ÖYKÜYÜ DE

İÇİNE ALAN HİKÂYEMİZ


Bahtiyar GÜL


Her şeyin bir hikâyesi vardır. Hayatımızın, ailemizin, üstünde bulunduğumuz toprağın, geçmişin ve geleceğin... Hatta gün içinde yapıp ettiğimiz en küçük şeylerin bile bir hikâyesi vardır. Örneğin; bir yolculuğa çıkarız, arkadaşlarımızla buluşuruz, kütüphaneye gider bir kitap seçeriz, ailecek bir sabah kahvaltısı yaparız… Bunlar olurken, yaşanırken arka planda hikâyeler oluşur. Kişisel yani bene dair hikâyelerimiz. Tabii olarak kişi büyüdükçe toplumsal olarak da hangi hikâyelerin içinden geçip geldiğimizi merak eder. “Biz” algısının oluşmasında sadece tarihsel bilgiyi vermek kuru kalabilir. Olanın içindeki duyguyu ve anlamı vermek için anlatılara, hikâyelere ihtiyaç duyarız. Eski Türk edebiyatındaki sagular, destanlar, masallar, Binbir Gece Masalları, Şahmeran Hikâyeleri, Dede Korkut Hikâyeleri, Hz. Ali Cenkleri, Seyahatnameler, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi birçok halk hikâyesi bunlara örnek olarak gösterilebilir. Özellikle küçük yaşlarda çocuklara ortak bir hikâye sunabilmek; toplumsal bilincin, ortak kültürün, ortak vicdanın oluşması bakımından önem arz eder. Gördüğümüz üzere hikâye benden bize yani kişisel yaşamımızdan toplumsal yaşamımıza kadar yer tutan geniş bir kavramdır. Bu anlamda hikâyeyi çatı bir kavram düşünebiliriz. Hatta atasözlerinin, halk şiirlerinin ve halk musikisinin sözlü parçalarının arkasında da birer hikâye bulunması gerektiği teorik olarak ifade edilmiştir. Aynı şekilde günümüzde de birçok sanat dalında verilen eserlerin arkasında bir hikâye vardır. Sanatçı hikâyesini yoğurur, bir biçime sokar; resme, fotoğrafa, müziğe, filme, edebiyata dönüştürür.

Hikâyenin öne çıkan taraflarından biri de anlatılagelmiş olmasıdır. Anlatı, çoğu zaman belli olmayan bir anlatıcı tarafından hikâye edilir; dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılarak bizi bulur. Hikâye, her anlatılışta biraz değişse de çerçevesini koruyarak vermek istediği mesajlarla örülü olarak gelir. İnsan hayata doğduğu için hayatın resmi değiştikçe yorumu da ister istemez değişir. Hikâye de bu değişimden nasibini elbette alır ve farklı biçimlerden, anlatıcılardan geçerek bir sonraki zamana ulaşır. Bu tarafıyla baktığımızda hikâye öteden beriye gelen, bize ulaşan, süzülen kıymetli bir anlatıdır. Tekraren hikâye edilmesi, sisli bir yerden bize ulaşması, gerçekliği belli olmayan bir alandan gelmesi zaman zaman uydurulmuş olduğunu düşünmemize neden olabilir. Hikâyeden şüphe edebiliriz, masallara inanmayabiliriz. Fakat biraz düşündüğümüzde zaten her şeyin kurgu olduğunu görürüz. Maharet burada yatar. Gerçeğin olduğu gibi aktarılması mümkün değildir. Hikâye, gerçekten sıçrayarak yeni bir dünya kurar ve oluşturur. Bu anlatı, içinde yaşanılan dünyada bize rehber olacak taraflar taşır, bu yüzden hikâyenin gerçekliği tartışılmaz; önemli olan taşıdığı unsurlar ve yeni kurduğu dünya içinden bize seslenmesidir. Bu bakımdan hikâyeye olan inancımız zayıflamaz aksine gerçekten daha gerçek bir ilgiyle ona yaklaşırız. Dede Korkut Hikâyeleri’nde Deli Dumrul’un Azrail ile konuşmasını garipsemeyiz, biliriz ki ölüm insanın en büyük gerçeğidir ve hikâye de onun etrafında dönüp dolaşmaktadır. Düz ve kuru bir gerçeklik ile hikâyelere yaklaşamayız. Anlatılanın aşkın ve öte tarafını görmeye çalışırız. Hikâyede de amaç zaten budur; her şeyi ayan beyan ortaya dökmekten öte görülemeyene dair bir menfez, bir pencere oluşturabilmektir.

Hikâye, sözlükte “anlatmak, nakletmek, aktarmak, tekrar etmek; benzemek, taklit etmek” anlamlarına gelir. Öykü kelimesi de yine benzer şekilde “öykünmek ve taklit etmek” anlamını taşır. Yukarıda da değindiğimiz gibi hikâye, bize anlatılagelmiş olan ve ağırlıklı olarak sözlü geleneğin içinde köklü bir ürünken (örneğin halk hikâyeleri) öykü sözlü anlatıdan ziyade yazınsal tasarımın söz konusu olduğu modern edebiyatın bir türüdür. Burada tanımsal olarak iki kavramı ne kadar ayırsak da aslında yaptığımız, anlamlandırma için kategorize etmektir. İki kavram birbirinden ne kadar farklı görünse de özellikle bizim gibi hikâye anlatmanın önemli olduğu toplumlarda güçlü ilmeklerle birbirine bağlıdır. Burada bu iki kavramın karşıt olarak kullanılması pek doğru durmamaktadır. Hikâyenin çok daha geniş bir yelpazesi vardır. Öykü ise bir yazınsal tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kavramsal karışıklık günümüzde de devam etmektedir. Bazı yazarlar ve yayınevleri öykü yerine hikâye kavramını kullanmaktadır. Örneğin Mustafa Kutlu, öykü yerine hikâye kelimesini tercih eder. Burada yazar ve yayınevlerinin yaptığı bu bilinçli tercih, aradaki ilmeklerin ne kadar güçlü olduğunu bize tekraren hatırlatır. Bir başka örnek olarak da Hüseyin Su’nun günümüz öyküsünün dayandığı noktaları anlattığı kitabına “Öykümüzün Hikâyesi” başlığını koymasıdır. Demek istediğimiz kavramsal çözümlemelerin arkasında hikâye ile öykü sıkı sıkıya ilişki içerisindedirler.

