıboş kalmamalı; aşkın dünyada Allah ile ilişki ne ise idealde kişilerin aile ve toplumsalla ilişkisi de o şekilde olmalı.”
Söyleşi
Sema BAYAR
İnsanları, dünya ve ukba saadetine kavuşturan maddi ve manevi değerler manzumesi İslam’a davet ederken tebliğ dilinin haiz olması gereken nitelikleri Hz. Peygamber’in örnekliğinde açıklar mısınız? Din dilinin inşası nasıl olmalı?
Hz. Peygamber’in dilinden söz edeceksek öncelikle onun konumunu göz önünde tutmamız gerekecektir. O, tanım gereği Allah’ın elçisidir. Diğer yandan da o, genel olarak tüm insanlara hitap etmek durumundadır. Görevi de sadece elçilik değildir. Peygamber açık olarak aşkın bir dünya ile bağlantılı konumdadır. Kendisine emanet olunanı tebliğ ederken bu konuda neyi söyleyeceği, nasıl söyleyeceği ve kim olarak söyleyeceği hususlarında temel ahlaki örnekliklere sahiptir. Bu bakımdan o, mesajını verirken ayrımcılık yapmadan, herkese vüsati nispetinde hitap eder; ilgilidir, titizdir, halimdir, açık sözlüdür, yol göstericidir ve hoşgörülüdür. Kayıtsız kalmaz, bencil davranmaz, bireyci değildir, nefret pompalamaz. Tebliğ dili derken genelde insanlara yumuşak ve sevimli gelecek hususlar dile getirilir. Bunlar çok önemli olmakla birlikte tebliğin arka planı, gereklilikleri ve farklılıkları ile bağlantısız değildirler. Aksi takdirde bağlamından kopartılmış bir iletim söz konusu olur ki bu da Allah’ın “yol” olarak insanlara hatırlattığı şeylerin arka plana itilip unutulmasına yol açar. Hz. Peygamber’in Allah’tan alıp bizlere ilettiği ve yaşadığı Kur’an’ın kendisi zaten bu konuda tüm parametreleri bizlere sunmaktadır. Tüm Müslümanlar için de Hz. Peygamber’in bu hem aşkın hem de içkin özellikleri temel örnektir. İnsanlara hem “yol” hatırlatılmalı, hem de mutedil ve güzel davranılmalıdır.
Dinî ilimlere emek veren âlimlerimiz insanları din konusunda aydınlatmaya gayret ederken müktesebatı bambaşka alanlarda pek çok popüler isim de (fenomenler) mesele din olunca görüşlerini paylaşmaktan imtina etmiyor. Bu durumun sakıncalarını kısaca anlatır mısınız?
Çağımızın bir özelliği sözde tüm insanların ve her şeyin eşitlenmesi. Ancak bunun önemli bir yan etkisi var: Hadsizlik. Gelenek, modern devirlerde genelde olumsuzlanarak kullanılagelmekte. Ama şurası hep unutuluyor ve görmezden geliniyor: Denge ve yetinme; geleneğin, insanın toplumsal yaşamı için çok önemli bir işlevini yerine getiriyordu. Modernlik bu dengeleri yıkma ve yerine eşitlik adına toplumsal istikrarı baltalama yönünde sonuçlar koyuyor. Sözünü ettiğiniz âlimlik işte bu noktada zeminini büyük ölçüde yitirmiş bulunuyor. Bilindiği gibi ulema zümresi modernleşme sürecinde işlev ve rollerinden büyük ölçüde soyunduruldu ve ulemanın toplumsal etkisi zayıflatılmış oldu. Burada dinin akademizasyonunun getirdiği zararlı sonuçlar hususuna girmeden devam etmem gerekirse Batı’da da dünyanın her tarafında da karşılaşılan popülerleşme ve kitle endüstrisi denilen süreç öne çıkıyor. Artık her şey tüketilir hâle geldi; sadece emtia alanında değil sosyal ve kültürel tüm katmanlar tüketilmekte: simgeler, değerler, inançlar, her şey. Hâliyle din de bu tüketim işinden nasibini alıyor. Tüketim, rekabeti de beraberinde getiriyor; din alanı geleneksel sınırların aşılması ve bilincin yerini kontrolsüz bireysel çıkışlara bırakmasıyla kaotik bir katmana dönüşüyor. Bilginin serbest dolaşımını mümkün kılan dijital “özgürlük” alanda başıbozukluğa götürüyor. Bir fenomenler çağında olunca toplumsal hayatın en görünür katmanlarından biri olan din alanında da “fenomenlik” işlevsel sonuçlar doğuruyor. Modernliğin bıraktığı boşluklarda metafizik ve dinsel konulardaki tecessüsler böyle fenomenlikleri ortaya çıkardığı gibi, fenomen simalar arasındaki çatışmalı ve rakip ilişkiler alandaki paylaşımlara süreklilik kazandırıyor. Yüzeyselleşme, güven kaybı, inanç yitimi, magazinleşme sakıncadan öte tehditlerden sadece birkaçı.
