FİRKATTEN
VUSLATA
HÜZNÜN SEFERİ
Hümeyra ARSLAN
Annemin beni ve kardeşlerimi bırakıp gitmesi üzerinden seneler geçti. O sahneyi tekrar tekrar yaşıyorum rüyalarımda. O günden sonra dünya tersine doğru dönmeye başlamıştı sanki benim için. Geceler karanlık, gündüzlerse sisliydi. Hayatın anlamı neydi, anne merhametini ve sevgisini hissederek mutlu olmak nasıldı, önemsenmek ve sahiplenilmek ne demekti bilemez olmuştum.
Unutmak insanoğluna verilmiş büyük bir nimet. Zaten insan da nisyandan gelir derler. Unutmak elimizin altındaki bir ilaç sanki; ya onun bizi ağır ağır iyileştirmesine izin veririz ya da acılarımızın bizi zehirlemesine müsaade ederiz. Unutmak olmasa hayat tahammül edilemez olurdu. Babamın vefatı beni zaten dağıtmıştı, annemin gitmesi ise boynuma taktığım umut gerdanlığında kırılmadık yer bırakmamıştı artık.
Babamın ölümüyle her yer bana gurbet olmuştu. Annemin baba ocağına dönmesi, dayım ve ailesi ile birlikte yaşamaya başlamamız bizim için oldukça zor olmuştu. Kalabalık ev ortamında sığıntı konumundaydık, itilip kakıldık ve hor görüldük mütemadiyen. Annemin babası mahzunluğumuzu görmüş olacak ki kızı ve biz torunları için kendi evinin bahçesine iki odalı küçücük de bir mutfağı olan bir baraka inşa etti. Sonrasında annem ikinci evliliğini yaptı. Yıllar akıp gitti. Annemin bizleri dedeme bırakmak zorunda kalıp yeni eşiyle onun memleketine yerleşmesinden sonra ninem ve dedem de bu barakaya taşındı. Annemin gitmesiyle hayatın tüm renkleri üzerine giydiği örme kazakla birlikte gözden kayboldu; kalan renkler siyah ve griden ibaretti.
Onun gidişiyle kardeşlerim ve ben çok fazla konuşamaz ve gülemez olduk. Barakada sakin bir hayatımız vardı. Kardeşlerimle birlikte okula gider, kalan vakitlerde ev işlerinde nineme yardım ederdik. Bu minvalde yıllar geçti, ilkokulu bitirdim. Dayımların ısrarı üzerine tarlalarda onlara yardıma gitmeye başladım. Tarla işleri benim gücümün çok üstünde bir emek istiyordu. Eve yorgunluktan bitap düşmüş hâlde dönebiliyordum. Dedem ve nineme kalsa beni hiç göndermezlerdi. Dayımın “Öyle bedava kimseye aş yok. Benim çocuklarım canını dişine takıp çalışıyorlar. O da çalışacak.” sözleri hâlâ kulaklarımda çınlar durur. Dedem, dayımın bu kabîl laflarına cevap vermez, çaresizce boynunu büküp ya sabır çekerdi; ne de olsa dayım aşını bizimle paylaşıyordu.
Epeyce yaşlanan dedemin yüzünü gün geçtikçe artan bir hüzün kapladı. Kederinin nedenini az buçuk tahmin edebiliyordum. Ona bir şey olursa biz ne yapacaktık? Endişelerini yüzünden okuyabiliyordum. Bir gün ninem beni karşısına aldı, artık büyüdüğümü ve evlilik çağımın geldiğini söyledi. Yaşıtlarım teker teker evleniyordu ve bir gün sıra bana da gelecekti, bunun farkındaydım. Ninem devam etti, yan köyde tanıdıkları bir aile varmış. Gelip ninemle konuşmuşlar ve oğulları için bana talip olmuşlar. Ne düşündüğümü sordu. Ne diyebilirdim ki. Ya da itiraz etmeye hakkım var mıydı? Anladım ki dedem ve ninem beni hızlıca baş göz etmek istiyor. Utandım, yüzüm al al oldu. Sesimi çıkaramadım. Babamın vefatıyla başlayan gönül yorgunluğum annemin gitmesiyle katlanmıştı. Dönmemek üzere gidenin yorgunluğu nasıl giderilirdi ki? Peki ben bu yorgunlukla yeni bir hayata nasıl başlayacaktım?
Ninemle konuşmamızın üzerinden çok geçmeden beni istemeye geldiler. Her şey çok hızlı ilerledi. Uzaktan gördüğüm müstakbel eşimi bir de düğünde gördüm. Eşim merhametli ve sevecendi. Arada şakalar yapar, beni güldürmeyi severdi. Kayınvalidem ve kayınbabam da iyi insanlardı. Bana sahip çıktılar, kızları gibi sevip himaye ettiler. Onlar artık benim ailemdi. Gurbet dediğim bu köy zaman içinde yuvam olmuştu. Kaybettiğim renkler ağır ağır hayatıma geri dönmeye başlamıştı; önce pembe geldi, sonra da yeşil ve mavi.
