SELAM SELAMETTİR KİŞİ ŞERRİNE


Gülşen ÜNÜVAR


Dinle gönlü sak!

Bir önceki mektubumda da bahsettiğim üzere hâlâ yollardayım ben. Asıl sen nasılsın sen? Yolun verdiği sevinci, erinci hiçbir şeyde bulamadım şu dünyada. Yürümek, insanoğluna bahşedilen en kıymetli yetilerden biridir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Her zamanki gibi yalın yürüyorum evlat; ne bir eşya ne de su. Mevla’m yola düşenin rızkını elbet verir, dedim koyuldum istikametime. Çağlayan ırmaklar ne güne durur, ya şu daldaki yemişler? Bakmasını, görmesini bilene her şey aştır, her şey ikram.

Handan hana, hamamdan hamama uğrayarak geçer giderim şehirlerden, köylerden. Herkeste aynı telaş, aynı savaş; dünyada hüküm sürme hevesi. Bilmezler mi ki dünya kalıcı, insan geçici. Tüm âlemi zapt etsen de gün gelecek göçeceksin ve tek bir çöp bile götüremeyeceksin yanında.

İnsanları anlamak zordur evlat! Yine de onları tanımak, onlarla hasbihâl edip gönüllerine yâren olmak insanca bir meraktır hepimizde. Niye düştüm zannedersin yollara? İnsanoğlu olmadan dünya seyredilir mi hiç? Zaten manalı olan tabiata daha da mana katar insan kişisi. Manasını renklendirir; çeşni olur dağa taşa, kurda kuşa.

Issızın içinden yürürken dün; sırtı zırhlı, eli kılıçlı, yârenleri pek gözü pek, kara küheylan üzerinde civan mı civan bir neferle karşılaştım. Uzunca baktık birbirimize, ben bekledim o bekledi. En sonunda dayanamadı dedi; “Hayırdır ihtiyar, yok mu bize verecek bir selamın, edecek hayır duan?”

Dedim evlat, münasibi sanadır.

Şaşırdı; “Olur mu hiç! Büyüğümsün, kelamın ilki sana düşer”

Dedim yanılırsın! At sende, kılıç sende, asker sende; velhasıl hüküm ile niyet sende. Evvela sen selam vereceksin ki dost musun düşman mı anlaşılsın. “Selam selamettir kişi şerrine.”*

Suskun olanın niyeti nereden, nasıl biline?

Atından inip elime koştu nefer, hürmet etti, af diledi. Bugüne dek olaya bu açıdan bakmadığı o kadar belliydi ki mahcup oldu, kendini suçladı. Dedim dertlenme, öğrenmek için çıkar insan yola. Bak bugün sen selamın hikmetini öğrendin, ben de neferlerinle beraber seni kervanıma kattım.

Önce anlamadı ne demek istediğimi, sonra uzun uzun izah ettim. Gideceğim yere kadar götürmeyi teklif ettiler, yalnız yürüme dediler. Dedim haşa! Yalnız değilim ben, altın yüklü kervanım var. Kervanıma eşlik eden ağaçlar, bulutlar, kuşlar var. Yerdeki karıncadan gökteki yıldıza kadar yol arkadaşıdır bana. Siz varın gidin yolunuza, bahtınız açık ola, gönlünüz erinç dola. Adım başınıza sevap, niyetinizin güzelliği mislince hayır yazıla.

Âmin deyip uzaklaştılar, tozu dumana katıp atlarının yelelerini uçurdular. Arkalarından uzunca bir süre baktım baktım ve dedim; işte böyle! Kimi yürür kimi koşar kimi uçar. Yolun sonunda herkes aradığına varır. Kimi kendine kimi kendinden çok ama çok uzak bir yere.

Nasiptir bu evlat! Kimin nereye, nasıl varacağı da nasiptir. Mühim olan yola koyulmak, yolda olmak, yolu aramak. Avare insan işi değildir bu, heybesini omzuna atıp da diyar diyar gezen, her gördüğünden nimet uman. Aksine, dört elle işine sarılan, nafakasını çıkarmak için alın teri dökenlerin harcıdır yol. Ya bu iş nasıl olacak peki, hem işimin başında olacağım hem yola koyulacağım dediğini duyar gibiyim. Bak sana yine bir meselden misal vereyim: Zamanın behrinde, uzak şehrin en ırak mahallesinde bir demirci yaşar idi. Sabah ezanıyla uyanıp demir dövmeye bir başlar, yatsı ezanına kadar vur Allah vur, vur Allah vur. Onlarca demiri şekilden şekle sokar, şekle girmeyenleri ısıtır, tekrar döver ve layıkınca olana kadar demirlerle cebelleşir durur. Koskoca bir günü demirhanesinde geçirir, akşama kadar ya bir ya iki insan yüzü ha görür ha görmez. Varsa yoksa ateş, demir, çekiç, kor!

Bir gün bir âlimin işi düşer bu demirciye. Der ki, bana bir çakı yapmanı isterim, rengi gümüş gibi parlak, sapı keçi boynuzundan sırmalı, üzerinde envaiçeşit taşları... Ha bir de benim rızam olmadan ağzını açmamalı.

Demirci, tamam, der; ne de olsa ustalık alanı. Ama âlimin en son söylediğini pek anlayamaz. Neyse, der içinden, ben bildiğim gibi yapayım işimi de gerisini sonra düşünürüz.

İşinin ehli demirci gecesini gündüzüne katar, taşı eritip demir yapar. Ateşi harlar, çekici sallar. Ya o rengârenk taşlar? Sultanlara yaraşır bir çakı çıkarır ortaya, görenin gözü kamaşır. Demirci gurur duyar emeği ile ve haber salar âlime; çakısı hazır, ne zaman dilerse gelsin alsın. Namı tüm şehre yayılan çakıyı görmeye gelen ahali demircinin dükkânına akın eder. Gören hayrete düşer, tutanın eli titrer. Derler ki, bir de keskinliğini tatbik edelim şu kıymetli aletin. Fakat çakı kesmez. Eyvah ki eyvah, bu nasıl iştir! Yaşanan şaşkınlığın arasında beklenen müşteri kapıda belirir; selamünaleyküm, aleykümselam. Âlim der ki, hayrola? Usta der, böyleyken böyle. Ahali merakla olacakları izler. Âlim kendinden emin, “Kesmez elbet, biz akdimizi baştan yaptık. Demirden icazet, ustadan feraset, şahsımdan veraset vuku buldu. Usta ustalığını yapar, çakı akdini tutar”

İşte o gün yola çıkar demirci.

Senin de yolun açık, gönlün sak olsun evlat. Selametle…

*Kutadgu Bilig