Bilgi kirliliği sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla ivme kazanırken dinî konular da maalesef dediğiniz gibi bu durumdan nasibine düşeni aldı. Yalan yanlış bilgilerin paylaşılması, sadece bunu paylaşanlar değil doğruluğunu teyit etmeden yaygınlık kazandıranlar açısından da düşünüldüğünde ne tür tehlikeler doğurur?
Dinin öncelikle ahlaki ve yaşanan bir şey olarak değil de bir bilgi nesnesi olarak algılanır hâle gelmesinin söz konusu kirliliği güvence altına alan bir durum olduğuna inanıyorum. Modernlik her şeyi bilgi nesnesi hâline getirdi ve “rasyonel” aklı her şeyin ölçüsü kıldı. Tabiatıyla modern insan da din alanını bu “rasyonel” merceklerden görmeye başladı. Teoloji de sosyoloji de bunun sonuçlarıyla dolu ve etkileşim hâlindeler. Dinin bir bilgi nesnesi hâline gelmesi, hâliyle onun hakkındaki dijital iştihayı kabartacaktı. Bugün yaşadığımız tüm bu kirlilik, bilginin hunharca tüketilmesi ve dinin de nesne hâline getirilmesinin bir sonucu olarak görülmelidir. Ortada artık sanal düzeyde bir pazar bulunmaktadır ve bu pazarın, sayısı milyarları bulan müşterileri vardır. Bu şekilde bakıldığında kültürel unsurları kâr payları olarak gören simgesel bir kapitalizmi keşfetmek şaşırtıcı olmamalı. Ama bu kültürel kapitalizmin yıkıcılığı, insanlığın tüketiliyor oluşu. İnsanlık ve tüm ürettikleri yağmalanıyor.
Müslüman bireyin bilhassa sosyal medya eliyle yaygınlaşan dinî spekülasyonlara karşı nasıl bir tavır takınması gerekir?
Biliyorsunuz bir post-truth dünyadayız artık. Bunun anlamı artık hakikatin ulaşılabilir bir amaç olmaktan uzaklaşması. Hakikatin yerine algılar ikame olunuyor. Geleneksel dönemlerde anlamların istikrarlılığı ve mukaddes bir gök kubbe altında bulunuyor olma belli teminatlar sağlıyordu. Elbette o dönemde de kolektif parametreler güç ilişkilerini mümkün kılan ve sürdürülmesine imkân veren araçsallıklar üretiyorlardı. Ama çağımızda insanın sözde özgürlük, sözde eşitlik ve sözde hukuk adına bireysel hâle getirilip daha ince bir şekilde köleleştirilmesi sürecinde -teknolojinin de elvermesiyle- eskilerin tabiriyle ayakların baş olduğu durumlar ortaya çıkmaya başladı. Sosyal medya ilk ortaya çıktığında kendimizi rahat rahat ve mümkün olduğunca doğrudan ifade edebileceğimizi, özgürleşeceğimizi zannettik. Ama burası da görünürdeki halk dostu, insani iletişim izleniminin aksine kapitalist, piyasacı, tüketimci bir katmanı temsil ediyor ve ortada dolaşan paylaşımların gerçek bilgiyle alakaları bulunmuyor. Dolaşıma sokulan veriler, araçsallaştırma ve manipülasyon işlevi görüyor. Müslümanların sosyal medya paylaşımlarındaki dinsel hareketlilik, iddia ve spekülasyonlara karşı tavrı gerçek dünyada nasıl olması gerekiyorsa öyle olmalı. Yani bu bilgiler asli kaynaklarla uyum içerisinde mi? Tutarlılık taşıyorlar mı? Bu fikirleri ortaya atanların samimiyet durumları ne? Sosyal medyada yer alan bu paylaşımların popülizmle ilişkileri var mı? Ve her şeyden önemlisi bunlar ıslaha mı dönük ifsada mı? Son olarak bunların değerlendirilmesinde ölçüt bu kişilerin profesör, cemaat lideri, düşünür, sosyal medya fenomeni olmaları değil Kur’an ve sünnet olmalı. Siber “icat”ların kadim hakikatin önüne geçmesine hiçbir zaman izin verilmemeli.
