MELİKŞAH ÖZEN   

İLE SÖYLEŞİ

 

Söyleşi: Mahir KILINÇ

 

Bizim çocukluğumuzda Superman, Batman gibi uydurma kahramanlar vardı. Çocuklar bu kahramanlara özenir ve onlar gibi olmaya çalışırdı. Günümüzde de hâlâ çantalarda, çeşitli kıyafetlerde ve eşyalarda bunların resimleri yer alıyor. Bu uyduruk kahramanlar çocuklara filmlerle sunuluyor. Hâlbuki bunların yerine tarihî dizilerimiz yer alıyor olsa ve çocuklarımız gerçek kahramanları öğrense durum çok farklı olurdu.

Tarihin içerisinden çıkıp gelen bir kahraman olan Melikşah’ın ismini taşımaktasınız ve aynı zamanda usta bir binicisiniz. Öncelikle tarihe ve günümüzde spor olarak kabul edilen binicilik, okçuluk ve kılıç kullanmaya karşı ilginiz nasıl başladı? Nasıl vazgeçilmeziniz oldu?

Ceddimiz köken olarak Karamanoğlu Beyliğine kadar uzanıyor ancak Rumeli’de uç beyliği yapmak ve cenk etmek için buralara (Tekirdağ) gelmişler. Dolayısıyla cengin efsane değil yaşanmış bir gerçek olduğu aileden geliyorum. Dedemin dedesi Çanakkale şehitlerinden, babası da Kuvayı Milliye’den. Benim dedem de böyle bir neslin son kuşağı ve çok iyi bir kılıç ustasıydı. Bir kılıçla ya da elindeki bir sopayla nasıl dövüşebileceğini bilen bir adamdı ve bunları babasından öğrendiğini söylerdi. Babam, çocukken geçirmiş olduğu kaza sonrası tek kolunu kaybetmiş olsa da çok iyi ata binerdi. Annem tarafında da bu cengâverlik olduğundan annem bile iyi bir biniciydi. Hülasa özellikle at biniciliği ailemizde çok yaygındı. Ancak benim biniciliği, kılıç kullanmayı ve okçuluğu öğrendiğim ve esinlendiğim kişi rahmetli dedemdi. Ondan edindiklerimle kendimi geliştire geliştire bu günlere geldim. Küçük yaşlarımdan beri at sırtında olmamdan ve bu hareketliliği sevmemden ötürü vazgeçemiyorum. Ayrıca Yüce Allah’ın: “Andolsun o harıl harıl koşan (at)lara.” (Adiyat, 100/1) buyurup da üzerine yemin ettiği bir hayvan olması hasebiyle at gönlümde çok ayrı bir yerde durur. Ben Allah için, vatan için cengi seven bir neslin evladı olarak kendim de cenk için her an hazır olmam gerektiğini düşünen ve ömründe şehadeti arzulayan biriyim. Dolayısıyla da bunlara, bir hobi olmaktan öte Müslüman bir neferin olmazsa olmazı olarak düşünüp öyle bakıyorum.

Türkiye’nin yanı sıra dünyanın birçok ülkesinde izlenme rekorları kıran “Diriliş Ertuğrul” dizisinde Melikşah’ı canlandırdınız. Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı ve aynı ismi taşıdığınız bir kahramanı canlandırmak sizde nasıl bir duygu oluşturdu?

Kapaklı (Tekirdağ) ilçesinde eski ve köklü bir aile olmamız bilinir olmamızı da beraberinde getiriyor. Dolasıyla benim ata binme, okçuluk ve kılıç kullanma maharetimi buralarda bilirler. Bir vesile ile arkadaşlar yönetmen ve yapımcı Nazif Tunç hocama benden bahsetmişler. O da beni önce Öfke sonra da Çerçi adlı filmde oynattı. Tabii bu arada çeşitli dizilerde de roller alıyordum. Yani Diriliş dizisinden önce tecrübe edinmiştim. Diriliş’teki ekibe kılıç kullanma dersleri veriyordum. Sonrasında Mehmet Bozdağ, orada da beni görünce Melikşah Alp rolü için beni düşündüğünü söyledi, ben de memnuniyetle kabul ettim. Çünkü az önce de söylediğim gibi biz cenge aşina neslin evlatlarıyız. O yüzden de bir dizi bile olsa burada olmak bana heyecan veriyordu. Sanki o devirde yaşıyorum ve gerçek cengin içerisindeymişim gibi geliyordu. Hatta dizinin yönetmeni Metin Günay hocam beni ara ara: “Kendini çok fazla kaptırıyorsun, kapılma bu kadar.” diye uyarırdı. Peşine de gülerek: “Role kaptırıp da milleti kılıçtan geçireceksin.” derdi. Gerek Altan Abi gerek Metin hocam gerek Mehmet Bozdağ rolümü çok inanarak yaptığımı söylerlerdi. Dizideki ağlama sahnelerinde gözyaşı kullanmak yerine ciddi ciddi ağlardım. Çünkü o anı yaşıyordum, Melikşah’ı gerçekten yaşamışım gibi hissediyordum.

