İMAJ VE PERSONA KARŞISINDA SAMİMİYET VE HAYÂ:

MODERN İNSANIN İKİLEMLERİ

Tuba KAPLAN

Günümüz dijital çağında imaj ve persona inşası, kişiye sanal ortamlarda birçok kimliğe bürünme imkânı veriyor ve insanı sahicilikten uzaklaştırarak bölünmüş kişilikleri gün yüzüne çıkarıyor. Hayat su misali akıp gidiyor. Elbette insanoğlunun doğumundan ölümüne kadar değişim ve gelişim göstermesi tekâmülün bir parçası. Ancak burada başka bir akış söz konusu. Sosyal ağlarda mantar gibi çoğalan kimliklerin yarattığı tahribat büyümeden evvel, insanları olumsuz durumlara sokacak yönelimlerin önüne geçmeye ve olumsuz eğilimleri değiştirmeye ihtiyaç var. Yoksa akan su bulanıklaşabilir, ruhlar örselenebilir ve kimlik bunalımları yaşanabilir.

Sosyal medyada oluşturulan persona giderek asılsız bir kimliğe dönüşüyor. Gösterme duygusunun altındaki itki, heva ve hevesle gösteriş yapmak olunca samimiyet ve hayâ (utanma/edeple durma) arka plana itiliyor. Sosyal medyanın “performans sahası” olması, takipçi ekonomisi ve estetik beklentiler, insanı sanal benliklere bölüyor. Erving Goffman’ın “gündelik yaşamda benliğin sunumu” anlayışında olduğu gibi, her paylaşılan gönderi ve seçilen etiket, kullanıcıya sosyal hayatta sergilediği bir rol kazandırıyor. Bunun altında kişinin topluluk içindeki yerini sağlamlaştırmak için ahlaki üstünlüğünü teyit etme çabası veya kabul görme, merkezde olma, kaygıyı görünür kılarak paranteze alıp hayata devam etme itkisi olabiliyor. Ya da pek çok karmaşık duygusal durumun sentezi ve bir çeşit duygu tamiri. Kişi manevi açlıklarını, anlam arayışlarını maddi olanda giderme yanılgısına kapılıyor.

İnsanın hakikatten sapmasına sebep olacak bir sürü yolu kendinde açması şaşılacak şey. Ama oluyor. Tüm bu kaos arasında bir insanın kendine samimiyetle yaklaşmasını irdeleyelim. Nedir bu dünyada içimizdeki yarım duyguları tamamlama ve huzur bulma çabamız? Tasavvufi literatürde samimiyet ve hayâ, kişinin iç dünyasını temiz tutan temel erdemlerdir. Gazzali ve İbn Atâullah gibi mutasavvıflar, kalbin önünde denetim görevi gören hayâ perdesinin örülmesine büyük önem vermiş, “Allah’tan dile getirilmeyen hiçbir arzu samimi değildir.” gibi vecizelerle tevazu ve ihlası vurgulamışlardır. Modern hayatta sosyal medya pratiklerindeki kişilik performansına karşılık tasavvuftaki içsel dürüstlükle hayâ öğretisini inceleyerek Müslümanlar için hem dijital hem de gerçek hayatlarında samimiyet ve edep ölçülerini korumanın yollarını düşünelim.

Kavramlar ve ikilemler

İmaj (görüntü/impression) geniş bir kavram olarak, toplum nezdindeki itibarı ve algıyı ifade eder. Birey, sahip olduğu imajı güçlendirmek için kimliğinin bazı yönlerini öne çıkarır. İnternetteki persona ise Goffman’ın deyimiyle “sahne önündeki rolümüzdür” yani herkesin görebileceği şekilde kurulan dijital kimlik. Kişi bu kimlikle beğeni ve onay toplar, kendini etrafındakilere en iyi performansıyla sunar, çünkü sahnededir. Öte yandan samimiyet (ihlas) kişinin niyet ve davranışlarında içtenliği, “içindeki temiz gerçeği” ifade eder. Birçok kimliğin arasında kendi samimiyetine yönelmek daha da zorlaşır. Müslüman ahlakında samimiyetten uzaklaşan imaj odaklı hayat, ikiyüzlülüğe yani bölünmüş kişiliklere kaymaya müsaittir. Yolu zorlaştırıyor ve manadan, kendimizden bu şekilde uzaklaşıyoruz.

