GÖZÜMÜZÜN NURU

NAMAZ


Dr. Elif ERDEM

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

"...جُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ"

“…Namaz, gözümün nuru kılındı.”

(Nesai, Işratü’n-nisa, 1)

İsteseydi gelirdi,

Özleseydi arardı,

Sevseydi değer verirdi, bekletmezdi,

Ben kendi kendime konuştum, o beni hiç dinlemedi…

Çoğu zaman hayal kırıklıklarımızı anlatan bu sitem cümleleriyle yargılarız en sevdiklerimizi. Çünkü seviyorum demek yetmez; sevginin tezahürlerini görmek ister insan. Sevgi varsa saygı vardır, özlem vardır, heyecan vardır, korku vardır. İnsan karşısındakine saygı göstermiyor, onunla buluşmak için heyecan duymuyor, onu kaybetmekten korkmuyorsa belki de onu yeterince sevmiyordur. Başkaları söz konusu olunca titiz bir yargıç edasıyla bu tür sorgulamaların peşine düşen bizler, sevdiklerimize karşı tutumlarımızda aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz acaba? Çok aşina olduğumuz bir hadis vesilesiyle “en sevdiğimiz”le olan ilişkimize dair bir iç hesaplaşmaya ne dersiniz: “…Namaz, gözümün nuru kılındı.” (Nesai, Işratü’n-nisa, 1)

Dinin direği, cennetin anahtarı, müminin miracıdır namaz. Kulun Rabb’iyle kurduğu en özel iletişim şekli, O’na yakınlaşmanın en güzel yoludur. Bütün ilahi dinlerin temel ibadetleri arasında yer alması bu yüzdendir. İnsanlığa rehber olarak gönderilen tüm peygamberlerin namaza düşkünlüğü, nesillerinin namaz kılanlardan olması için yakarması (İbrahim, 14/40) ve inananlara tavsiyede bulunurken namazlarını dosdoğru kılmayı özellikle vurgulaması (Lokman, 31/17) bu yüzdendir. “Müminler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını artırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler. Namazlarını özenle kılarlar… (Enfal, 8/2-3), “Onlar, namazlarında derin bir saygı hâli yaşarlar.” (Müminun, 23/2). Kulluğun en güzel örnekliğini sergileyen Sevgili Peygamberimizin namaz için “gözümün nuru” demesi de işte bu yüzdendir.

Namaz, Peygamber Efendimizin gözünün nuruydu. Kendisine vahiy getiren Cebrail’den öğrendiği bu ibadet, yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Bir şeye sevindiğinde hemen Rabb’inin huzuruna varır, namaza dururdu. Bir nimete eriştirdiğinde namaz onun teşekkürü olurdu. Sıkıntıya düştüğünde namazla yardım diler, korkularını namazla giderir, Rabb’ine namazla sığınır, pişmanlığını namazla arz eder, hacetini yine namazla dile getirirdi. Bu özel ibadete hazırlanırken kılık kıyafetine ve temizliğine özen gösterir, gece yarısı sıcacık yatağından kalktığında bile abdest almakla yetinmeyip dişlerini de temizler, huzur-ı ilahiye büyük bir edep ve hürmetle varırdı. Namazın her bir rüknünü ciddiyetle yerine getirir, Kur’an-ı Kerim’i tane tane okur; ne söylediğini, neyi nasıl neden yaptığını bilerek ve hissederek namazın lezzetine varırdı. “En Yüce Dost” dediği Rabb’iyle buluştuğu bu anların hiç bitmemesini istercesine namazını uzun uzun kılar; huşuyla eda ettiği bu namazlar ise izleyenleri hayran bırakırdı. “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öyle namaz kılın.” (Buhari, Ezan, 18) diyen Allah Resulü, inananlara bu mühim vazifenin nasıl yerine getirileceğini tekrar tekrar gösterdi ve gözünün nuru, gönlünün huzuru olan bu ibadetten aynı tadı almaları için namaza dair ne varsa ümmetine anlattı, öğretti.