Gelin gittiğim ailenin geniş arazileri vardı. Buğday ekerler, hasattan sonra onu değirmende öğütürlerdi. Kayınvalidem beni genellikle tarlaya götürmez, evde kalıp ev işleri ve yemek yapmakla ilgilenmemi isterdi. Birkaç yıl bu şekilde akıp gitti. Yeni yuvamda çok mutluydum.
O sene bereketli bir hasat oldu. Eşim her gün değirmene gider, unu öğütür ve ertesi gün pazara götürüp satardı. Yine değirmene gittiği bir gün bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Saatlerce sürdü. Eşim, gece eve dönemedi. Yağmurun dinmesiyle birlikte sabaha doğru geldi. Yüzü kireç gibiydi. Gelir gelmez ıslak kıyafetlerini değiştirip hemen yattı. Bir saat uyudu, mutfakta onun inleme sesiyle irkildim. Yanına gittiğimde zangır zangır titrerken buldum onu. Kayınvalideme seslendim hemen. Bahçeden apar topar gelen yaşlı kadın oğlunu o hâlde görünce istemsizce çığlık attı. Ateşinin çıktığını söyleyerek soğuk su ve havlu getirmemi istedi. Tüm gün eşimle ilgilendik. Biraz toparlanır gibi oldu ama yine ağır sıtma krizleri geçirdi. Kayınbabamın ilçede olması elimizi kolumuzu bağlıyordu. Ertesi gün ilçeden dönen kayınbabam apar topar oğlunu hastaneye götürdü. Kayınvalidem de onunla birlikte gitti. Arkalarından yetim bir çocuk gibi bakakaldım. Sürekli dua ettim eşime bir şey olmasın diye. Babam da bir sabah erkenden hastaneye kaldırılmıştı ve bir daha dönememişti. Aynı akıbet eşimin başına da gelecek diye ödüm kopuyordu.
Eşim günlerce hastanede kaldı. Değirmene gittiği gün çok ıslanmış. O kıyafetlerle sabaha kadar değirmende mahsur kalınca ciğerlerini üşütmüş ve zatürre olmuş. Sıtma nöbetleri ondanmış. Dönüşümlü olarak kaldık onun yanında. Korkularım gitgide artıyordu. Günler, geceler gözüme hiç uyku girmiyor ve sürekli dua ediyordum. Annemin kaderini ben de yaşayacak mıydım? Bu acıyla yüzleşmeye ve onunla mücadele etmeye gücüm var mıydı hiç bilemiyordum.
Doğrusu hayat yaşadıklarımız değil yaşadıklarımızı nasıl gördüğümüzdür. Başımıza gelen felaketleri felaket yapan, güzellikleri güzel yapan onları duygu dünyamızda koyduğumuz yerdir, demişti dedem. O zamanlar ne demek istediğini pek anlamamıştım. Hayatım boyunca dedemin bu sözleri hep kulağımda döndü durdu. Belli bir yaşa ulaşınca daha iyi anladım ne demek istediğini. O sebeple hayata hep güzel bakmaya, umudumu kaybetmemeye ve her güzelliğin her acının bizi zenginleştireceğine inandım. Eşimin hastalık sürecinde bu hissiyat beni hep ayakta tuttu. O anların benim için büyük bir imtihan olduğunun farkındaydım ve hep Allah’a sığındım.
Hastane günlerinde özellikle geceleri mahzun bir yorgunluk çökerdi üzerime. Sık sık annem aklıma düşer oldu. O da babamın başında geçirdiği hastane günlerinde böyle hissetmiş olmalıydı. Onunla ilgili düşünceleri ne kadar uzaklaştırmaya çalışsam daha çok gözümün önüne gelirdi yüzü. İnsan yaşayamadıklarının ve eksik kalanların yorgunluğunu nasıl taşıyabilir ki. Bazen de çok ağır geliyor, taşıyamıyordum işte.
Eşim aylar sonra hastaneden çıktı. Biraz evde dinlendikten sonra tekrar işinin başına geçti. Aile düzenimiz aynı şekilde devam etti. Onlar yine ekin hasadına gitti. Ben yine evi temizleyip yemekler yaptım. Aradan çok uzun bir zaman geçmedi ki dedemi, ardından da ninemi kaybettik. Hayatta farklı farklı yükler taşıyoruz. Bu yüklerin en ağır olanı da sevdiklerimizi kaybetmenin acısıydı. Her acı, her kaybediş bir yara açıyor içimizde. Kayıplarımız korkularımızı da artırıyor. Dedem ve ninemin yokluğu tam da böyle bir şeydi benim için. Bana, ana baba olan ve benden sevgi ve merhametini esirgemeyen bu iki insanı her hatırladığımda özlemleri burnumun direğini sızlatır.
