DİJİTAL DÜNYADA DİNÎ OTORİTE: HAKİKAT Mİ GÖRÜNÜRLÜK MÜ?

M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ

DİB Başkanlık Müşaviri

Bir zamanlar bilim kurgu filmlerinin konusu olan birçok yenilik, bugün gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline geldi. Özellikle iletişim teknolojilerinde yaşanan dönüşüm, öğrenme ve bilgiye ulaşma yöntemlerimizi köklü biçimde değiştirdi. Bu değişimin en belirgin hissedildiği alanlardan biri de dinî bilgiye ulaşma biçimimizdir. Dinî bir meseleyi öğrenmek isteyen biri eskiden mahallenin imamına gider, bir âlimin kapısını çalar ya da güvenilir bir eserin sayfalarını karıştırırdı. Bugün ise aynı sorunun cevabı çoğu zaman birkaç saniye içinde ekranda beliriyor. Üstelik bu cevabı kimin verdiğini, nasıl karşımıza çıktığını ve hangi ölçütlere göre öne çıkarıldığını çoğu zaman bilmiyoruz. Dijital çağ, bilgiye ulaşmayı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolaylaştırdı fakat hangi bilginin sahih, hangi sesin güvenilir ve hangi otoritenin gerçekten yetkin olduğunu ayırt etmek her zamankinden daha karmaşık hâle geldi.

İslam medeniyetinde talebeler yıllarca âlimlerin rahle-i tedrisinde yetişir; ilimle birlikte usulü, edebi ve temsil sorumluluğunu öğrenirdi. Bir kişinin din adına söz söyleyebilmesi; bilgi sahibi olmasının yanı sıra ilmî ehliyetinin hocaları tarafından tasdik edilmesine ve toplum nezdinde güven kazanmasına bağlıydı. Bu nedenle dinî otorite, bireysel bir iddiadan ziyade ilim, ehliyet ve güven üzerine inşa edilirdi.

Peki, geçmişte âlimlerin rahle-i tedrisinde şekillenen bu otorite bugün nerede duruyor? Türkiye’de dinî bilginin kurumsal temsilinin merkezinde Diyanet İşleri Başkanlığı yer alıyor. Din hizmetlerinin yürütülmesi ve toplumun dinî konularda sahih bilgiye erişiminin sağlanmasında önemli bir görev üstlenen Başkanlık, bireysel yorumların doğurabileceği aşırılıklara karşı da bir denge işlevi görmektedir. Ancak dijital çağ bu kurumsal yapının yanına yeni ve denetimsiz bir alan daha ekledi: sosyal medya. Artık herhangi biri, herhangi bir platformda, herhangi bir konuda dinî içerik üretebiliyor.

Tarihin her döneminde dinî bilgi, hem kurumlar hem de ilim ehli kimseler aracılığıyla topluma ulaştı. Dijital çağ bu ilişkinin ölçeğini ve dinamiklerini kökten değiştirdi. Daha önce sınırlı çevrelere ulaşan yorumlar, bugün sosyal medya platformları sayesinde milyonlarca kişiye erişebiliyor. Dijital ortam kurumlar ile bireylerin ürettiği dinî içerikleri aynı görünürlük alanında buluşturuyor. (Akgül, M., “Dijitalleşme ve Din”, Din ve Hayat: İstanbul Müftülüğü Dergisi, 2019, 39, s. 55-56) İlmî otorite ile algoritmik görünürlük böylece doğrudan karşı karşıya geliyor. Dijitalleşme, dinî otoriteyi ortadan kaldırmadı fakat neyin ve kimin görünür olacağını belirleyen şartları kökten sarstı. Peki dijital dünyada bir içeriği görünür kılan şey ilmî ehliyet mi yoksa algoritmaların tercihleri mi?

Algoritmalar neyi öne çıkarıyor?