Peki ya namaz bizim gözümüzün nuru olabildi mi? “Namaz uykudan hayırlıdır.” diyen müezzinin sesiyle ürperip uyanabiliyor muyuz tatlı uykumuzdan ya da beş vakit minarelerden yankılanan “Haydi kurtuluşa.” çağrısına cevap verebiliyor muyuz içtenlikle? Her bahaneyle sevdiğini görmeye fırsat kollayan bir sevgili misali her hâlini Rabb’ine namazla arz eden Resulullah’ın yolundan gidebiliyor muyuz? Allah rızası için mi kılıyoruz namazımızı yoksa annemiz babamız ya da bir başkası için mi? Değer verdiğimiz ve değer görmek istediğimiz kimselerle buluşmaya giderken gösterdiğimiz özeni “En Sevdiğimiz”le buluşmaya hazırlanırken gösteriyor muyuz? “Allahuekber” diyerek ellerimizi kaldırdığımızda geride bırakabiliyor muyuz dünyevi telaşları? “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” derken dilimizde, kalbimizde ve zihnimizde kim/kimler var? “Semiallahu limen hamideh: Allah, kendisine hamd edeni duydu!” diyoruz rükudan doğrulurken. O bizi duyup karşılık verirken bizler kimin huzurunda olduğumuzun, ne dediğimizin, ne yaptığımızın farkında mıyız? Kıyamımız kıraatimiz, rükumuz secdemiz yerli yerinde mi yoksa birbirine mi karışıyor hepsi; Resulullah’ın “en kötü hırsız” diye nitelediği namazından çalanlardan mıyız? Huşuya erebiliyor muyuz yoksa seccadenin deseniyle, ilmeğindeki hatayla yahut ütüsü bozulan kıyafetimizle mi meşgulüz? Belki de günlük işlerde kaldı aklımız: yapılacaklar, alınacaklar, geri verilecekler, gidilecekler, giyilecekler… Hala başkalarıyla tartışmaya devam ediyoruz belki içimizden ya da normalde hiç aklımıza gelmeyen şeylere namazda zihin yoruyoruz. Sahi kaçıncı rekâtta olduğumuzu biliyor muyuz? Farzı mı kıldık sünneti mi, acaba öğleye mi niyet etmiştik ikindiye mi? Bizi görenler, Resulullah’ın namazını anlatan kıymetli eşi Hz. Aişe’nin “Kıldığı namazların güzelliğini ve uzunluğunu sorma!” (Buhari, Menakıb, 24) dediği gibi tasvir edebilir mi hâlimizi ya da namazda olduğumuzu dahi fark edemezler mi yoksa? “Kalk namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” (Ebu Davud, Salat, 156, 157) diyen Peygamber Efendimize verdiği gibi sükûnet ve huzur veriyor mu bu namaz bize yoksa acele ve ruhsuz kılındığı için kan ter içinde bırakan, bittiğinde kurtulma hissi veren ağır bir ibadete mi dönüşüyor? Peki ya günde beş vakit yıkandığımız bu nehir ruhumuzu arındırıp bizi kötülükten, çirkinlikten, ahlaksızlıktan koruyabiliyor mu? Daha iyi bir insan, daha bilinçli bir Müslüman, daha sevgili bir kul olmamızı sağlıyor mu?

Kul hatadan masun olmaz elbette. Bu sorulara verdiğimiz yanıt her daim aynı olmayabilir. Ama unutmayalım ki namaza verdiğimiz değer, Rabb’imizle ilişkimize verdiğimiz değeri yansıtır. Çünkü namaz müminin nişanesi, kulluğun mihenk taşıdır. Zira Rabb’imizin “…gerçekten kurtuluşa ermişlerdir…” (Müminun, 23/2) diye övdükleri de namaz kılanlardır, “…Vay hâline!...” (Maun, 107/4-6) diye kınayıp azarladıkları da.