HAKİKAT ARAYIŞINDA ÇIKMAZ SOKAK:

DİNÎ TEKELCİLİK

Prof. Dr. Halil İbrahim BULUT

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Dinî tekelcilik ya da hakikat tekelciliği konusu, dinin etkili olduğu bütün toplumlarda fazlasıyla konuşulan ve tartışılan bir mesele olmuştur. Müslüman toplumlarda bu mesele dinî değerlerin şahsi menfaat, siyasi güç veya ekonomik kazanç için kötüye kullanılmaya başlandığı, özellikle din üzerinden güç devşirme ve hâkimiyet kurma gayretlerinin kendini gösterdiği dönemlerden itibaren hep gündemde olmuştur. Konu hakkında fikir beyan eden yazarlar meseleyi farklı boyutlarıyla ele alsalar da meselenin özellikle inanç, siyaset ve sosyoekonomik boyutuna dikkat çekmektedirler. Bu bağlamda dinî değerlerin kişisel çıkarlar, siyasi ve ekonomik kazanç için kötüye kullanılmasının teolojik bir ihanete dönüştüğüne vurgu yaparlar. Ayrıca kavramların içini boşaltarak nasıl bir din mühendisliği yürütüldüğüne işaret ederler. Hiç şüphesiz din mühendisliği yoluyla ciddi ekonomik çıkarların nasıl elde edildiği ve kitlelerin özgür iradelerinin nasıl ipotek altına alındığı hususu meselenin en can alıcı noktalarından biridir. Esasen insanın olduğu bir yerde bu nevi tutumların tamamen önlenmesi mümkün değildir. Bununla birlikte Kur’an ve sünnetin rehberliğinde sahih bilgiye dayanmanın önemini hatırlamak, özellikle mutlak hakikati sadece kendi tekeline alan grupların bağnazlık ve şiddet sarmalına girdiklerini vurgulamak, sağduyu sahibi bütün Müslümanların vazifesidir. Toplumsal barışın korunması için dinî yapıların her zaman şeffaflık ve dürüstlük ilkeleri zemininde hareket etmeleri gerekir.

İnsanoğlu tarih boyunca anlam arayışı içinde olmuş; “Hakikat nedir, mutlak gerçekliğe nasıl ulaşılabilir, varoluşun anlamı nedir?” gibi sorulara cevap aramıştır. Düşünen insan ontolojik yapısı gereği hayatın zorluklarını aşmak ve varlığını temellendirmek için sağlam bir rehber olarak hakikatin peşine düşmüştür. Bununla birlikte hakikati olduğu gibi kavrayabilme imkânından mahrum olan insan, çoğu defa kendince doğrular ortaya koymuştur. Bu noktada ilahi dinler insanın yardımına koşmuş; inananlara hakikatin kaynağını, ölçüsünü ve sınırlarını göstermiştir. Akıl sahibi olmanın yanında bir de vahiy bilgisiyle desteklenen insanoğlunun hakikati kabullenip uygulaması yine de kolay olmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah pek çok vesile ile Müslümanlara “Allah’ın yoluna uymayı, birlik ve beraberlik içinde yaşamayı, topluca O’nun ipine sarılmayı” (Âl-i İmran, 3/103) emretmiş; tefrika çıkarıp fırkalara ayrılmanın Müslümanların gücünü zaafa uğratacağını haber vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Müslümanların sağlam bir cemiyet oluşturmalarını, kardeşliğin ve dayanışmanın hâkim kılınmasını sadece tavsiye etmekle kalmamış, uygulamaları ile bunu gerçekleştirmiştir. Ancak Kur’an’ın birlik ve beraberliği sağlamaya yönelik emirleri ve Hz. Peygamber’in bu husustaki tavsiyelerine rağmen İslam tarihinde pek çok fırka ortaya çıkmıştır. Doğrusu bu durum sadece İslamiyet’e özgü bir hâl değildir, bunun bir başarısızlık ya da dezavantaj olarak gösterilmesi de isabetli olmayacaktır. Zira insan doğasının bir parçası olan farklı düşüncelere sahip olma durumu sosyolojik bir gerçekliği göstermektedir. Dinin temel esaslarında birleşip ümmet birliği sağlandığı takdirde tali konularda farklı görüşlere sahip olmanın bir zenginlik kabul edilmesi gerekir. Dinî esasların anlaşılması ve yaşanması hususunda zamana, zemine ve şartlara göre bir kısım farklılıkların olması gayet tabii görülmelidir. Örneğin insanları eğitmek, ahlaklı ve dürüst kimseler olmalarını sağlamak eğitimin temel hedefidir. Zamana ve zemine bağlı olarak bunu gerçekleştirmenin vasıtalarında farklılıklar olması normaldir. Başlangıçta cami/mescit hem ibadet hem de eğitim mekânı iken bir müddet sonra medreseler, daha sonrasında mektepler ve günümüzde üniversiteler ihdas edilmiştir. Hiç şüphesiz itilafın caiz olduğu alanlarda İslam’ın tek bir yorumdan ibaret olduğunu iddia etmek mezhepçiliktir. Bu da Müslümanları bölen ciddi bir tehlikedir. Her dinî grubun sadece kendisini kurtuluşa eren fırka olarak görmesi, kendisi gibi olmayanları dışlayıp tekfir etmesi, Müslümanlar arasındaki vahdetin bozulmasına sebebiyet verecektir.

