HUZURA AÇILAN KAPI: HUŞU
Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Allah’ın sonsuz kudreti karşısında insan, kendi acziyetini idrak eden sınırlı bir varlıktır. Kulun, Rabbinin kendisini her an görüp gözettiğini ve evrendeki her hadisenin O’nun izniyle gerçekleştiğini düşünmesi, Yaradanına karşı derin bir saygı ve tazim duymasını sağlar. Dinî terminolojide huşu olarak ifade edilen bu hâl, kulun Hakk’ın huzurunda kendi nefsini geri plana iterek O’na hürmetle boyun eğmesi ve ilahi emirlere tam bir teslimiyetle itaat etmesidir. Hasan-ı Basri huşuyu “kalp için gerekli olan daimî bir korku hâli” olarak tanımlarken bu hissin Allah’ın azametini müşahede etmekten doğduğunu ve kulu edep dairesinde tuttuğunu belirtir. Benzer şekilde Cüneyd-i Bağdadi, huşunun kalbin Allah’a karşı derin bir mahviyet ve tevazu içinde bulunması olduğunu ifade ederek kulun dünyevi arzulardan geçip tamamen Rabbiyle meşgul olduğu sükûnet hâline işaret eder.
Huşu, öncelikle kalbin mutmain olması ve huzurla Allah’a yönelmesiyle başlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) buyurarak huşunun asıl merkezinin kalp olduğunu vurgulamıştır. Efendimizin dualarında yer alan “Allah’ım, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73) niyazı da bu hakikati teyit eder. Kur’an-ı Kerim’de ise huşunun kalpteki yansımaları, Allah anıldığında ve ayetler okunduğunda kalplerin ürpermesi (Hadid, 57/16), yüreklerin titremesi (Enfal, 8/2) ve nihayetinde bedenin zikirle yumuşayıp sükûnet bulması (Zümer, 39/23) şeklinde tasvir edilir. Huşu sahibi bir mümin, Allah’ı daima murakabe ettiği için nefsin arzularına ve şeytanın hilelerine karşı dirençlidir. Kalpte huşunun yerleşmesi, oraya ilahi bir tecellinin yansımasıdır. Zira Resulullah (s.a.s.), “Allahu Teala mahlukatından bir şeye tecelli edince o şey kendisine boyun eğer.” (Nesai, Küsuf, 16) buyurarak gerçek teslimiyetin kaynağını belirtmiştir.
Huşu, kalpte filizlenmekle birlikte tesiri tüm bedene yayılan kuşatıcı bir hâldir. Huşunun kökleri kalpte, dalları ise azalardadır. Kalpteki bu derin alçakgönüllülük hâli organlara yansıdığında müminin konuşmasından yürüyüşüne kadar tüm hareketleri Allah’ın rızasına ve vakarın sükûnetine uygun bir mahiyet kazanır. Dış görünüşteki edep içteki huşunun bir nişanesi olup iç dünyada bu hâl bulunmadan sergilenen bir gösteri, samimiyetten uzak bir riyaya dönüşür. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), rükû esnasındaki hâlini tasvir ederken kulağının, gözünün, iliklerinin, kemiklerinin ve sinirlerinin bütünüyle Allah’a karşı huşu içinde olduğunu ifade ederek bu bütüncül teslimiyete işaret etmiştir. (Tirmizi, Deavat, 32) Bu teslimiyet bazen de gösterişsiz elbiselerle ifade edilen bir tevazu hâlidir. Nitekim Efendimiz, “Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin.” (Araf, 7/55) ilahi emri gereğince yağmur duasına çıktığında en mütevazı kıyafetleriyle Rabbi karşısındaki acziyetini sergilemiştir. (Tirmizi, Cuma, 43)
Huşunun tesisi için kulun iradi bir çaba sarf etmesi, kalbi günahlardan arındırarak bu duyguya hazır hâle getirmesi esastır. Gözü haramdan, dili yalandan ve gıybetten uzak tutmak, organları ilahi rıza doğrultusunda kullanmak huşuyu besleyen temel unsurlardır. Ebu Süleyman ed-Darani’nin “Her şeyin bir süsü vardır, doğruluğun süsü ise huşudur.” sözünde olduğu gibi huşu imanın ve doğruluğun bir gereğidir. Bu hâlin artması ise Allah’ı daha yakından tanımak ve Kur’an-ı Kerim ile hemhâl olmakla mümkündür. Zira ilim sahiplerinin Kur’an okunduğunda ağlayarak secdeye kapandıkları ve bu ilahi kelamın onların huşusunu artırdığı ayetle sabittir. (İsra, 17/109) Mevlana bu hâli, yanan bir mumun erirken etrafını aydınlatmasına benzeterek huşu ile dökülen gözyaşlarının gönül evini nurlandıracağını ifade eder (Mesnevi, 6. Defter, 1583).