Kendi din algısını/dinî görüşünü mutlak hakikat olarak yansıtanların özelde inananlara ve akabinde bütün bir topluma verdiği zararlardan bahseder misiniz?
Din toplumsal bakımdan iki ucu keskin bir bıçak. Asıl tarafıyla iş gördüğünde insanlığın maruz kaldığı kötülükleri ortadan kaldırmaya yöneliyor. Zaten dinin varlık amacı da bu: Islah. Ancak sosyolojik ve tarihsel olarak biliyoruz ki her “dinsel asla dönüş” sonrası içerden bir rutinleşme hâsıl oluyor ve bu da özden uzaklaşılmasını ve şeklin öne çıkmasını getiriyor. Bütün makro dinsel deneyimlerde bu böyle.Bu kurumlaşma süreci birtakım karşı dinsel girişimler için bir fırsat oluşturuyor. Nitekim İslam’ın kendisi el-cemaa yani tek bir vücut iken bu karşı kültürler eliyle sonu gelmez cemaatsellikler meydana geliyor ve bunlar asli geleneğin önüne geçiyorlar; artık insanları dine davet etmek yerine kendi cemaatlerine çağırır hâle geliyorlar. Bir dinin, dinin kitabının, peygamberinin farklı yorumlanması başka, bu yorumların mutlaklaştırılıp dinin yerine ikame edilmesi bambaşkadır. Böylelikle müminler parçalanıyor, yabancılaşıyor, şiddete varabilen aşırılıklar üretebiliyor, en kötüsü de hem Allah ile aralarına aracılar edinmiş oluyorlar hem de dünyada tahakküm ve güç ilişkilerinde kullanışlı araçlara dönüşüyorlar. Eldeki hâsıla bölünme, bunalım, anomi, inançsızlık vs.den başka bir şey değil.
Dinî tekelciliğin hazin sonuçlarını geçmişte FETÖ yapılanmasında müşahede ettik. Bu durum verdiği tüm zararların yanında hakikatin istismarı olarak da tanımlanabilir mi?
Dinî tekelcilik sıkıntılı bir ifade. Çünkü çoğulculuk adı altında modern bir “icat” karşısında patolojik bir durumu ima eden bir menzili var. Çağdaş dönemde farklı inançların bir arada yaşaması yönündeki bir ihtiyaca dayanır gözükmekle birlikte kadim dinsel kültürlerin çoğulculuk olmadan da bir arada yaşayabildiklerini pekâlâ biliyoruz. Bu bakımdan tekil hakikat formuna modern karşı çıkış, esasında İslam noktasında da bir dönüştürme potansiyeli taşıyor. “Allah katında din İslam’dır.” ayeti ortadadır. Bunu araya koymamdaki etken, ifadenin din felsefesi kökenlerinden gelip teolojiye uğrayarak neticede bütün inançlara tatbik edilmeye çalışılması. Farkındaysanız asıl tekelcilik bu; hakikat kimsenin tekelinde değil demek. Kur’an böyle bir kitap değil. Bahsettiğiniz sözde din içi yapılanmalar hususunda ise ifade ettiğim üzere dinden doğan gruplaşmaların zaten bir haddi hududu olmak durumunda. Sosyolojik açıdan gerçeklikleri inkâr götürmez ama kendileri değil de din adına ortaya çıkmaları -ki aslında işin tabiatında böyle bir sapma her zaman var- tabii ki patolojik sonuçlar doğuruyor ve ıslah değil ifsada hizmet ediyorlar. Ve ulemanın yokluğu ile seküler enstrümanların manipülasyonları arasında kendilerine “din gibi”liği giydirebiliyorlar. Elbette ki bu bir istismar ve bunda kendilerinin dışındaki kimi etmenler de yardımcı rol oynuyorlar.