Genel anlamıyla dinî tekelcilik, tek bir dinî grubun mutlak hakikati temsil ettiğini, diğer tüm grupların yanlış veya sapkın olduğunu savunmaktır. Bu anlayışa göre, sadece belirli bir dinî gelenek içerisindeki bir gruba mensup olanlar kurtuluşa erebilir. Bu anlayışı kabul edenler, sadece kendilerinin kurtuluşa ereceğini (fırka-i naciye olduğunu) iddia etmiş ve farklı yorum sahiplerini dışlayıp ötekileştirmiştir. Hâlbuki dinî bir görüşün mutlak hakikat olarak dayatılmasının getirdiği yapısal özellikler ve beraberinde doğurduğu birçok problem bulunmaktadır: Öncelikle tekelci yapılar, kendi yorumlarının biricik olduğunu ve hakikatin tek temsilcisi olduklarını sadece kendilerinin kurtuluşa ereceklerini iddia ederler. Böyle bir kabul, diğer dinî yorum ve grupların varlığını bir tehdit olarak görmeyi ve onları gayrimeşru ilan etmeyi beraberinde getirir. Ayrıca karizmatik lider inancına sahip bu yapılarda lidere veya öndere kayıtsız şartsız itaat, dinî bir görev olarak sunulur; bu da bireyin sorgulama ve eleştirel düşünme melekelerini felç eder. Öte yandan hakikati kendi tekellerine alan grupların “öteki” olarak kabul ettiği grup mensuplarına yönelik kâfir, mürtet, müşrik, sapkın gibi tekelci bir din dili kullandıkları görülür. Bu ötekileştirme süreci, karşı tarafın canının ve malının helal görülmesine kadar varan bir şiddet sarmalına yol açabilir. Dahası kendilerini mutlak doğrunun temsilcisi olarak

gören zümreler, “insanları cehennemden kurtarma” bahanesiyle toplumsal alanda şiddete varan bir aşırılığa düşebilirler. Nitekim radikal selefî karakterli tekelci yapıların her türden yeniliğe, gelişmeye ve ilerlemeye bidat söylemiyle karşı çıktıkları, tarihin belli bir dönemindeki yaşam tarzını kutsayıp bütün zamanlara ve mekânlara dayattıkları ve bu şekilde davranmayanlara karşı şiddet uyguladıkları görülmektedir.

Dini tekelciliğin çoğu defa din istismarı üzerinden temellendirildiği, dinî değerlerin ve kutsal varlıkların araçsallaştırılması yoluyla istismar edildiği bilinmektedir. Bu da çoğu defa ayet ve hadislerin anlamları çarpıtılarak veya siyak-sibak ilişkisinden koparılarak belirli bir ideolojinin hizmetine sunulacak şekilde yapılmaktadır. Burada rüya, ilham ve keşif gibi bağlayıcı olmayan araçlar, mutlak bilgi kaynağıymış gibi sunulur ve geniş kitleler manipüle edilir. Hedefe ulaşmak için dinî kavramların içi boşaltılır ve örgütsel çıkarlar için paravan olarak kullanılır. Bu bağlamda cihat, zekât, himmet, hizmet gibi kavramlar, bağlamından uzaklaştırılarak kendi çıkarları için yeniden yapılandırılır. Elbette bütün bunlar yapılırken ciddi bir takiye uygulaması da kendisini gösterir. Hiç şüphesiz kendini gizleme ve olduğundan farklı görünme, istismarcı yapıların en sinsi yöntemlerinden biridir. Çoğu defa hedefe ulaşmak için haram, zulüm, hayâsızlık demeden her yola cevaz verildiği görülür.