Zaman uçup gitti. Orta yaşın üstünde beş çocuklu bir anneydim artık. Annemin beni ve kardeşlerimi dedeme bırakıp gitmesinin üzerinden yıllar geçmişti. Bu süreçte hiç haber alamadık ondan. Aklımın bir köşesinde hâlâ yaşayan, benimle konuşan ve bana akıl veren bir annem vardı. Oralarda, hiç tanımadığı insanların arasında nasıl bir yaşamı olmuştu acep. Üvey babam bizim de onlarla gitmemize izin verseydi nasıl bir yaşamımız olurdu gibi sorular hep zihnimde dolaşıp durdu. Annemin gitmesinden sonra bir süre kardeşlerimle onun hakkında hiç konuşmadık. O yokmuş gibi davrandık. Bir müddet sonra bu kalbime çok ağır geldi. Ondan ve babamızdan bahsetmemek bende köksüzlük hissini daha çok derinleştirmeye başladı. Sonra sık sık onlardan bahsetmeye, güzel anılarımızı tekrar tekrar anlatıp yaşamaya başladık. Bu hepimize iyi gelmişti.
Tarlada ekin biçtiğimiz bir gün büyük oğlum nefes nefese yanıma koştu. Erzurum’dan, kardeşim olduğunu söyleyen bir adamın geldiğini söyledi. Benim iki kardeşim vardı. Onlar da yan köyde yaşıyordu. Önce algılayamadım ama sonra annemin diğer eşinden olma kardeşim olabileceği aklıma geldi. O anda kalbim küt küt atmaya, nefesim tıkanmaya başladı. Sanırım o anda küçük bir panik yaşadım. Evin yolunu nasıl yürüdüm hiç hatırlamıyorum. Eve geldiğimde karşımda yabancı bir delikanlı duruyordu. Bana gülümseyerek yaklaştı. O anda karşımda annemi görür gibi oldum. Gülümsemesi aynıydı. Bir yanı da bana yabancıydı. Çok heyecanlı görünüyordu. Bense şaşkınlıkla ona bakakalmıştım. Tam karşıma oturdu. Dilimden kelimeler bir türlü dökülmüyordu. Kardeşim olan delikanlı sürekli konuşuyor ve soruları ardı ardına sıralıyordu. Bizlerin varlığını çok sonra öğrenmiş. Bilseymiş daha önce çıkıp gelirmiş. Olanları annesinden öğrendiği anda duramaz olmuş yerinde yurdunda. En önemlisi de annem sağ ve selametteymiş.
Kardeşim çok konuşkan, cana yakın biriydi. Üvey babama pek benzetemedim. O daha soğuktu ve az konuşurdu. Günlerce bizde kaldı. Aile olarak hemen benimsedik onu. Kendime de şaşırdım, nasıl bu kadar hızlı kabullenmiştim onu. Sonra ayrılık zamanı geldi. Bana bir söz verdi, annemi de alıp bize getirecekti. Bunca sene bizi görmeye gelmeyen annem şimdi gelecek miydi, çok emin değildim doğrusu. Eskisi kadar kızmıyordum anneme. Yaşadığı pek çok şey benim de başıma gelmişti. Evlatları arasında seçim yapmak zorunda kalarak bir annenin başına gelebilecek en zor şeyi yaşamıştı annem. Onu anlayabiliyordum. Ama bu anlayışım acımı ve özlemimi hiçbir zaman azaltmadı.
Kardeşim Erzurum’a döndükten sonra aklım hep onlardaydı. Günlerim gecelerime karıştı. Ne yedim ne içtim hiç hatırlamıyorum. Sanki bir sis perdesinin içinde yaşıyordum. Ne zaman ki annem gelecek, kalkacaktı o perde. Aradan birkaç hafta geçti ki kapı vuruldu. Açtım kapıyı, yaşlı bir kadın ve yanında o genç kardeşim. Kadının gözleri annemdi. Ama siması hiç bizi bıraktığı hâline benzemiyordu. Yılların acısı, yorgunluğu çehresine çökmüştü. Doğrudan gözümün içine bakamadı, mahcubiyetle başını öne eğdi. Usulca onları buyur ettim. Odaya geçince içimdeki hıçkırıklar artık dışarı doğru taşar oldu. O anda annemden de ağlama sesleri geliyordu. Çocukken hayalini kurduğum anları yaşıyordum. Günler ve geceler boyu bu anların hayalini kurarak ayakta kalabilmiştim. Hızlıca yanına yaklaştım ve ona sımsıkı sarıldım. Kokusunu içime çektim. Değişmeyen iki şeyi kalmıştı annemin; kokusu ve gözleri.