Modern anlamda hikâyenin Batı’da ilk örnekleri XVIII. yüzyılda görülmeye başlar ve XIX. yüzyılda roman türünden ayrılarak adına “küçük hikâye / short story” denilen tür ortaya çıkar. Bugün dünyada hikâye denildiği zaman sadece bu küçük hikâye türü anlaşılmaktadır. Türk edebiyatında öykü kelimesi de kavramsal olarak bu “küçük hikâye”nin karşılığıdır ve Cumhuriyet Dönemi’nden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatında öykü türüne örnek olarak verebileceğimiz ilk eser Samipaşazade’nin Küçük Şeyler adlı kitabıdır. Daha sonrasında birçok yetkin öykü eseri ortaya çıkmıştır.

Öykü, sözlü gelenekten ziyade yazılı metinlerin çoğalmasıyla kendisini ortaya çıkarmış bir türdür. Öyküde esas olan okuyucuda tek etki oluşturmaktır, der Edgar Allan Poe. Bu, bana, öyküyü anlatacak en güzel tanımlama gibi gelir. Öykü kısa bir türdür ve her şey anlatılmaz. Üç dört sayfa içinde yazar yapmak istediğini yapmak, oluşturmak istediği etkiyi oluşturmak zorundadır. Metni bir sorunsalın etrafında dönüp dolaştırır ve kadraja sadece bir şeyi, anlatmak istediği ne ise onu oturtarak kurguyu oluşturur. Her şeyi anlatmaya çalışmak öykü için mümkün değildir. Bir masa düşünelim; fotoğrafını çekeceğiz, orda neyi öne çıkaracaksak onu merkeze koyarız ve diğer eşyaları, çeri çöpü masanın üzerinden kaldırırız. Öykü de biraz buna benzemektedir; metinde olan her kelime -ne eksik ne fazla- oluşturulmak istenen etkiyi vermek için kullanılır, diğerleri metne giremez ve dışarıda tutulur.

Bir öykü için ilk adım, anlatmak istediğiniz neyse ona karar vermektir. Aslında burada da anlatacağınız şeyin bir hikâyesi vardır. Herkesin üzerinde çok durmadığı, dönüp bakmadığı bir hikâye öyküye dönüşür. Modern dünya daha parçalı bir dünyadır. İnsan kadim olandan uzaklaşmış, zihni ve günü parçalara bölünmüştür. Bu karmaşanın içerisinde çeşitli rol karmaşaları yaşar ve modernitenin içerisinde nerede, nasıl davranacağını tam kestiremez bir hâldedir. Bilgiye erişim, ulaşım, ekonomik standartlar her ne kadar daha iyi olarak görünse de yaşama dair anlamlandırmalar bölük pörçüktür. Bu, ister istemez modern insanın anlatacağı hikâyelere de yansır. Kadim olan anlatılarda iyilik, kötülük gibi kavramlar daha kesin ve köşelidir; insanın davranış biçimleri ve seçimleri daha belirgindir. Günümüzdeki metinler ise kesin, bütünsel ve daha derli toplu olmaktan uzaktır. İçine doğduğumuz modern dünya bu anlamda siyah beyaz olmaktan çıkmış, tonlara bürünmüştür. Hikâyemiz binbir parçaya bölünmüş ve dağılmıştır. Öykü, modern dünyada içinde bulunduğumuz hikâyenin bir parçasını görünür yapar ve parçalardan hareketle yaşamın tonlarını, bir anıyı, bir acıyı, bir nesneyi odağa koyar. Küçük bir şeyden hareketle bütüne gitmeye çalışır ve bütüne dair anlatımızı irdelemek ister. Ayrıca öykü; kısa olması, tek seferde okunabilmesi, modern dünyanın parçalı yapısına uygun olmasıyla edebî türler içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Toparladığımızda, hikâye sözlü geleneğe dayanan daha temel bir çatı kavram gibi karşımıza çıkmaktadır. Öykü ise formu ve kuralları daha belirgin bir tür olarak edebiyatımıza girmiştir. Öykü, modernite ve postmodernite ile birçok biçime bürünse de arkasında hikâyeyi taşımaktadır. İnsana dair anlatılanlar ve anlatılacak olanlar yumak hâlinde bir noktada bütünleşir. Öykümüzün dayandığı birçok hikâye vardır, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Varmak istediğimiz noktayı bir kez daha tekrar edebiliriz. Her şeyin arkasında bir hikâye vardır. Yaşamımız boyunca birçok hikâye biriktiririz. Tarihsel olarak farkında olduğumuz ve olmadığımız birçok hikâyeye sahibiz. Birçok kırılmalardan, değişimlerden geçtiğimiz süreçlerin bazı zorunlulukları, zorlamaları da peşi sıra getirdiği elbette doğrudur. Ama işin nihayetinde genel olarak hikâyemizin ve özelde de tahkiye geleneğimizin -biçimsel türsel değişiklikler gösterse de- devam edeceği su götürmez bir gerçektir.