YAVAŞIN ESTETİĞİ VE

Kahve

Kültürü


Zeynep KAYSERİ UZUN


“Bir şeyi gerçekten sevmek için onunla yavaşça ilgilenmelisiniz.”

Hayao Miyazaki

Muhabbet, hızın diliyle konuşmaz. O, bir tomurcuk gibi sakinlikle olgunlaşır. Deniz, fırtına dindiğinde nasıl ayna gibi olur ve en derin hakikatleri gösterirse sevgi de yavaşlığın sükûnetinde berraklaşır. Bir filizin toprağı milim milim sabırla yarışı, bize sevmenin de böyle ağır ağır kök saldığını hatırlatır. Büyük alevler hızla tükenir fakat köz sessizce ve uzun süre ısıtır. Tıpkı aceleyle kurulmuş bağların çabuk sönmesine, yavaşça ve sabırla beslenen sevginin ise kalıcı oluşuna benzer. Aytmatov’un dediği gibi, “Kalp de toprak gibi zamana muhtaçtır; filiz hemen boy vermez.”

Güney Koreli yazar ve kültür kuramcısı Byung Chul Han, günümüzü “Zaman artık bir süreklilik ya da ritim taşımıyor; yalnızca anların birbirini kovalaması var.” şeklinde tanımlıyor. Ona göre yavaşlık, derin düşünmenin ve dikkatle yaşamanın ön koşulu. Modern hızda, insan sadece “performans öznesi” olarak üretir ama hatırlamaz, dinlenmez, derinleşmez. Han’ın satırlarında yavaşlık aynı zamanda bir direniştir. Kapitalizmin hızla öğüttüğü hayatı reddetmek, “beklemek” cesaretiyle mümkündür. Hatta Han, son derece iddialı bir meseleyi de gündemimize taşıyarak iyi bir hayatı temsil edenin, hiçbir şey üretmeyen eylemsizlik olduğunu öne sürer. Sadece uyaran ve tepki, ihtiyaç ve tatmin, sorun ve çözüm, amaç ve eylem temelli bir hayatı çıplak hayvan yaşamına benzeten Chul Han, hayatta kalma kaygısının ve salt yaşama zorluğunun bittiği noktada gerçek insan yaşamının başladığını iddia eder. Kemal Sayar, o geniş şimdinin içindeyiz, der. Ona göre, yavaş giden hikâye biriktirir. Acele giden ecele gider. Sükûnet, içinde yaşadığımız dünyanın güzelliğine âşık olmaktır. Yaprakların birbirine sürtünüşü, rüzgârın teni okşayan uğultusu, yağmurun pencereye ve damla damla toprağa düşüşü, bastırılmış arzuların hissedilmesi, kaybolan hayallerin gün yüzüne çıkması, vicdanın fısıltısı… Her biri yavaşlıkla fark edilen inceliklerdir. Bununla birlikte bu sesleri bazı kokular ve tatlar şenlendirir. Cezvesinde ağır ağır kabaran köpük ve taze çekilmiş kahve işte bunlardan biridir. Bir fincan kahveyi hızlıca yudumlamak yerine telvesiyle birlikte sindirmek, bir mesajı anında göndermek yerine mektup gibi bekletmek… Bunlar küçücük ama modern zamana dair köklü itirazlardır. 

Gündelik hayatın koşturmacasında bu yavaşlık anlarının tadını çıkarmak her zaman mümkün olmasa da yalnız başına veya dostla içilen bir fincan kahve bazen derin bir huzurun kapısını aralar. Muhabbet koyulaştıkça bir cezvenin içinde suyla karışır ince öğütülmüş çekirdekler. Ateşte ağır ağır kabarır, köpüğü nazlı bir bulut gibi süzülür. Kahvenin dumanı usul usul göğe yükselirken dünyanın dört bir yanından duygular sessizce masaya gelir. Kahve tek başına onlarca hissi sırtında taşır. Kahve kokusu, çoktan geride kalmış günleri çağırır. Bu, Portekizlilerin saudade dediği, geri dönmeyecek olana duyulan derin özlemdir. Yanımızda oturan dostun gülüşü, Danimarkalıların hygge kelimesinde saklı olan huzuru ve güveni taşır. Orada, dostluğun hatırıyla harmanlanan vefa vardır. Kahveyi sabırla pişiren ellerde Yunanlıların merakisi gizlidir. Zira bir işe ruhunu katmak aslında vefanın en ince hâlidir. Birlikte kahve içmek, Afrikalıların ubuntu öğretisini hatırlatır: “Ben, biz olduğumuz için varım.” Son yudumun burukluğu, Japonların mono no aware kavramında olduğu gibi geçiciliğin hüznünü güzelliğe dönüştürür. Ama o burukluk bile dostlukta kalıcı bir hatıra, kahvede saklı bir vefa olur. Ve fonda yankılanan bir melodi, Arapların tarab dediği vecd ile birleşir. O coşkunun ortasında, bir fincan kahvenin kırk yıl süren hatırı gibi sadık bir bağlılık kalır geriye. Böylece kahve, telvesinin de ötesinde özlemle, huzurla, kusurun güzelliğiyle, sabırla ve en çok da vefayla kaynar. 