Bir sosyal medya uygulamasını açtığımızda karşımıza çıkan içerikleri çoğu zaman kendi tercihlerimizle seçtiğimizi düşünürüz. Oysa hangi videoyu izleyeceğimiz, hangi paylaşımı göreceğimiz ve hangi ismin daha fazla görünür olacağı çoğunlukla platformların öneri sistemleri tarafından belirlenir. Sosyal medya algoritmaları, görünürlüğü büyük ölçüde etkileşim oranları üzerinden belirler; ilmî derinlik, kaynak değeri ve sahihlik her zaman aynı ölçüde görünürlük kazanmaz. Beğeni, paylaşım, yorum ve izlenme süresi bir içeriğin daha geniş kitlelere ulaşmasını belirleyen ölçütlerdir. Neyin görünür olacağına büyük ölçüde algoritmaların karar verdiği bir dijital iklim böylece ortaya çıkar. Bununla birlikte etkileşim almak, başlı başına hakikatten uzak olmak anlamına gelmez. Toplumun gerçek bir ihtiyacına dokunan, doğru bir soruyu doğru zamanda soran ya da yaşanan bir gelişmeyi dinî perspektiften anlamlı biçimde ele alan bir içerik, sahihliğini koruyarak geniş kitlelere ulaşabilir. Etkileşim bazen de derinlik ve niteliğin karşılığıdır.

Asıl sorun şu: Algoritmaların etkileşimi sistematik biçimde ödüllendirdikçe içerik üretimi zamanla buna göre şekillenir. Sistem doğru olanı değil dikkat çekeni öne çıkardığında içerik üreticilerin bir kısmı –çoğu zaman niyetlerinden bağımsız olarak– görünürlük mantığına uyum sağlamaya başlar. Bir konuyu bütün yönleriyle ele alan bir içerik yerine aynı konunun duygusal bir anını öne çıkaran kısa bir video daha fazla görünürlük elde ettiğinde üretim refleksleri de zamanla buna göre şekillenir. 

Sığlaşmanın tehlikeli bedeli

İçerik üreticilerinin algoritmik baskı altında sığlaşması çoğu zaman kasıtlı bir tercihten ziyade sistemin dayattığı bir sonuçtur. Milyonlarca içerik arasında görünür olma baskısı, dinî içeriklerin de giderek daha kısa, daha duygusal ve daha bağlamsız bir biçim almasına yol açabilmektedir. Elbette herkesi aynı kefeye koymak doğru olmaz. Dinî bilgiyi sorumlu bir şekilde aktarmaya çalışanlar olduğu gibi görünürlük veya farklı çıkarlar uğruna dinî söylemi araçsallaştıranlar da var.

Dinî metinler ve hükümler, çoğu zaman içinde bulundukları bağlamla birlikte anlaşılır. Bir ayet ya da hadisin sağlıklı biçimde yorumlanabilmesi; hangi ortamda, hangi soruya cevap olarak ve hangi yorum geleneği içerisinde ele alındığının bilinmesini gerektirir. Oysa dijital ortamın zorunlu kıldığı biçimler çoğu zaman bu bağlamı görünmez hâle getirir. Bu nedenle eksik bırakılan bağlam, yanlış bilgi kadar yanıltıcı olabilir.

Dijital ortamda dinî içeriklerin dolaşımına ilişkin veriler, kaynağı yeterince sorgulanmayan bilgilerin ne kadar hızlı yayılabildiğini ortaya koyar. Sosyal medyada paylaşılan uydurma bir hadisin on binlerce kişi tarafından beğenildiği ve yüz binlerce kez paylaşıldığı görülebilmektedir. (Çuhadar, M., “Dijital Din İstismarı”, Din ve Hayat: İstanbul Müftülüğü Dergisi, 2019, 39, s. 60) Paylaşılanlar, kaynağı doğrulama ihtiyacı hissedilmeden, dinî bir metin olarak kabul edilip dolaşıma sokulur. İslam ilim geleneğinde bu durum, “bilmediğini bilmemek” anlamına gelen cehl-i mürekkep kavramıyla çok önce tarif edilmiştir. (Kafalı, H., “Dini Bilgiye Dijital Erişimin Bireysel ve Toplumsal Yansımaları”, Din Sosyolojisi Araştırmaları, 2025, 5(8), s. 92)

Takipçi sayısı ne söyler, ne söylemez?