Hayâ ise utanma, edeple durma anlamına gelir; kalpte taşıdığı Allah korkusu ve ölçü duygusuyla kişiyi aşırılıklardan alıkoyar. Özellikle tasavvufta hayâ, kalbi koruyan “ilahi perde” sayılır. Kadim geleneğimizde, iman ve ahlakın süsü olarak takva, hayâ ve ilim birlikte anılır. Nitekim bir hadis-i şerifte takvanın imanın elbisesi, hayânın imanın süsü, ilmin ise imanın sermayesi olduğu ifade edilir. Modern bağlamda bu kavramlar bulanıklaşıyor. Medyada öne çıkmak için ritüelleşmiş paylaşımlar hızla yayılırken hayânın ve samimiyetin kaybolması ahlaki bir erozyona yol açıyor. Fakat çölleşme fark edilmiyor bile.

Sosyal medyada benlik tiyatrosu: persona inşası ve takipçi ekonomisi

Sosyal medya platformları, kullanıcıların kimliklerini birer marka gibi inşa etmesine imkân tanırlar. Kullanıcılar, kendileri için özel olarak biçilen algoritmik aynalarda sürekli yeni versiyonlar inşa eder. Gönderiler, profil fotoğrafları, hikâyelerle hedef kitleye “ideal benlik” pazarlanır. Bu şekilde kurulan düzenekte takipçi sayısı ve beğeni sayısı, günümüzün yeni “statü sembolleri” olarak kabul edilir. Her bir beğeni, bir onay işaretine her yeni takipçi, sosyal hayatımızda kapsayıcılığımızın ifadesine dönüşür. Günümüz insanı sanal ağlarda, paylaşım platformlarında takipçi ve beğeni satın alarak popüler kimlik yaratmak istiyor. Bu takipçi ekonomisi, sıradan kullanıcıyı bile influencerların pazarladığı “follower satın alma” yöntemlerine itebiliyor. Hızla kendiniz bir içeriğe dönüşüyorsunuz ve pazarlama stratejilerinizi kendinize çeviriyorsunuz. Böylece insanın yüzeydeki imajı ile kalbindeki hakikati arasına sanal bir mesafe giriyor.

Sosyal medyada anonimlik ve görünmezlik duyguları, kişinin normalde yapmayacağı söz ve davranışlara yol açabiliyor. İnsanların internet ortamında, yüz yüze iletişime kıyasla çok daha rahat, kısıtlanmamış ve özgür davranmaları durumu (online disinhibition effect), ilişkileri zedeliyor. Sosyal medya etkileşiminin “dış yüzü” görünürlüğe, beğenilme isteğine odaklı olduğunda utanma duygusu geri çekiliyor ve yüz yüze iletişimin normları aşınıyor. İslam’ın ısrarla belirttiği sınırlar, haddi aşmamak ikazları buralarda zedeleniyor. Artık kullanıcılar gerçek hayatta dile getiremeyecekleri istekleri (takipçi, beğeni talepleri gibi) çevrim içi ortamlarda rahatlıkla muhataplarına aktarıyor ve bu durum kişiyi sürekli bir “rol yapma” durumuna sokuyor.

Bir paylaşım, bir fotoğraf, bir etiket, topluma sunulan bir benliği yansıtarak bireyin “duyarlı, bilinçli” imajını pekiştiriyor. Yani paylaşılan gönderiler, kullanıcıya sosyal çevresinde konumunu sağlamlaştıracak bir imaj kazandırıyor. Ancak bu imaj kazancı çoğu zaman derinlikten uzak, estetik, onay ve ödül (beğeni, takipçi, etkileşim) odaklı oluyor.

Gogol’dan Ölü Canlar’a: kimlik ve sahtecilik alegorileri

Rus yazar Nikolay Gogol’ün başyapıtı Ölü Canlar, kimlik inşası ve statü saplantısına dair çarpıcı alegoriler içerir. Baş karakter Çiçikov, kimliğini sahte belgeler üzerine kurar. Nüfus sayımında ölmediği hâlde “ölü” sayılmış köleleri satın alarak üst sınıfın kapısını aralamaya çalışır. Çiçikov’un “ölü canlar satın alması” esasen kişinin statü sahibi olmayı toplumsal konumlanma aracı olarak gördüğünün işaretidir. Bu durum günümüzde takipçi/beğeni satın alarak “fenomen” olmaya çalışanlarla bağ kurduruyor bana. Bilinme, görülme, sosyal hayatta kabul görüp statü elde etme arzusu insanın peşini bırakmıyor. Gogol günümüzde “sosyal medya fetişizmi”ne de ayna tutuyor, gerçeklik yerine suni gösterişe, hak yerine kurmaca kimliğe yatırım yapılması, komik ve güdük; ama insanız ve zamanın ruhuna kapılıp gidiyoruz. İnsan, hakikat ararken kendini bulur mu yoksa sahte bir kurmaca imaja gömülüp gerçeğini unutur mu? Geleneksel öğretide dünyada bu nevi sahtecilik “nefsin tedavi edilmesi gereken hastalığı” sayılıyor.

