TOPARLANIN GİDİYORUZ


Şerife DOĞAN


Duyduğum yoktu ne vakittir

Güvercin sesi, kumru sesi, pencerede;

İçime gene

Yolculuk mu düştü, nedir?

Nedir bu yosun kokusu,

Martıların gürültüsü havalarda;

Nedir?

Yolculuk olmalı, yolculuk.

 Orhan Veli Kanık

İnsanoğlu, ilk çağlardan bugüne yaşadığı yerin dışında, bilinmeyeni keşfetme ve merak duygusundan seyahat etmiştir. Yeni yerler görmek, farklı düşünce yapılarıyla tanışmak, düşüncelerimizi değiştirmek ve kalıplarımızı kırmak isteriz. İnsanlık tarihi kadar eski olan seyahat kavramı uzak yerler arasındaki devinimdir.

Seyahat denince yediden yetmişe hemen aklımıza Evliya Çelebi gelir. 17. yüzyılda yaşamış tarihimizin en önemli gezgini, seyahat severlerin kahramanıdır. Dünya tarihinde ise İbn-i Battuta, Marco Polo, Christopher Colomb, Vasco da Gama gibi isimler önemli seyyahlar arasındadır.

Okul kütüphanesinden temin edilen “Ayşegül Tatilde” kitap serisini heyecanla okuyan, çizimlerine bakarak hayaller kuran bir nesli geride bıraktık. İnsanoğlunun temel duygularından birisi meraktır. Yaşama sevincini koruyup merakının peşinden gidenlerin; etrafındaki sesleri duyup çevresini görünce ruhları da aydınlanmaya başlar. Tebdilimekânda ferahlık vardır; yatan aslandan gezen tilki yeğdir; çok okuyan çok bilir, çok gezen ondan da çok bilir atasözlerini günlük hayatımızda sıkça kullanırız.

Bir yolculuğa çıktığında zaman yavaşlar, farklı şehirdeki yaşanmışlıklar rutin hayattaki günlerden daha uzun gelir insana. İbn-i Battuta “Seyahat, önce seni sözsüz bırakır sonra ise iyi bir hikâye anlatıcısına dönüştürür.” diye tanımlar seyahati. Her seyahat kişiyi biraz daha olgunlaştırır, dönüştürür. Kişinin kendini yeniden keşfetmesine hayatında yeni bir sayfa açmasına olanak tanır. Emile Zola seyahati, “Hiçbir şey zekâyı seyahat etmek kadar geliştirmiyor.” cümlesiyle anlatır.

Turist mi, Seyyah mı?

Uzun bir yaz tatilini yeni bitirdik. Bütün bir kış yapılan tatil planlarını imkânlar dâhilinde gerçekleştirmeye gayret ettik. Yeni yerler görmeye, keşfetmeye çalıştık. Seyahatin insana yaşama sevinci kattığı konusunda sanırım mutabıkız. Peki, biz Paul Theroux sözündeki gibi “Turist olmaya mı talibiz seyyah olmaya mı?”

Turistler, belirli bir plana ve rotaya bağlı kalırken seyyahlar yolculuklarının sonucunu tam olarak bilmezler. Bu belirsizlik, seyyahların daha esnek ve açık fikirli olmalarını sağlar. Seyyahlar, karşılaştıkları beklenmedik durumları ve sürprizleri kucaklarlar; bu da onların seyahatlerini daha zengin ve öğretici kılar. Seyyahlar için yolculuk, planlanmış bir rotadan çok keşif ve macera dolu bir süreçtir. Seyyah önüne ne çıkarsa onu görür, yolu açıktır. Turist neyi görmek istiyorsa onu görebilir, yolu ise sınırlıdır. Seyyah olmayı seçmek seyahati daha zenginleştirir.

Seyyah, başkasının hikâyesine ortak olan ya da onu ortak edendir. Yeni kişiler tanıdıkça heyecanlanır. Turist ise daha önce gördüğü resimlere ve kartpostallara benzeyen manzaraları görünce çok sevinir. Hızlı seyahat olmaz. Hız turistlere özgüdür ve yolculuğu sıradanlaştırır. Seyyah ise anı yaşayarak kıymetlendirir, anın ruhuna değmesine izin verir. Turist, bir slayt gösterisi gibi hızla görülüp geçilen meydanları, insanları ve hâllerini görür. Belleğinde iz kalmaz, derinleşemez. Gitmek, gezmek, fotoğraflar yüklemek... Bakmak, fotoğraf çekmek ve tekrar otobüse binmekten ibarettir gezisi. Seyyah ise turistin aksine yolun hikâyesine kendini katandır.

