15 TEMMUZ’A DAİR ŞAHİTLİĞİM
Hulusi GÖLPINAR
Ankara, sakin ve düzenli çehresiyle gürültülü ve kalabalık ruhu arasında gidip gelen bir şehirdir. Başkent olmasının etkisi olsa gerek. Buna istinaden tam bir memur ve öğrenci şehridir de. Başkentin bu durumu hem içinde yaşayan insanların hayatını hem de tarihindeki mühim hadiseleri dahi yeknesak hâle getirmiştir belki de. Çalışma hayatının değişmeyen döngüsü, erken kalkıp dokuz-altı mesaisi sonrası erken yatan bir kitle, süregelen darbe ve muhtıralar gibi…
14 Temmuz günü tam da bu bürokrasinin döngüsünde yerimizi alıp Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, çalıştığımız bakanlığın konularına ilişkin bir istişare toplantısına katılmıştık. Akşamüstü önce bakanlığa, oradan da evime dönerken aynı günün gecesinde ve o gecenin ertesi güne bağlanan sabahında Külliye’de ve geçtiğim yollarda yaşanacak gelişmelerden habersiz, rutin bir Ankara gününü yaşıyorduk.
O günlerde eşim ve henüz bir yaşında olan oğlum memlekette oldukları için kendime yetecek bir akşam yemeği hazırladım. Yarım kalan makale çalışmalarıma biraz daha devam ettikten sonra gece haberlerine baktım. O sırada Ankara’nın bildik meşum darbelerinden daha tuhaf olan o geceye dair ilk malumatlar gelmeye başladı. Önce Necatibey tarafında olan üniversiteden bir hocam Genelkurmay’dan silah sesleri geldiğini söyledi sonra birkaç mesajlaşma grubunda İstanbul’da ve Ankara’da sıra dışı hareketlenmeler olduğu ve bunun yeni bir darbe girişimi olabileceği yazılmaya başlandı.
Farklı kanallardan gelen bilgileri birleştirip muhakeme ettiğimde darbe girişimi ile karşı karşıya olduğumuz kanaati bende iyice güçlenmişti. Artık bu ihanet sarmalına bir yenisi daha eklenemezdi. Yazıktı bu ülkenin insanına, yazıktı bugüne değin ortaya konan onca emeğe, yazıktı bizim çocuklarımıza, yazıktı bu vatanın her karışını kanıyla ve canıyla sulayanlara… Bu, hem maziye hem atiye ihanetti. Bu düşüncelerle o an her ne pahasına olursa olsun sokaklara, caddelere çıkmaya karar verdim. En yakın iki dostumu aradım, onlar da hemen geleceklerini söylediler. Bizi neyin beklediğini bilmeksizin şehadet duasıyla, her neticeye razı ve hazır olma tevekkülü ile abdestimi alıp evden çıktım. Üç arkadaş Kızılay Güvenpark tarafına ulaştığımızda etrafta birkaç kişinin haricinde kimse yoktu. Birilerinden TRT’de
darbe bildirisi okunduğunu işittiğimi hatırlıyorum ki Reisicumhur henüz TV’ye bağlanıp halkı sokaklara davet ettiği o tarihî çağrısını yapmamıştı.
Genç bir polis kardeşimiz yanımıza geldi ve telaşla “Abiler, Genelkurmay Karargâhı’nın önünde size ihtiyacımız var.” dedi. Biz de kardeşimizin çağrısına uyup o tarafa koştuk. Artık kalabalık artmaya başlamıştı. Ve sonra bir tank çıktı insanların karşısına. Karargâhtan ateş açılmaya başladı. Yanımdaki birilerinin vurulduğunu görüyordum. Bir arabanın altına sığındığımızda can havliyle üzerime kaç kişinin atladığını sayamadım. Asıl katliamı ise helikopterler yaptı. Bir anda etraf can pazarına dönmüştü. Sanki burası Ankara değil de sıcak savaşın olduğu bir cephe hattıydı. Kaçışanlar, parçalanmış bedenler, uzuvları kopmuş insanlar… Soluğu Meclis tarafındaki ağaçların altında aldık. Uçaklar TBMM’yi bombaladığında biz de sarsıldık. Bir an gökyüzüne dalmışım, âdeta zamanı durdurmuşçasına… Bize bomba yağdıran bu uçaklar, helikopterler hangi ülkenindi? Pilotları hangi millettendi? Hangi ülkenin askeri tankla üzerimize geliyor ve bize ateş ediyordu? Kendi uçağımızla kendi yetiştirdiğimiz pilotumuz nasıl kendi toprağını, kendi insanını vurabilirdi? Bu nasıl bir ihanet, nasıl bir akıl tutulması ve nasıl bir beyin yıkanmasıydı?