Tasavvufi samimiyet ve hayâ

Tasavvuf geleneğinde samimiyet (içtenlik) ve hayâ (edep) insanın en büyük erdemlerindendir. Bunlar, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi sağlıklı tutan iki sütundur. Kalpteki hayâ perdesi, kişinin Allah’a ve insanlara karşı hürmetini, sınırları tanımasını, haddi aşmamasını sağlar. Gazzali’ye göre hayatın her anında hakikati titizce korumak, gösterişe kapılmamak gerekir.

Bir hadiste buyurulduğu gibi “Hayâ imandandır.” (Buhari, İman, 16) Burada “hayâ” çoğu yorumda edep ile eş anlamlı kullanılır. Bu erdemler sadece manevi hayatı inşa etmez, toplumsal yaşama da sirayet eder. Yürekten gelen samimi dua ve ibadet, gösteriş için değil Allah rızası için yapılır. Tasavvufun önerdiği pratikler de buna yöneliktir. Gizli sadaka vermek gibi uygulamalar, samimiyeti, ihlası ve iyi niyeti muhafaza eder; sadece Allah rızasını gözetmeyi önceler. İslami ahlakta samimiyet, daima gerçek “kalp niyeti” ile ölçülür.

Persona oluşturmak, sanal kimlikler inşa etmek adına mahremiyeti yıkan paylaşımlar çoğu zaman onaylanma ihtiyacının dışa vurumudur. Sahte dindarlık sergilemek de benzer bir duruma örnektir. Oruç tanıtım postları, cami selfiesi, tasavvufi sözlerle süslenmiş paylaşımlar çoğalıyor. Kimi insanlar ramazan sofralarının veya hacca gidişlerin fotoğraflarını, iç dünyasından ziyade sosyal konumunu artırmak için paylaşabiliyor. Bu durum bazen “performanslı ibadet” olarak eleştirilebilir ve nelerden sakınmamız gerektiği konusunda bir fikir verebilir. Benzer şekilde haklı sosyal meselelerde “hashtag aktivizmi” yapılması, gerçek eyleme dönmediğinde içtenliğini yitiriyor. İçimizdeki samimi duyguyu büyütmek, paylaşım yarışına kendini kaptırdıkça zorlaşır. Bu tür davranışların karşısında gelenek ve din şunları öğütler: Niyet muhasebesi ve edep. Her gün kendi kalbimize hesap vererek başlamak, nefsin küçük övgüler için nelerden vazgeçebileceğine dikkat etmek. Övgü veya beğeni amacı olmaksızın dürüstçe konuşmak ve paylaşmak tasavvufta samimiyet ölçütüdür.

İmaj ve algı üzerine kurulu modern hayat, samimiyet ve hayâ erdemleriyle sık sık çatışır. Sosyal medya, insanın içsel kalite yerine dışsal onaya endeksli bir benlik imgesi üretmesine yol açabilir. Gogol’ün Ölü Canlar’ında Çiçikov’un statü satın alma çabası, bugün takipçi satın alma alışkanlıklarımızı düşündürüyor. Bu noktada tasavvufun öğütleri, günümüz Müslümanları için taze bir rehber sunuyor: “Yalandan, gösterişten yüz çevir, her işte niyetini düzelt.”

İslami etik, kurumsal düzenlemeler yanında bireyin kalbindeki teraziyle başlar. Sonuç olarak, gerçek samimiyet, kimsenin görmediği yerde bile dürüst ve edepli kalabilmekte. Müslüman bireyler olarak kendimizi, “beğenilmek” yerine beğenilen değerler etrafında inşa etmeliyiz. Hayâ ve edep, samimiyetin ayaklarıdır. Biz bu iki erdemin rehberliğinde hem dijital hem fiziki hayatta hakkaniyeti tesis edebiliriz.