Hakikat tekelciliğinin ve din istismarının tarihteki en belirgin örneklerinden biri hiç şüphesiz “Hariciler” denilen zümredir. Onlar, “Hüküm ancak Allah’ındır.” (Yusuf, 12/40, 67) ayetini sloganlaştırarak kendileri gibi düşünmeyen sahabeyi tekfir etmişler, Hz. Ali gibi büyük sahabi başta olmak üzere binlerce Müslüman’ın kanını akıtmışlardır. Kendi din yorumlarını tek hakikat olarak gören ve bu görüşlerinde bağnazca tutum sergileyen bu zümre, Allah Resulü’nün yakın arkadaşlarını şehit etmekten çekinmemiştir. İslam tarihinde Haricilerle ortaya çıkan dışlayıcı, ötekileştirici ve tekfirci söylemler, özünde aynı olmakla birlikte farklı zaman ve mekânlarda farklı görüntülerle arzıendam etmeye devam etmiştir. İki asır kadar önce Necid’de zuhur eden Vehhabilik akımı ve günümüzdeki uzantıları olan radikal dinî gruplar, tekfirci eğilimleri sebebiyle İslam’a ve Müslümanlara ciddi zararlar vermeye devam etmektedir.

Öte yandan din istismarı ve dinî tekelcilik denildiğinde hemen akla gelen gruplardan biri hiç şüphesiz “Bâtıniler” ya da diğer bir adıyla “Haşhaşiler” topluluğudur. Şii-İsmailî bir dai olan Hasan Sabbah’ın (ö.518/1124) liderliğindeki bu yapı ezoterik bir dil kullanarak taraftar kazanmış ve sır cemaatine dönüşmüştür. Takiyeye büyük önem atfeden bu zihniyet gizlilik ve mutlak itaat anlayışıyla mensuplarını şekillendirmiş; siyasi hedeflerine ulaşmak için suikastlar düzenlemiş ve Müslüman toplumda derin yaralar açmıştır. Liderleri uğruna gözlerini kırpmadan ölüme giden bu fedailerin nasıl yetiştirildikleri ve nasıl bir ruh hâline sahip oldukları gibi hususlar ciddiyetle araştırılması gereken konulardır. Hiç şüphesiz benzer yollar takip eden, gizliliği büyük bir başarı ile uygulayan, siyasi hedeflerine ulaşmak için yeni mensuplar kazanmaya çalışan ekipler her daim var olacaktır. Bunlar, kendi din anlayışlarını tek hakikat gibi sunup gençlerin zihinlerini iğfal eden din istismarcılarıdır. Bu zümrelere karşı sağduyu, şeffaflık ve ortak değerlerle mücadele edilmesi elzemdir.

Son on yıldır her temmuz ayı geldiğinde içimizde hep aynı acıyı hissetmekteyiz. 15 Temmuz 2016 Fethullahçı Terör Örgütü’nün kalkışması, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir travma olarak ortada durmaktadır. Anadolu’nun saf, zeki ve dinî hassasiyeti yüksek gençlerinin eğitim vaadiyle ele geçirilmelerinin, dinî hassasiyetlerinin manipüle edilerek istismar edilmelerinin ve nihayetinde siyasi hedefler için kullanılmalarının nasıllığı konusunda çok çeşitli zaviyelerden çalışmaların yapılması ciddi bir ihtiyaçtır. Tarihî tecrübelerimiz bu konularda çok daha dikkatli olmamız gerektiğini bize söylemektedir. Bu vesile ile -her bir dinî yapı özelinde- şu soruları sorup cevaplandırmanın anlamlı olacağı kanaatindeyim: Bir dinî yapı, liderlerinin “mehdilik” veya “seçilmişlik” vasfı taşıdığına dair mensuplarına sinsi bir inanç aşılıyor mu? Liderlerinin her sözünün ilahi bir hikmet taşıdığını ve sorgulanamaz olduğunu söylüyor mu? Şeyh ya da dinî lider -ister rüya yoluyla ister başka türlü olsun- Hz. Peygamber ile görüştüğünü iddia edip mensuplarına “ilahi onay almış” kutsiler topluluğu yakıştırması yapıyor mu? Sadece kendilerinin kurtuluşa ereceğini iddia edip diğer Müslümanları ötekileştiriyor mu? Bu şekilde soruları çoğaltabiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Dinî tekelcilik anlayışı, Müslüman toplumlarda ciddi sosyal ve teolojik problemlere yol açmaktadır. Bu anlayışın panzehri, İslam’ın iki asli kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnetin rehberliğinde inşa edilen mutedil bir din anlayışıdır. Din adına ortaya konulan her türlü söylem, akıl, sadık haber ve sağduyu süzgecinden geçirilmeli, Kur’an ve sahih sünnet ile test edilmeli; dinî tekelciliğe ve din istismarına kapı aralayan her türden söyleme karşı hassas olunmalıdır. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı ve akademik çevreler, toplumun doğru dinî bilgiye şeffaf bir şekilde ulaşmasını sağlayarak istismar alanlarını kapatmalıdır. İradesini bir başkasına teslim eden değil aklını kullanan, neye, niçin ve nasıl inandığını bilen bir Müslüman muteberdir. Hiç şüphesiz istismarcıların önündeki en büyük engel, Kur’an’ın “oku” ve “düşün” emirlerini şiar edinen akıllı, ahlaklı ve samimi Müslümanlardır.