Dünyadan bambaşka tonlarda duyguları yansıtabilen kahvenin yolculuğuysa son derece ilgi çekicidir. Onun serüveni, bir çobanın Etiyopya dağlarında uyanık kalan keçilerini fark etmesiyle başlar ve Yemen’in sufi tekkelerinde gece ibadetlerine eşlik eder. Mekke’den Kahire’ye, oradan İstanbul’un dar sokaklarına varır. 16. yüzyılda Tahtakale’de açılan ilk kahvehanelerde meddahların sesi, satranç taşlarının tıkırtısı kahve kokusuna karışır. Sarayda kahvecibaşı padişaha fincan uzatırken halk kahvede kelamı paylaşır. Ardından Venedik limanlarından Avrupa’ya geçer; Londra’da “penny university”lere, Viyana’da entelektüel kahvehanelere dönüşür. Kolonyal çağda Hollandalıların Java’ya, Fransızların Karayipler’e, Portekizlilerin Brezilya’ya götürdüğü kahve, artık küresel bir kaderin parçasıdır.

Kahve aynı zamanda bir zaman sosyolojisidir. Espresso, hız toplumunun bir sembolüdür. Bir yudumda biten yoğunluk, modern insanın telaşlı ruhu gibidir. Oysa cezvede ağır ağır pişen Türk kahvesi, bize Byung-Chul Han’ın özlemini duyduğu “yavaşlığın derinliği”ni fısıldar ve Milan Kundera’nın sözünü hatırlatır: “Yavaşlığın derecesi belleğin yoğunluğuyla doğru orantılıdır.” Kahveyi hızlıca içmek unutturur, yavaşça içmekse hatırlatır. Kahve aynı zamanda sınıf ve zevk meselesidir. Bourdieu’nün kavramıyla, birinin hangi kahveyi içtiği çoğu zaman onun habitusunu ele verir. Plastik bardakta “to-go” kahve mi yoksa tek kökenli Guatemala çekirdeği mi? Zarif ve işlemeli bir fincanda sunulan Türk kahvesi mi yoksa latte art’ın Instagram estetiği mi? Seçimlerimizin ardında toplumsal ayrımlar, kimlik stratejileri saklıdır. Ama bir bardak kahve sadece zevkleri değil emeğin görünmezliğini de taşır. Brezilya’nın, Vietnam’ın, Etiyopya’nın tarlalarında sabahın erken saatlerinde kahve meyvesi toplayan elleri çoğu zaman görmeyiz. Marx’ın meta fetişizmi dediği şey tam da budur. Bardaktaki kahve, tarladaki alın terini görünmez kılar. Adil ticaret logoları bu görünmezliğin bir nebze olsun ifşasıdır. Bir kahve yudumlarken aslında küresel eşitsizliğin tadını da alırız. Kahvehaneler ve kafeler ise sadece içecek mekânı değildir. Habermas’ın kamusal alanı burada doğar. Oldenburg’un üçüncü mekân dediği şey ev ile iş arasındaki boşluğu doldurur. Osmanlı kahvehanelerinde meddahlar hikâyeler anlatır, Avrupa kafelerinde filozoflar tartışır, bugün zincir kahvelerde laptopların ışığında freelancerlar mesailerini sürdürür. Her dönemde kahve mekânı, toplumu bir araya getiren ama aynı zamanda farklılaştıran bir sahne olmuştur. Bununla birlikte kahve elbette bir kimlik ve miras politikasıdır. Türk kahvesi, UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine girer. İtalya espressoyu ulusal gurur ilan ederken Etiyopya kahve seremonisini kutsal kabul eder. Her ülke kahve üzerinden kendini tanımlar, dünyaya sunar. Küresel bir içecek, yerel kimliklerle çoğullaşır. Ayrıca kahve, modern çağın gösteri nesnesine de dönüşür. Latte art, Instagram’da #coffeetime etiketleriyle kahve artık sadece içilmez, sergilenir. Byung-Chul Han’ın “şeffaflık toplumu” olarak nitelediği yerde kahve görünürlük sermayesi olur.

