DİN DİLİNİN İNŞASI:
DİNÎ TAHRİBE GİDEN YOLDA
"DİN ADINA KONUŞMAK ” MI,
“DİN HAKKINDA KONUŞMAK” MI?
Prof. Dr. Hatice K. ARPAGUŞ
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İnsanın nasıl bir varlık olduğuyla ilgili uzun bir düşünce tarihi bulunmakla birlikte başlığımız açısından onu diğer mahlukattan ayıran temel özelliğinin, “konuşan/düşünen bir canlı” oluşu ön plana çıkmaktadır. İnsanın nevi şahsına münhasır bu nitelik, “dil” olarak adlandırılan kompleks bir yapıyı da beraberinde getirmektedir. İnsanlığın ve medeniyetin neticesi olan dil ile insan arasında karşılıklı bir ilişki süregelmektedir. Dil, hem düşünceleri aktaran bir araç hem de düşünme biçimini şekillendiren bir yapıdır. Zira insan, yaşadığı dünyayı dil aracılığıyla adlandırıp sınıflandırmakla kalmaz; aynı zamanda ona bir anlam yükler. Bu sebeple dil, hem dönüşen hem de dönüştüren konumdadır. Bundan başka dil, bireyin kendisini tanımasına, duygularını ifade etmesine ve benliğini kurmasına katkı sağladığı gibi başkalarıyla ilişki kurmasının, güven vermesinin, ikna etmesinin, teselli sunmasının ve toplumsal aidiyet duygusunu pekiştirmesinin de temel aracıdır. Aynı zamanda her dil, içinde oluştuğu toplumun kültürünü, örfünü, değerlerini ve dünya görüşünü taşımakta ve insanların neyi olağan, doğru ve değerli veya neyi yanlış ve kıymetsiz gördüğünü kavramsallaştırmaktadır. Bu bakımdan her medeniyetin kendisine has değer kavramları mevcuttur. Söz gelimi, “merhamet”, “adalet”, “hak”, “edep”, “şeref” gibi kavramların farklı dillerde karşılığı olsa da Türk İslam toplumunda ihtiva ettiği ve kapsadığı anlam bütününün diğer toplumlar tarafından aynı düzeyde içselleştirilemediği gözlemlenmektedir. Bu da insanın yaşamının kullanılan dil vasıtasıyla
şekillendiğini göstermektedir. Diğer taraftan dil de kişinin hayatı algılama, yorumlama ve yaşam tarzını belirleme biçimini etkilemektedir. Yani dil hem etkileyen hem de etkilenen; hem besleyen hem de bulunduğu ortamdan beslenip dönüştürendir.
İnsan hayatının şekillendirilmesinde ve anlamlandırılmasında önemli rol oynayan din de insana dil vasıtasıyla hitap etmektedir. Vahiy merkezli dinlerde dil-insan arasındaki ilişki ve bağlam önemlidir. Nitekim insanlar, dinin muhteva ve uygulamalarına dair malumata peygamberlerin önderliğinde vahiy aracılığıyla ulaşarak hakikati doğrudan ilahi kaynaktan alma imkânına sahiptir. Vahiy aracılığıyla Allah, mahlukat ve insanla iletişime geçtiğinden vahyî hakikat insanın anlama ve kavrama düzlemini ifade etmektedir. Hikmet ve merhameti neticesinde Allah Teâlâ, her topluma rehberlik etmek üzere kendi dillerinde peygamberler göndermiştir. (İbrahim, 14/4) Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber de ilahi mesajını, kendi kavminden başlayarak bütün insanlığa apaçık ve anlaşılır bir dille beyan etmiştir. (Nahl, 16/103; Şuara, 26/195; Zümer, 39/28; Fussilet, 41/44) Dolayısıyla dil-insan arasındaki karşılıklı ilişki çerçevesinde inşa edilen süreçte dil, mensup olunan medeniyet dünyasının, dünya görüşünün ve kültürünün bir yansıması hâline gelmektedir. Nitekim “merhamet”, “adalet”, “hak” gibi kavramlar, dine yüklenen içerikle birlikte anlam ve değer kazanmaktadır ve pratik alanda toplumun ahlaki yapısını bir ayna misali yansıtmaktadır.