Tam bu fikirlerin girdabına kapılmışken iki arkadaşımı da alıp yaralılara doğru yollandık. Henüz on yedi, on sekiz yaşlarında genç bir kız gördük yerde yatan. Bir bacağı kopmak üzereydi. Gözlerimin içine baktığı o anı hiç unutamam. Hep beraber kucakladık kızcağızı ama helikopterlerin bombalamaları devam ettiği için yakında bir ambulans göremedik. Hemen sonra Akay tarafına bir ambulans yanaştı, biz oraya doğru giderken yine ateş açtılar. Neyse ki üzerimize isabet etmedi ve kızcağızı düşürmeden sedyeye yerleştirebildik. Sürekli bir koşuşturmaca hâlinden Olgunlar tarafına geldiğimizi bile fark etmemiştim. O esnada yakındaki bir binada bir evin sahibi sığınmamız için bizi oraya davet ettiğinde neredeyse sabah ezanının okunmak üzere olduğunu da söyleyince zamanın nasıl geçtiğine şaşırdık. Hep beraber abdestlerimizi o evde alıp Kocatepe Camii’ne gelince bir safa yakın cemaat olduğunu müşahede ettim. Hayatımdaki en huşulu sabah namazlarından biri olsa gerek. (O gece, saat 12’yi geçince daha sonra tüm Türkiye’de peş peşe okunan ve insanın iliklerine kadar tesir eden o salalardan ilki bu camide, 2020 yılında trafik kazasında vefat eden imam İsmail Coşar Hoca tarafından okunmuştu. Allah rahmetiyle muamele etsin.) Tam farza durduğumuzda bir uçak çok yakınımızdan geçti, acaba bombalar da burada mı şehit oluruz diye aklımdan geçirirken sonradan o uçağın daha dün toplantı yaptığımız Cumhurbaşkanlığı Külliyesi tarafını bombaladığını söylediler.
Her ülkede ihanet içinde birileri olabilir. Mamafih, bu ihanet şebekelerinin ülkenin her alanını ahtapot gibi sarmaları, Müslümanmış görüntüsüyle takiye libası giyip münafıklıkta ayyuka çıkmaları, bir neslin önemli bir zümresinin beyinlerini yıkayarak ifsat etmeleri çok da rastlanan türden olmasa gerek.
“Bunlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz!’ derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” (Bakara, 2/ 11-12) ayetini akla getiren bu hainler aslında bize üç yüze yakın şehit, binlerce yaralı, kaybedilmiş genç bir nesil ve bir milletin senelerce fedakârlıkla ortaya çıkardığı büyük bir millî servet kaybıyla tarihî bir zarar vermiş oldular. Okyanus ötesinden kafalarına göre yeni bir harita tasarlayıp yeni bir düzen (ya da kaos) dayatanlar; sokaklara, caddelere çıkarak tankların karşısında dimdik durarak vatanı için canını feda etmeyi göze alanların sayesinde başarılı olamadılar.
Daha sonra anlattılar, o gecenin tam hararetli zamanlarında iki arama gelmiş telefonuma;“Hemen eve dön, ya başına bir şey gelirse, senin küçük çocuğun var.” diyenlere, “Benim oğlum babasız kalabilir ama vatansız kalmayacak.” demişim ki kalmadı da çok şükür… Bir de o esnada Mescid-i Aksa ziyaretinde olan annemin aradığını hatırladım. O da “Oğlum, burada insanlar yıllardır her gün savaştalar, bombaların altında yaşamaya çalışıyorlar ama şimdi ağlayarak Türkiye için dua ediyorlar.” demişti. Rabbim, tüm dünya mazlumlarının sığınağı olan bu yüce vatanı ve bu necip milleti, ezan sesinden ve ay yıldızlı bayrağın gölgesinden ayırmasın.