Yanlış bilginin bu kadar hızlı yayılabilmesi, dijital çağda dinî otoritenin nasıl oluştuğu sorusunu da beraberinde getiriyor. Geçmişte sınırlı bir yakın çevreyi etkileyen ve usulsüz yorum yapmaları nedeniyle “saçak müftüsü” (Akbaş, A., “Gerçekliğin Farkında Olmak”,Diyanet Aylık Dergi, 409, 2025 Ocak, s. 70) olarak nitelendirilen figürler, dijital çağda âdeta ekran müftülerine dönüştü. Aralarındaki fark, saçak müftüsünün etkisi birkaç kişiyle sınırlıyken ekranlarda bu işi yapanlar aynı usulsüzlükle milyonlara ulaşabiliyor. Tartışmanın özü değişmedi, sadece ölçeği büyüdü.

Geniş takipçi kitlesine ulaşan bazı dinî içerik üreticilerin dinî konularda sistematik bir eğitim veya ilmî birikime sahip olmamalarına rağmen takipçileri tarafından otorite olarak görülebiliyor. (Aydın, H., “Dijitalleşme ve Din”, Din ve Hayat: İstanbul Müftülüğü Dergisi, 39, 2019, s. 23-24) Dijital çağın ürettiği bu “mikro otorite” olgusu,takipçi sayısının ve görünürlüğün zaman zaman ehliyetin önüne geçebildiğini gösteriyor. Oysa bir görüşün çok sayıda kişiye ulaşması, onun doğruluğunu ya da sahibinin ilmî yetkinliğini garanti edemez. Hakikat, çoğunluğun oylamasıyla belirlenmez. Dijital akışta görünür olan daha güçlü sayılırken derin ve sahih olan her zaman aynı etkiyi oluşturmaz.

Din dilinin ticarileşmesi

Din istismarının dijital çağdaki biçimleri yalnızca açık manipülasyonlardan ibaret değil. Daha ince, daha sistematik ve fark edilmesi güç bir dönüşüm de söz konusu. Bazı içeriklerin dili, giderek kapitalist pazarlama ve dikkat ekonomisinin kalıplarına kayıyor. “Son gün”, “bu fırsatı kaçırma”, “çok geç olmadan” benzeri ifadeler tüketim kültürünün dikkat çekme cümleleridir. Din dilinin pazarlama diliyle özdeşleşmeye başladığı bir ortamda sahici bir dinî çağrıyı reklam mesajından ayırt etmek giderek zorlaşır. Bu durum sonucunda aşınan yalnızca bir sunum değil dinî duygunun kendisi olur.

Sorgulayan bir bakışla ekrana dönmek

Çözüm, sosyal medyadan uzaklaşmak ya da dijital dinî içeriklere toptan güvenmemek değil. Asıl mesele ekranla kurduğumuz ilişkinin niteliğidir. Bu noktada kurumsal yapılara içerik üreticilerine ve kullanıcılara önemli sorumluluklar düşmektedir. Kurumların ve içerik üreticilerin görevi, sahih dinî bilgi ile çağın iletişim imkânlarını doğru biçimde buluşturmaktır. Görünür olma çabası irşat dilini propaganda diline, dinî hakikati ise tüketilebilir bir içeriğe dönüştürme riskini beraberinde taşıyabildiğinden din dilini pazarlama diline dönüştürmemek bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.

Kullanıcıların görevi ise karşılaştıkları bilgileri ihtiyatla değerlendirip sorgulamaktır. Çünkü dijital çağda dinî bilginin sahihliği kadar, o bilginin nasıl sunulduğu ve nasıl tüketildiği de önem taşımaktadır.

Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesi bu tabloya yeni bir boyut katar. Gerçeğe son derece yakın görüntüler, kusursuz seslendirmeler, pürüzsüz görünen videolar üretmek artık çok kolay. Etkileyici görseller, güçlü kurgu teknikleri ve yapay zekâ destekli üretimler, zaman zaman içeriğin sığlığını ya da sorunlu yönlerini örttüğünden, söylenenle birlikte kimin söylediğine, hangi kaynaklara dayandığına ve nasıl bir bağlam içinde sunulduğuna bakmak giderek daha fazla önem kazanır.

Hakikati algoritmalar belirleyemez. Takipçi sayısı, izlenme oranı ya da beğeni sayısı bir görüşün doğruluğunu garanti etmez. Dijital çağda asıl mesele görünür olanla güvenilir olanı birbirine karıştırmamaktır.