GÖKLERİ VE YERİ İFSAT EDEN NEFSANİ ARZULAR

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ

Eğer hak onların arzularına uysaydı gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur’an’ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.

(Müminun, 23/71)

Dr. Mahmut KAYIŞ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve onun getirdiği Kur’an’a karşı çıkıyorlardı. Vahyin getirdiği hidayetten yüz çeviriyor, hakka karşı kibirlenip onu küçümsüyorlardı. Bazen gece sohbetlerinde Kur’an ile alay ediyor, bazen de Allah’ın elçisine “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir.” (Yunus, 10/15) diyerek kendi nefsî isteklerine uygun vahiy talebinde bulunuyorlardı. Kendilerine gelen ilahi mesaj üzerinde düşünmüyor, peygamberliğin daha önce de var olduğunu görmezden gelerek Allah’ın Resulü’nü “mecnun” diye karalamaya çalışıyorlardı. Aslında onların iman etmemelerinin asıl sebebi, akl-ı selimi esas almak yerine heva ve heveslerine uymalarıydı. Kendi çıkarlarını, nefsî arzularını, makamlarını ve atalarından tevarüs ettikleri şirk alışkanlığını kaybetme korkusuydu. Esasında nefsin kötü tutkularının peşine takılıp gitmek, tarihten günümüze sadece Mekke müşriklerinin içine düştüğü bir yanlış değildir.

Nefsani arzulara uymak, öncelikle Allah’ın insana bahşettiği akl-ı selimi ifsat etmeye sebebiyet vermektedir. Çünkü peygamberlerin diliyle yapılan ilahi davet karşısında insan ya aklını kullanıp hakikati kabul etmekte ya da nefsani isteklerine uyarak hakikati reddetmektedir. Böylece Allah’ın insana vermiş olduğu akıl nimeti, hakikati araştırma ve doğruyu bulma görevini yerine getirememektedir. Aslında insanlar, hak dini ve onun mesajlarını kabul etmeye uygun bir kabiliyet ve fıtratta yaratılmıştır. (Müslim, Kader, 22) Ancak nefsin kötü arzularına tabi olan kişiler iman yerine inkârı seçmekte, neticede şirk ve küfür karanlığında helak olup gitmektedir. Onların bu hâlleri ne kadar da tuhaf ve akıl ile hikmete aykırıdır.

Kur’an’ın bize haber verdiğine göre Allah’ın fıtratlarına koyduğu akl-ı selimi kullanmayıp heva ve heveslerinin peşinden koşanlar, düşünme yeteneğinden yoksun hayvanlardan daha aşağı bir dereceye inmektedir. (Furkan, 25/43-44) Çünkü nefsani arzularına uyan kimsenin doğru düşünme ve sağlıklı karar verme yetisi zayıflamaktadır. Dürtülerin peşinden gitmek algıyı bozmakta, yanlış olanı güzel göstermekte ve geçici hazlara yönlendirmektedir. Aklın nurunu söndürmekte, kalbin basiretini (anlayışını) kör etmektedir. Bu durum ise kişiyi günahlara sürüklemekte, haram ve helal hassasiyetini zayıflatmaktadır. Ayrıca manevi duyarlılık azalıp nefsani tatmin öncelik hâline geldiği için kötü ahlaki vasıflar maalesef güçlenmektedir. 

İnsanların heva ve heveslerine tabi olması sadece kendisinin değil çevresinin ve kendisi dışındaki varlıkların da bozulmasına sebebiyet vermektedir. Çünkü bu varlıklar, akıl sahiplerinin etkisi altında bulunmaktadır. (Kurtubi, Ahkâmu’l-Kur’ân, 12/141) Nefsinin taleplerine uyan insan, kısa vadeli çıkarları için tabiatı tahrip etmekte, bilim ve teknolojiyi hakka ve insanlığa hizmet için değil çıkar ve ihtirasları için kullanmakta, doğal kaynakları sorumsuzca tüketmektedir. Nefsin sınırsız arzularına dayalı bu ilişki biçimi ve tüketim anlayışı, insanı ihtiyaçtan fazlasını istemeye ve tüketmeye yöneltmektedir. Nitekim israf, Müslüman’a abdest alırken dahi yasaklanmıştır. (İbn Mace, Taharet, 48)

Fertlerin nefsî arzularını öncelemesi, toplumu ve sosyal hayatı da ifsat etmektedir. Örneğin nefislerinin çağrısına kulak veren insanların dünyada elde ettikleri zenginliği fakirlerle paylaşmayıp biriktirmesi, çeşitli sosyal problemleri doğurur. Zengin daha zengin, fakir ise daha fakir olur. Sosyal denge bozulur ve sınıf çatışmaları ortaya çıkar. Şehevi arzularının peşine takılıp gidenlerin işlediği zina ve benzeri gayrimeşru fiiller aile kurumunu zayıflatır, yuvaların dağılmasına sebep olur. Bu da toplumsal yapının temelden sarsılmasına neden olur. Her zaman “ben” diyen nefsin çağrısına uymak, iş ve ticaret ahlakını bozmakta, haksız ve haram kazancın yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Helal sınırların dışına çıkılmasına; rüşvet, faiz, hırsızlık, aldatma ve kul hakkı yeme gibi yollara başvurulmasına neden olmaktadır. Hakkaniyet ve adalet yerine kişisel çıkar ve bencilliğin tercih edilmesi, güçlülerin zayıfları ezmesine, sosyal hayatta kargaşaya, toplumsal hayatta ise fesada sebep olmaktadır.

Huzur, ilahi hükümlere bağlı yaşamaktan ve bunun neticesi olarak ortaya çıkan akl-ı selime uymaktan geçmektedir. Çünkü insanların arzu ve istekleri, birbiriyle çelişmekte ve her an değişmektedir. Sınırlı varlık oldukları için görüşleri ve hevesleri zamana ve mekâna göre farklılaşmaktadır. Dün doğru gördüğünü bugün yanlış görebilir; birinin hoşuna giden şey diğerinin hoşuna gitmeyebilir. Buna karşılık ilahi hükümler, zamana ve mekâna göre değişmeyen, mutlak adaleti ve hikmeti esas alan ölçülerdir. İşte beşer, değişken ve çelişkili arzu ve düşüncelerine göre değil Allah’ın ölçülerine göre yaşadığında gerçek huzura ulaşır. Çünkü ilahi vahiy, insanı yaratan tarafından ortaya konmuş hükümlerdir. O’nun koyduğu her hükmün, emrettiği ve yasakladığı her şeyin insanlık için sayısız fayda ve hikmeti vardır.

Sonuç olarak ilahi mesajlar, insana hem dünyada hem de ahirette şeref ve onur kazandıracak yegâne hükümlerdir. İlahi vahiy yerine heva ve arzuların esas alınması önce insanı ferdî olarak helake sürüklemekte ardından toplumları yıkılışa götürmektedir. Ayrıca yeryüzünün tabii dengesinin de çeşitli yönlerden bozulmasına sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla insanın fıtri hâlini koruması ve ahiret saadetini kazanması, nefsini hevasından alıkoymaktan geçmektedir. Çünkü mücahede edip nefsi maddi ve manevi kirlerden temizlemek kurtuluşa ve ebedî saadete götürür. (Şems, 91/10) “Ey Allah’ım! Senin rahmetini umuyoruz, bizi göz açıp kapayıncaya kadar da olsa nefsimizle baş başa bırakma. Hâlimizi tümüyle düzelt. Senden başka ilah yoktur.” (Ebu Davud, Edeb, 110)