Geziye turistik eğlence için değil gezgin ruhuyla gidilmeli. “Burayı da gördüm.” demenin, gezmeyi bir böbürlenme vesilesi kılmanın sığlığına kapılmadan şehrin ruhunu keşfederek manası kavranmalı.

Seyahatle Öze Doğru Yol Almak

Yeni yerler görmek ve farklı kültürlerle tanışmak, bize kim olduğumuzu ve hayatta ne istediğimizi görme fırsatı sunar. Her seyahat, bizi kendimizle de tanıştırır. Yolculuk, kişisel gelişimin bir adımıdır. Dünyayı keşfederken kendi iç dünyamızı da keşfeder ve hayatımızı daha anlamlı kılacak deneyimlerle zenginleşiriz. Küçük bir köyde tanıştığımız yaşlının bir sözü, yıllardır okuyup anlayamadığımız bir kitabın cümlesi gibi içimize işler.

İnsan, yolculukta hem dış dünyayı hem de kendi iç dünyasını keşfeder. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, farklı yaşamlarla yüzleşmek ruhu besler, zihni açar ve sonunda bir dönüşten daha fazlasını getirir. Bilinmeyen yollar bizi daha cesur, anlayışlı ve empatik bireyler yapar. Seyahat insanı iç âlemi ile buluşturmuyorsa, sadece kısa sürede çok yer görme telaşından öteye geçmiyorsa yorulduğumuza değmez.

Yeni Rota Oluşturuluyor; Yavaşla

Yolculuk merak etmektir. Bildiğinizi sandığınız şehrin sokaklarını yürüyerek keşfetmektir. Bazen yorulan zihinler için gerekli olan sadece toprağa dokunmak, farklı kültürlere tanık olmak, yerele temas etmektir. Paket hâlinde pazarlanan turlarla bu saydıklarımızı ne kadar hissedebiliyoruz?

Geçmişte yaz tatilinde memlekete gidilir; dedemizin, ninemizin tarla işlerine yardım eder, onlardan duyduğumuz övgü dolu sözlerle hayata karşı motive olurduk. Seyahat, kendimizi yerelin gözünden görmemizi sağlar. Modern çağ denilen bu günlerde ihtiyaçlar tamamen değişti. Artık ne kadar çok yere gidersek o kadar dolu dolu bir tatil yapmış sayılıyoruz.

Birkaç gün Anadolu’nun dağ köylerinde bahçesinden hanımeli sarkan bir teyzenin evinde misafir kalsak, sabah erkenden başlayan iş telaşına ortak olsak, yöresel bir yemeğin hikâyesini dinleyerek yapılışına eşlik etsek ne güzel olur. Ruhumuzun, belki de asmaların sardığı kameriyede içilen bir bardak çaya ve sakince kitabımızı okumaya ya da ekmeğin, emeğin kıymetini daha iyi anlamak için buğday başağının biçilmesine eşlik etmeye ihtiyacı var. İnsanoğlu görmediğini merak eder, yapamadığını yapmak ister. Konfor alanımızın dışına çıkarak en farklı deneyimi yaşayabiliriz.

Günümüzde ise ne kadar şehir, ülke gezsek de fıtratından, özünden, topraktan uzaklaşan insan sürekli kendini yorgun hissediyor. Tabii ki denizin serinliği, yeşil alanların huzuru, tarihî yerlerin mistik havası keşfedilmeli. İstanbul’un boğazını, Antalya’nın denizini, Salda Gölü’nü, Göbeklitepe’yi, Pamukkale’yi görmek, Anadolu’yu keşfetmek ruhumuzu zenginleştirir. Ormanda oturmayı, ağaçların hışırtısını dinlemeyi, denizin akşam vakti artan dalgalarını izlemeyi ve bunlar üzerine tefekkür etmeyi de ihmal etmeyelim.