Televizyonlarda tarihî dizilerin yapılması ve hatta yaygınlaşması topluma neler kazandırmaktadır? Bu tür işlerde yer almanın avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Bizim çocukluğumuzda Superman, Batman gibi uydurma kahramanlar vardı. Çocuklar bu kahramanlara özenir ve onlar gibi olmaya çalışırdı. Günümüzde de hâlâ çantalarda, çeşitli kıyafetlerde ve eşyalarda bunların resimleri yer alıyor. Bu uyduruk kahramanlar çocuklara filmlerle sunuluyor. Hâlbuki bunların yerine tarihî dizilerimiz yer alıyor olsa ve çocuklarımız gerçek kahramanları öğrense durum çok farklı olurdu. Örneğin Diriliş’ten sonra etrafımdaki çocuklar o kahramanlara özenip kılıç kullanmayı öğrenmek için yanıma geldiler. Artık çocuklar oynarken biri Bamsı oluyor biri Turgut Alp biri de Ertuğrul oluyor. Özellikle Diriliş dizisi bu tarihî diziler furyasının öncüsü ve âdeta lideri oldu. Bu dizi ve peşinden gelen diğer diziler; tarihimize ilgiyi artırması noktasında çok önemli işleve sahip oldular. İnsanların, tarihteki olaylardan esinlenerek oluşturulan, kurgu olduğu belirtilerek yapılan bu diziler sayesinde kendi tarihine ve kendi kahramanına yöneldiğini düşünüyorum. Günümüzde bu dizilerin dezavantajı olsa olsa popüler olma hevesiyle yapılan birtakım kusur, eksiklik ve bazı çarpıtmalardan ibaret sayılabilir. Bu dezavantajlar bile tüm eleştirilerle beraber tarihin, tarihteki olayların ve kişilerin daha çok konuşulmasına vesile oluyor.

Türkiye Diyanet Vakfı gönüllüsü olarak mahzun gönüllere dokunan ve yardım götüren ekiplerin içerisinde yer aldınız. Oralarda yaşadıklarınızın gönül dünyanıza tesirlerinden bahsedebilir misiniz? Oyunculuk dışındaki sosyal projelerde yer almak nasıl bir duyguydu?

TDV aracılığıyla çeşitli ülkelere ve Türkiye’de pek çok yere gitmek nasip oldu. Orada, yardımları mağdur olan kimselere dağıtırken çok büyük bir mutluluk yaşıyorsunuz. Bir de hiçbir şeyin televizyonlardan ya da çeşitli mecralardan izlediğiniz ya da fotoğrafta gördüğünüz gibi olmadığını anlıyorsunuz. O yardım ekibinin içerisinde yer almak ve o insanlarla sıcak temas kurmak çok başka ve anlatılmaz bir duygu. İnsanların size “Biz yalnız değilmişiz.” diyen bakışları gönlünüzün en ücra noktasına kadar ulaşıyor. O insanların ettikleri duaları iliklerinde hissediyorsun. Şu an bunları konuşurken bile tüylerim diken diken olur. Bu anlar gerçekten de kelimelerle ifade edilebilecek gibi değil. Ayrıca başta Türkiye Diyanet Vakfı, Kızılay olmak üzere çeşitli STK’lar aracılığıyla ülkemizin yardımlarının dünyanın dört bir yanına ulaşıyor olması da ayrı bir gurur. İşte oralarda ülkemizin ne kadar büyük bir ülke, insanımızın da ne kadar yüce bir gönül sahibi olduğunu anlıyorsunuz.

Bir programda en büyük hayalinizin atla İstanbul’dan Mekke’ye gitmek olduğunu söylüyorsunuz. Bu hayaliniz nasıl zuhur etti ve sizce bu hayalinize ne kadar yakınsınız? Son olarak genç oyunculara ve okurlarımıza neler tavsiye edersiniz?