Bununla birlikte insan, doğası gereği hayatın değişen şartları ve dünyevi meşgaleler karşısında her an aynı yoğunlukta bir huşu hâlini muhafaza edemeyebilir. Sahabeden Hanzala el-Üseyyidi’nin, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanındaki o derin manevi hâli evine döndüğünde sürdürememesi üzerine düştüğü endişeye karşılık Efendimiz; sürekli o hâlde kalınması durumunda meleklerin onlarla selamlaşacağını belirterek “Ya Hanzala! Bazen öyle, bazen böyle…” (Müslim, Tevbe, 12) buyurmuş ve bu insani durumun normal olduğunu ifade etmiştir. Sahabiler, Resulullah’ın (s.a.s.) huzurunda âdeta başlarında bir kuş varmışçasına bir sükûnetle huşuyu yaşarken (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/279), bu hâlin zirvesi özellikle namazlarda tecelli eder. Kur’an-ı Kerim, “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.” (Müminun, 23/1-2) buyurarak ebedî kurtuluşun bu derin manevi boyun eğmeyle mümkün olduğunu müjdelemektedir.
Öte yandan huşu, ilahi hakikatlerin tecellisiyle kalbin ürperip adeta erimesi hâlidir. Namazsa bu manevi derinliğin yaşanabileceği en kıymetli fırsat anıdır. Güzel bir ezan nidasıyla başlayan bu süreç, namazın huzur içinde eda edilmesiyle perçinlenir ve mümini namaz süresince dünyevi bağlardan koparır. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) namazların ikişer ikişer kılınacağını, her iki rekâtta teşehhüt okunacağını ve bu esnada huşu içinde yakararak boyun bükülmesi gerektiğini ifade eden sözleri (Tirmizi, Salat, 166), namazda sergilenen bu teslimiyetin kulu hatalarından arındıracağına işaret eder. Ancak kul, her zaman bu manevi yoğunluğu koruyamaz; zira şeytan, ezan ve kamet esnasında uzaklaşsa da namaz başladığında geri dönerek kişinin kalbine vesvese verir. Efendimiz bu durumu, şeytanın insana dünyevi meseleleri hatırlatarak onu ibadetten uzaklaştırdığını, hatta kaç rekât kıldığını unutturacak kadar zihnini bulandırdığını anlatmış ve böyle bir durumda sehiv secdesi yapılmasını tavsiye etmiştir (Buhari, Bed’ü’l-halk, 11).
Şeytanın bu vesveselerine karşı namazda daha uyanık ve dikkatli olunması elzemdir. Mümin, Allah’ın huzurunda olduğu bilinciyle gönlünü O’ndan başka her şeye kapatmalı, hatta namazda huşunun bir gereği olarak çevresinde olup bitenleri fark etmeyecek kadar ibadetine yoğunlaşmalıdır. Huşu, sadece dış dünyadan kopmak değil aynı zamanda gafletten arınarak tam bir uyanıklık hâli içinde olmaktır. “Beni anmak için namaz kıl!” (Taha, 20/14) ayeti, namazın temel gayesinin Allah’ı zikretmek olduğunu vurgularken gafletle kılınan bir namazda huşudan söz edilemeyeceğini hatırlatır. Zünnun-ı Mısri’nin belirttiği gibi arif olan kimsenin her an Hakk’a daha çok yakınlaştığı için huşusu da günden güne artar. Neticede, huşu içerisinde kılınan her namaz, kulun Allah’a yakınlaşması yolundaki en sağlam vesile hâline gelir.