ÇEVRİM DIŞI KALMAK MÜMKÜN MÜ?

Ali Osman ÖZDEMİR

“bagimli_ama_farkinda_degil şimdi oturum açtı.”

Bundan 20 yıl önce, bilgisayar başında oturduğunuzu düşünün. Ekranda anlık mesajlaşma uygulamasının penceresi açık. Ara sıra ekranın sağ alt köşesinde, arkadaşlarımızın oturum açtığını gösteren bir kutucuk beliriyor.

O zamanlar dijital dünyada çevrim içi olmak bu uyarı ile başlardı. Çevrim içi olmak, büyük kasa, beyaz bir bilgisayardan internete bağlanıp sohbet uygulamasına girmekti. O yıllarda avcumuza sığan siyah ekranlar hayatın merkezinde değildi.

1- “bagimli_ama_farkinda_degil şu anda Barış Manço–Halil İbrahim Sofrası dinliyor”

“Sene 1980…” diye başlar ya büyüklerimiz, işte yaklaşık kırk yıl önce, birilerine gönderdiğimiz mektuplar günler hatta haftalar sonra ulaşırdı. Telefonlar günümüzde olduğu gibi yaygın değildi. Yalnızca evlerde kullanılan sabit telefonlar vardı.

7/24 süren bir haber akışı yoktu, onun yerine akan bir ırmak vardı. İnsan bir ırmağın kenarında suyun akışını seyreder, kendisiyle baş başa kalır, tefekkür ederdi. Dijital bir ağın parçası değildi kimse. Çevrim dışı kalabiliyordu insanlar ki o dönemde çevrim dışı kalmak, insanlardan uzaklaşıp kendinle ve Rabbinle baş başa kalmaktı.

2- “bagimli_ama_farkinda_degil yazıyor…”

2000’li yılların başına gelindiğinde bir kırılma yaşanmaya başladı. İnternet yaygınlaşıyor, cep telefonları hızla çoğalıyordu. Evde bilgisayar başına geçmek, internet kafeye gitmek gerekiyordu. Telefonlar henüz akıllı değildi, tabletler çocukların oyun arkadaşı ilan edilmemişti.

Değişimin ayak sesleri duyuluyor olsa da bu dönemde insanlar hâlâ günlerce hatta haftalarca dijital dünyadan uzak kalabiliyordu. Üstelik bu durum ne sosyal bir eksiklik ne de bir problem olarak görülüyordu. İnsanlar, biri gerçek, diğeri dijital olmak üzere iki yaşam arasında hayatını sürdürmeye başlamıştı ama yine de gerçek yaşam ağır basmıştı. Sorun şu ki iki yaşam arasındaki duvarlar günden güne kısalıyordu. İnsanlar arasında ise yüksek duvarlar inşa ediliyordu.

3- “bagimli_ama_farkinda_degil size bir ileti gönderdi”

Bugün ise mesele tamamen farklı bir boyuta ulaştı. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki yeni bir çehreye büründü ve ekranlar üzerinden yeniden tanımlandı. Eğitimden sağlığa, sosyal yaşamdan kamu hizmetlerine kadar neredeyse tüm yaşam dijitalleşti. Son 20 yılda internet kullanımı eskisine göre 5 kat hatta daha fazla arttı. Dünya üzerindeki her 10 insandan yaklaşık 7’si internet ve sosyal medya kullanıyor. Akıllı telefonlar insanın âdeta uzvu hâline geldi. Sosyal medya yalnızca bir paylaşım alanı değil yeni bir kimlik kartı artık.

Tüm bu değişimlerle birlikte günümüzde çevrim içi olmanın artık bir tercih değil de zorunluluk hâline geldiğini söylemek mümkün. Sabah gözümüzü telefonun alarmı ile açıyoruz. Akıllı saatimizin titreşimi var tabii bir de. Kaç saat uyumuşuz, uyku kalitemiz neymiş ona bakıyoruz. Sonra bildirimlerimize, maillerimize, kaçıncı dünya savaşı çıkmış diye, kim hangi mekâna gidip paylaşım yapmış diye sosyal medya hesaplarımıza bakıyoruz.