Tatile Gidemeyenin Zorbalanması

Tatil yapmak; modern toplumda başarı, zenginlik, özgürlük ve sosyal statü sembolü olarak algılanıyor. Ne iş yaptığın, nerede oturduğun gibi nereye tatile gittiğin de bir kimlik belirleyicisi hâline geldi. Günümüzde yaz tatilinde deniz kenarına gitmeyen çevresi tarafından yargılanıyor. Herkesin ekonomik, fiziksel ve sosyal koşullarının farklı olduğunu anlamak, empati kurmak çok zor olmasa gerek. Toplum olarak tatil kavramını belki de yeniden tanımlamalıyız. Tatil ihtiyacını karşılamanın yolları kişiden kişiye değişebilir. İnsanın günlük hayatta ne eksiği varsa onu yaptığı moladır tatil.

Herkesin Evliya Çelebi rolü oynadığı sosyal medyaya göre sanki tüm ülke seyyah olmuş! Peki, ne için gezmek; görmek, keşfetmek, özümüzü bulmak için mi yoksa burada bir fotoğraf karemiz olsun, ne çok yer görmüş, gezmiş, kültürlü desinler diye mi? Sosyal medya platformlarındaki parlak fotoğraflar, tatil anıları bu normlara uymayanları yani tatile gidemeyenleri bir nevi "toplumsal dışlanma" döngüsüne hapsediyor. İlkokuldaki çocukların muhabbetinin konusu, yaz tatilinde hangi tatil beldesine gideceksin üzerine oluyor. Gidemeyen kendini eksik, kusurlu hissediyor. İzin dönüşü tatil anılarını anlatmak, ofis arkadaşlarından geride kalmamak için tatile gidenler bile var. Bu dönüşümü ve davranışı hayretle izliyoruz. Dinlenmek isterken daha çok yorulan, enerji ve para harcayarak “Etraf ne der?” baskısından kurtulmaya çalışan ve anlamından uzaklaşan tatil kavramı bize ne katıyor? Artık bunun da sorgulanması gerekiyor. 

Gittik, Gezdik, Döndük

Otobüs camından dışarıya bakarken, bir dağın zirvesinde oturmuşken ya da yabancı bir şehrin sokaklarında kaybolmuşken aslında kendi ruhunun derinliklerini keşfeder insan. Hayatın akışına dışarıdan bakabilme fırsatıdır seyahat. Bunun için yapılan yatırım belki de kendine yaptığı en büyük iyiliktir. Seyahat ederken sadece çevreyle değil kendi ruhuyla da bir diyalog kurar. Seyahat dönüşü ise artık eskisi gibi değildir. Çantasında yeni anılar, ruhunda da yeni bir bilgelik taşır.

İnsan kaybolmaya açık olabildiği kadar kendi ruhunu bulabiliyor. Çünkü gerçek keşif yolculuğu, Proust’un sözündeki gibi “Yeni yerler aramakta değil yeni gözlere sahip olmaktadır.” Böylece gittiğimiz her yer, karşılaştığımız her kişi bize yeni görme biçimleri kazandırır, ruhumuzu dinginleştirir.

Neyi görmeyi umduğumuz gerçekte neyi gördüğümüzü etkiliyor. Seyahat, kaybolmaya açık olmak, yeni yaşantıların akışına kapılmaya izin verebilmektir. Böylece ön yargılar kırılır ve dünyanın olanca farklılığını, insan ruhunun sonsuz çeşitliliğini idrak etmekle kâinatta ne de küçük bir yer işgal ettiğimizi fark ederiz. Pablo Neruda’nın dediği gibi ”Yavaş yavaş ölürler, seyahat etmeyenler.”

Gerçek seyahat insanı terbiye eder. Böylece dış âlemde atılan her adım, kalbe doğru yürünen yolculuğun bir parçası olur. Mütevazı imkânlarla kendini bulmak, kendine varmak için yola düşen seyyahlara selam olsun. Tatili attığı storyler ile takip edenlere, canlı canlı yaşatan ama kendisi yaşayamayanlara da selam olsun. Gezdiğini, yediğini övünme nesnesi olarak kullanan, gittim demek için gidenlere de selam olsun.

Unutmayalım, en uzun yolculuk cesaret ve kararlılıkla atılan ilk adımla başlar. Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir. Andre Gide’in sözündeki gibi “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” Cesaretinizi toplayın, valizinizi hazırlayın ve yeni bir maceraya atılın. Sahi, bir sonraki yolculuk nereye?