Ayrıca kahve, hangi ellerde pişirildiğiyle, hangi mekânlarda içildiğiyle, hangi markalarla özdeşleştiğiyle de her daim politik bir anlam taşır. O cezvede ağır ağır pişen bir içecek olmanın ötesinde küresel markaların logosunda, karton bardakların üzerinde dolaşan bir kimlik göstergesidir. Bugün dev kahve zincirleri, kahveyi hızın, tüketimin ve gösterinin simgesine çevirdi. Fakat mesele yalnızca tüketim değil bu markaların politik tercihleridir aslında. Şirketin kime destek verdiği, kimin acısını görmezden geldiği, kimin yanında saf tuttuğu kahvenin tadını da değiştirir. O bardaklarda vicdanın telvesi değil Gazze’de akan kanın üstüne düşmüş sessiz bir onay gizlidir.

Kahveden bahsederken elbette cezve ve fincanı da unutmamak gerek. Kahve ilk kez Yemen’den Osmanlıya ulaştığında o siyah telveyi kaynatmak için farklı bir kap arandı. Çorba tenceresi çok geniş, bakır kaplar çok derin, testiler ise çok hantal kalıyordu. İşte o arayışın içinde doğdu cezve. İnce sapıyla ateşe uzanabilen, küçük gövdesiyle kahveyi sabırla pişiren, köpüğünü kaybetmeden fincana aktaran zarif bir kap. Cezve, sadece bir mutfak eşyası değildi, ateşin üzerinde usulca kabaran kahvenin kalbini tutan bir enstrümandı. Sabırla pişen her fincan, aslında cezvenin diliyle söylenmiş bir masaldı. Belki de kahvenin yolculuğu fincanda tamam oldu. İlk zamanlar Osmanlı sarayına Çin’den gelen kulpsuz, küçük porselenler eşlik etti kahveye. Sonra bu narin fincanlar, altın, gümüş ya da tombak zarfların içine oturtuldu. Misafire kahve ikram etmek artık yalnızca bir içecek sunmak değildi. İnceliği, zarafeti ve estetiği göstermekti. Küçücük bir fincanda bütün bir medeniyetin görgüsü saklıydı. Cezvede sabırla pişen kahve, fincanda zarafetle sunuldu. İkisi birleşince ortaya bir kültür çıktı: Yavaşlığın, misafirperverliğin ve hatırın kültürü.

Türk kültüründe bir evin kapısı çalındığında bazen misafir bazen de bir ömürlük niyet girer. O niyetin ilk sözü çoğu zaman kahveyle söylenir. Cezvede kabaran kahve, kız isteme merasiminde gönüllerin ve ailelerin arasındaki ince köprüyü oluşturur. Küçük fincanlarda sunulan kahve; kız tarafının zarafetini, evin inceliğini, misafirperverliğini gösterir. Lakin bu ikramın içinde bir de sınav saklıdır. Damadın fincanına kimi zaman bir tutam tuz katılır. O tuz; sabrın, fedakârlığın ve sevginin küçük bir imtihanıdır. Damadın yüzünü buruşturmadan içtiği o tuzlu kahve, aslında evliliğin acı-tatlı bütün yönlerini göğüsleme vaadidir. Kahvenin köpüğü umutla kabarır, telvesi ise hatırlanacak bir hikâyeyi şimdiden yazar. Fincan, iki ailenin birleşmesinin sembolü olurken içindeki kahve vefanın ve sadakatin nişanesi sayılır. Bir kahveyle başlayan yolculuk kırk yıl değil ömür boyu sürecek bir hatırın habercisi olur.