Gençlik de yeterli donanımı olmadan din adına konuşan kesimin manipülasyonuna sıkça uğramakta. Yeni neslin sahih dinî bilgiye ulaşması için üstlenmemiz gereken sorumluluklar nelerdir, bilhassa ailelere neler önerirsiniz?
Sondan başlayayım. Felaket tellallığı olarak algılanmasın ama artık ortada aile mi var? Öncelikle aile konusunun beka sorunu olduğu bir gerçek. Konu bu olmadığı için sözü uzatamam ama meselenin bu boyutu çözülmeden bir adım daha ileriye gidilemeyeceğini düşünüyorum. Aile bağlarının çözülmesi ve kuşaklararası uçurum en temel iki sorun. İlginç olan husus, her ikisinin de dine sadakatle yakından bağlantılı olması. Dinin asli hâliyle bekasında aile ilişkileri çok temel bir etmen. Aile modernleşme sürecinde adım adım söz söyleme yetisinden mahrum kaldı. Birey başıboş kalmamalı; aşkın dünyada Allah ile ilişki ne ise idealde kişilerin aile ve toplumsalla ilişkisi de o şekilde olmalı; yani çizginin korunması ve buna sadakat önem taşıyor.
Aile de bekası için dine muhtaç. Dolayısıyla ailenin sahih din üzere olması gerekiyor ki kendisinden sonraki kuşaklara da müspet tesirleri olabilsin. Bu da erkek ve kadın, ebeveynlerin kendi özlerine dönmeye ihtiyaç hissetmeleri hâlinde mümkün. Yeni kuşaklar üzerinde etkili olabilmek için evvela öncekilerin doğru çizgide bulunmaları icap ediyor. Kontrol, eğitim, psikolojik destek ilh. Hep dile getirilen şablonlar; bunların aşılması ve yepyeni bir kolektif ve sivil ıslah çabası gerekiyor.
Artık gerçek kişiler değil sanal uygulamalar da insanın anlam arayışına cevap vermeye yelteniyor, sağlam inanç inşa edilmezse yerini alacak pek çok batıl inanç huruç ediyor (Twich-yapay İsa/ Buddharobot), sağlıklı dinî eğitimin eksikliğinde yeni kuşakları ne tür tehlikelerin beklediğini anlatır mısınız?
Günümüz teknolojisi dünyayı geri dönülemeyecek şekilde dönüştürüyor. Hâliyle bundan insanın din ile ilişkisi de etkileniyor. Robotik din elbette bir tehlike; giderek daha yüzeyselleşen insani kültür karşısında öne çıkıyor ve toplumu etkiliyor. Sonuçta ilk defa bir aşkınlık simülasyonunun üretilmesi söz konusu. Son derece sentetik bir din bu algoritmik ilahiyattan üretilmek durumunda. Bu, vahyi dışlayan bir anlam ve otorite sapmasını işaret ediyor.
Sağlam inanç aslında var; bilim, teknoloji, icat vs. ne olursa olsun dinin tarihsel derinliği çok güçlü bir duruş imkânı veriyor insana. Nitekim dinlerin tarihi bu yönde kanıtlarla dolu. Tarih boyunca toplumlarda bu diyalektik hep var oldu; insanı ifsat eden amiller her daim vardı, kendini bunlara kaptıran toplumlar da hiç eksik olmadı ama insanlık sürekli taze ıslah kaynaklarıyla rehberlikten uzak kalmadı. Bu rehberlikler güçlü gelenekler inşa ettiler. İnsanlığın tek şansı gelenekten, yoldan ayrılmamak. İnşa olacaksa da bu geleneğin içinden olabilir. Yeter ki son şeytan olarak teknolojinin adımlarına tabi olunmasın. Yeni dinî hareketlerden sonra bu tür dijital dinler temel dikkat alanlarımızdan biri olmalı. Bu noktada sözünü ettiğim gelenek temelli sabitliğin ifade alanının da dijital boyutlara sahip olması gerekiyor.