Ben, bilvesile Kudüs’te Filistinli kardeşlerimle buluşmuştum. Orada bu beyanatı vermiştim. Endülüs’ten Mekke’ye çıkan üç atlı arkadaş Filistin’deki bir oyuncu arkadaşın demecinden etkilendik diye söylüyorlar. O etkilendikleri kişi de benim. Onların bu demeçleri beni daha da heyecanlandırdı. Hatta geçtiğimiz aylarda onlar Türkiye’deyken ben de onlara katılayım dedim ancak işlerim ona uygun olmadı, müsait olamadım. Çocukluktan bu yana ömrü at sırtında geçmiş ve atıyla aylarca dağlarda yalnız dolaşmış biriyim ki babamın vefatından sonra o üzüntümü hafifletmek için altı ay dağlarda kalmıştım. O yüzden Allah’ın izniyle uzun bir yolculukta zorlanacağımı da düşünmüyorum. Ayrıca eşim de çok iyi bir binicidir. Nasip olursa bu yolculuğu eşimle birlikte yapmak istiyorum. Yetkililerle ve ilgililerle görüşüp belki bu seyahatin belgeselini de çekmiş oluruz. Her dönem padişahı, hacca gitmek isteyip gidemeyenler için bir kervan oluşturup gönderirmiş. Ben de o anı canlandırmak adına belgesel tadında bir şey düşünüyordum. O kutsal yolculuğu tarihin izlerini sürerek, ecdadın geçip gittiği ve konakladığı yerlerde kalarak; insanları da bu yolculuğa şahit tutup onlara bir heyecan aşılamak adına böylesi bir proje aklımda ve gönlümde var. Buna ne kadar yakınım? Çok yakınım, çünkü bir şeye “Ol!” dedi mi olduran Allah’ım (c.c.) ummadığım bir yerden bir vesile çıkarıverir de o kutsal yolculuğun içinde buluveririm kendimi.

Son olarak genç oyuncu kardeşlerime kendi dinî ve ahlaki değerlerini unutmasınlar ve daima yaptıkları her işte onları ölçüt olarak kabul etsinler derim. Hem yaptıkları işlere hem de hayata bu zaviyeden baksınlar. Bu dünyanın büyülü aynası olan şan ve şöhrete kapılmasınlar. Gelen teklifleri ya da işleri koşulsuz bir şekilde şan, şöhret ve para uğruna hemen kabul etmesinler. Bir baksınlar; dinî, ahlaki ve millî değerlerimize uygun mudur değil midir? Dolayısıyla basiretli ve tercih yapan biri olma adına da öncelikle bol bol okumayı ve manevi dinamiklerini geliştirmeyi asla ihmal etmesinler diyorum. Okuyucularımız da değerlerine sahip çıkan ve bunları koruma adına uğraş veren sanatçılara ve sanat yapımcılığına destek versinler ve takip etsinler.

Öz Geçmiş

Melikşah Özen, 1981 yılında Tekirdağ Kapaklı’da dünyaya geldi. Babasının öğretmen olmasından ötürü ilkokulu ve ortaokulu çeşitli vilayetlerde okudu. Liseyi ise Çerkezköy’de bitirdi. Yaz tatillerini dedesinin yanında geçiren Özen, dedesinden at biniciliğini, kılıç kullanmayı ve okçuluğu öğrendi. Bu alanda iyice ustalaşmış olan sanatçı, askerliğini jandarma özel harekât olarak yaptı ve bu özel görevini iki yıl daha sürdürdü. Dönüşte memleketinde hem at biniciliği hem okçuluk hem kılıç kullanmaya yönelik dersler vermeye başladı. Çeşitli tiyatro gösterilerinde sahne alan, senaryo ve skeçler yazan sanatçı, oyunculuk deneyimine Öfke adlı filmle başladı. Bunun ardından Çerçi adlı film ve çeşitli dizilerde rol alan Melikşah Özen, Diriliş Ertuğrul dizisinde kendi adını da taşıyan Melikşah Alp rolünü üstlendi. Atıyla seyahat etmeyi, uzun süreli kamplar yapmayı seven, ormanda kalarak yaz ve kış hayatını bizatihi yaşamış olan Özen oyunculara at biniciliği, kılıç kullanma ve okçuluk üzerine eğitmenlik yapmaktadır. Esenyurt Üniversitesi Radyo ve Televizyon Bölümünde öğrenimine devam eden Melikşah Özen, üç çocuk babasıdır.