Sonra arabaya ya da otobüse biniyoruz. Her gün gittiğimiz yolları bile navigasyondan takip ediyoruz. Otobüste ekranlardaki reklamları izliyoruz, arabadaki ekranlardan radyo frekansı seçiyoruz. Kulaklarımızda kulaklıklar, kolumuzda akıllı saat, gözlerimizde akıllı gözlükler, elimizde telefon… Giyilebilir cihazlar, yapay zekâ asistanları ve hatta beyin-bilgisayar arayüzleri… Üstelik sadece bunlar da değil artık iş hayatımız, eğitim süreçlerimiz ve sosyal ilişkilerimiz dahi ekranlar üzerinden ilerliyor. Ders videoları çevrim içi platformlarda paylaşılıyor, iş yazışmaları türlü anlık mesajlaşma uygulamalarında yürüyor. Sosyal medya platformlarında sürüp giden arkadaşlıklardan bahsetmeye bile gerek yok.

Böyle bir düzende eski çevrim içi mesajlaşma uygulamalarında olduğu gibi ara sıra, vakit buldukça “oturum açmak” elbette yeterli gelmiyor. Artık insanların sürekli ulaşılabilir olması bekleniyor. Bir mesajı geç görmek, bir elektronik postayı kaçırmak ya da gruplardaki konuşmalardan geri kalmak, sanki sorumluluklarını ihmal etmek gibi algılanabiliyor. Ayrıca, zihinlerimizde dönüp duran ve bizi dürten bir şeyler kaçırma hissi de bizi sürekli çevrim içi kalmaya itiyor.

Mesele yalnızca çevrim içi ya da bağımlı olmaktan çıktı ve ekranlardaki haber akışının sürekli içinde kalmaya dönüştü. Üstelik uzun süredir böyle…

4- “bagimli_ama_farkinda_degil web kamerasını açmak istiyor”

Geleceğe baktığımızda, bugün yaşadıklarımızın sadece bir başlangıç olduğunu görmek zor değil. Filmlerde ve kitaplarda karşımıza, sıkça distopik hikâyeler çıkıyor. Özellikle de yapay zekâ ile ilgili hikâyeler… Distopik öngörülere göre, ilerleyen süreçte yapay zekâ sistemleri sürekli bildirimler gönderen, kararlarımızı yönlendiren bir yapıya dönüşebilir. Hatta öyle bir noktaya gelinebilir ki yapay zekâ seni annenden, eşinden, çocuklarından daha iyi tanımaya başlayabilir. Dolayısıyla yapay zekânın ardındaki büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını şekillendiren görünmez güçler hâline gelebilir. Yapay dünyanın insanları, yaşamlarını teknolojiye emanet etmiş olabilirler.

Endişe verici bir başka senaryo ise gerçek deneyimler yerine dijital sahnelerde var olmakla ilgilidir. İnsanlar zamanla neyin sahici, neyin kurgu olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir. Gerçek varlık ile dijital düzlemdeki varlık arasındaki çizgi giderek belirsizleşiyor. Simülasyon kavramının yaşanan bir gerçeklik olduğunu düşünenlerin sayısı artıyor. Gerçek ise gün geçtikçe bulanıklaşıyor.

Böyle bir gelecekte asıl soru şudur: Dijital dünyadaki sahnemizde bize verilen senaryodaki sözleri tekrarlamaktan nasıl kurtulacağız?

5- “bagimli_ama_farkinda_degil size bir titreşim gönderdi”

Bu noktada bahsetmek istediğim bir kavram var: Ludizm. 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de tekstil işçileri, işlerini ellerinden alan mekanik dokuma makinelerine karşı eylemler düzenlediler. Rivayete göre Ludd adında biri, bir iş yerine girerek içeride bulunan bütün dokuma makinelerini kırar. Onun isminden ortaya çıkan kavram Ludizm (teknoloji ile insanın ilişkisini anlatan bu tecrübe) yapay zekâ çağında eleştirel bir şekilde yeniden okunmalıdır. Tarihten çıkarılacak ders ise makine kırıcı protestonun yeni teknolojinin gelişimini durduramadığıdır. Yapay zekâ çağında dönüşümler, perifer direnişlere rağmen çoğunlukla yoluna devam eder.

Bu durumda mesele, teknolojiyle aramıza ciddi bir mesafe koymak değildir; ona ne kadar teslim olduğumuzu gözden geçirmemiz gerektiğidir. İhtiyacımız olan tek şey, dengeli, bilinçli ve sürdürülebilir bir ilişki kurmak. Teknolojiyi hayatımızdan tamamen çıkarmak yerine gerçekten faydalı, hayırlı ve bilinçli bir şekilde kullanmayı öğrenmek.

6- “Bu kullanıcıya titreşim gönderemezsiniz”

Gün boyu çeşitli cihazların ekranları arasında gidip gelen zihnimiz artık daha da yorulmaya başladı. Biz bildirim seslerinin ve güncel kalma çabasının içinde kaybolduk. Yorgunluğumuzun kaynağının bile farkında değiliz çoğu zaman. İşimiz, evdeki sorumluluklarımız ya da sosyal hayatımızdan ziyade çevrim dışı kalamadığımız için yoruluyoruz.

Tam da bu noktada, çevrim dışı kalmak bir ihtiyaç hâline geliyor. Bizler insanız ve zihnimiz harekete, canlılığa olduğu kadar durmaya, sessiz kalmaya, kendi içine odaklanmaya da ihtiyaç duyuyor. Ne var ki bugünün koşullarında bir sessizlik bulmak ve bu sessizliğin içinde kaybolmak hiç de kolay değil. Artık böyle molalar, akışın içinde sürüklenmeye alışmış olan bünyelerimizde bir huzura değil tedirginliğe neden oluyor. Oysa dikkatimizi yeniden toplamak, kendimizle, diğer insanlarla ve Rabbimizle yeniden temas kurmak için böyle molalara ihtiyacımız var.

Modern yaşamın neredeyse her katmanının dijital ağlarla örüldüğünü düşündüğümüzde çevrim dışı kalmanın çok da mümkün olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hayatımızın içine bu kadar sızan platformlardan tamamen kopmayı ummak çok da gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım değil elbette. Birkaç saatliğine telefonu kapatmak ya da varlığımızı sosyal ağlardan çekmek kısa süreli bir çözüm olsa da yaşamımızın bağlı olduğu sistem bu ağlar üzerinden işlediği için daha uygulanabilir çözümlere ihtiyacımız var.

7 “bagimli_ama_farkinda_degil sizi hayata davet ediyor”

Teoride meselenin özünden bahsettiğimize göre şimdi de pratikten bahsedelim. Bu dengeyi nasıl kurabiliriz?

Teknolojiden, çevrim içi dünyadan hiç alışık olmadığınız şekilde birkaç gün hatta sadece tek bir gün bile tamamen kopmak, gerçekçi bir tutum olmayabilir. Ancak küçük kopuşlar, atmakta çok da zorlanmayacağımız küçük adımlar ciddi bir fark yaratabilir.

Bir akşam yemeğini telefonsuz geçirmek örneğin… Ailemizle, arkadaşlarımızla ya da tek başımıza yediğimiz bir yemek, bu yemeği çevrim içi olmadan, bir şeyler izlemeden, akışı takip etmeden yemek, küçük ama sağlıklı bir adım olabilir.

Sonra gün içinde, kısa süreliğine de olsa bildirimleri kapatmak… Bir süredir kitap okuyamadığınızı tahmin ediyorum. Herkesten duyduğum, kısa içeriklere ve sürekli kaydırmaya alışmış olan zihnimizin yaşadığı dikkat eksikliği problemi sağ olsun… Kısa bir süre de olsa bildirimleri kapatmak, dikkatimizi sayfalardan alıp çevrim içi dünyaya çeken bu ses ve ışıkları susturmak ve okuduğumuz kitabın içine girmek için kendimize biraz zaman vermek de güzel bir adım olacaktır. Zaten bir süre sonra hikâye bizi saracak ve bildirimleri açmayı unuttuğumuzu sevinçle fark edeceğiz.

Sonra bir yürüyüş mesela… Kulaklık dahi takmadığınız, başı, sonu, süresi belli bir açık hava yürüyüşü. Bu yürüyüşe bahsettiğim şekilde çıkarsanız belki de her gün yanından geçip gittiğiniz pek çok ayrıntıyı fark edecek, yaprakların hışırtısını dinleyecek, hiç dikkatinizi çekmeyen kuş seslerini duyacaksınız.

Tüm bu küçük eylemler başlangıçta zor gelecektir. Elimiz telefona gidip gidip gelecek, “Neler kaçırıyorum?” düşüncesi bizi için için rahatsız edecektir. Fakat bu küçük kopuşlar bizi yavaş yavaş “iyileştirecek”. Dikkat dağınıklığımızın azaldığını, düşüncelerimizin yavaşladığını, çevrim dışı dünyayla ve tabiatla hemhâl olduğumuzu fark edeceğiz. Hem de aldığımız uygulaması zor, radikal kararlarla değil…

Gün içine serpiştirdiğimiz küçük, bilinçli mesafelerle.

Evet; tüm bağları koparmak mümkün değil. Zaten bunu istemiyoruz da! Yapmamız gereken, hayatımızla teknoloji arasında kurulan o bağın içinde kendimize küçük alanlar açmak.

İstediğimiz özgürlük, işte o alanlarda saklı.

“bagimli_ama_farkinda_degil (çevrim dışı)”