İslam’da din dilinin en açık biçimde sergilendiği alanların başında tebliğ yöntemi gelmektedir. Kur’an-ı Kerim tebliği, salt bir iletişim faaliyeti olarak görmediğinden ahlaki ilkelerle birlikte değerlendirmektedir. Dine davet, hikmet, güzel öğüt ve uygun üslup etrafında şekillenmektedir. (Nahl, 16/125; Âl-i İmran, 3/159; Taha, 20/44) Bunun yanında alay etmek, küçümsemek ve varsayımlarla hükmetmek gibi olumsuz yaklaşımlar da hoş karşılanmamaktadır. (Hucurat, 49/11-12) Bu ilkeler İslam’ın gücünün şiddet ve sesi yükseltmekten değil adaleti, saygıyı ve merhameti merkeze almaktan geçtiğini göstermektedir. Kur’an nazarında güzel sözlü kişiler, “Allah’a davet eden ve salih amel işleyenler” olarak tanımlanmaktadır. (Fussilet, 41/33) Dolayısıyla tebliğ –bununla birlikte din dili– sadece sözel düzeyde bir nasihat faaliyeti olmayıp aksine eylemleri de kapsayan bir temsil düzlemi üzerine inşa edilmektedir. Bu sebeple İslam’ın öngördüğü dil, sadece hakikati ileten yolu değil aynı zamanda insan onurunu koruyan ve fiilî temsili önemseyen bir yöntemi de kapsamaktadır. Bu dilin en veciz örnekliği Hz. Peygamber’in üsve-i hasene kimliğinde ve yaşamında tebarüz etmektedir. Nitekim o, yalnızca vahyi iletmekle kalmamış, aynı zamanda vahyin insan hayatındaki etkisinin canlı bir misali olarak “üstün bir ahlak” ile bizatihi yaşayarak göstermiştir. Onun örnekliğinde söz ile eylem ayrılmaz bir biçimde birbirine yaslandığından ilahi mesaj, ne salt söylem ne de eylemlerinin gölgesinde kalmış, davranışlarıyla görünür hâle geldiğinden onunla birlikte anlaşılmış ve yayılmıştır.
Peygamberimizin tebliğ sürecinde bunun farklı boyutlarda yansımaları olduğu bilinmektedir. Bunların başında muhatabın seviyesi ve durumu gelmektedir. Nitekim “insanlara kapasitelerine göre konuşma” tavsiyesi yanında Resul-i Ekrem Efendimiz’in tebliğinde gerekli gördüğü yerlerde tane tane konuşmayı tercih etmesi ve önemli meseleleri mükerreren beyan ederek konunun anlaşılmasını ve pekişmesini istemesi, meselenin yöntemsel boyutunu göstermektedir. Diğer yandan Müslüman’ın, “insanların dilinden ve elinden emin olduğu kimseler” olacak seviyeye ulaşmasının hedeflenmesi, dinî temsilin, dilin ve eylemlerin samimiyetinde ve dürüstlüğünde ortaya çıktığını göstermektedir. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” veya “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi ya hayır söylesin ya da sussun.” gibi nebevi tavsiyeler de din dilinin sınırlarını çizmektedir. Buna göre tebliğin maksadı insanı muhatap almak olup onu daraltmak ve bunaltmak değildir. Nebevi dil, kötü sözün yerine güzel öğüdü; kabalık ve
katılığın yerine merhamet ve yumuşaklığı esas almaktadır. Bu dil, yalın bir nezaket veya yanlış karşısında sükûtu benimseyen pasifliği esas almadığından “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” düsturunu da önemsemiştir. Dilde esas olan buyurgan ve üstenci üslup ve tavırlar değil edebin takip ettiği nezakettir. Nitekim Hz. Peygamber’in üsve-i hasene olan yönü söz ve eylem birlikteliğini, sadece “ne” söylediğine değil “nasıl” söylediğine ve yaşadığına da odaklanmayı esas almaktadır. Böylece hakikatin muhataba ulaşması, sırf dinleyicinin inisiyatifine bırakılmadığından aktarıcının sorumluluğu da sürecin ayrılmaz bir parçası olmaktadır.
Bu nokta, söylemin salt emirler zinciri olmayıp aksine doğru eylemi öne çıkarmayı da öncelediğini göstermektedir. Aslında din dilinin bilgi aktarmak ve emir vermekten hüküm koymaya, davet etmekten dinî sınırları çizmeye kadar geniş bir kullanım alanı mevcuttur. Bu yönüyle söylemler, insanları eyleme sevk etmekte ve her şeyden önemlisi hakikati açıklama kabiliyetiyle birlikte toplumsal zemine tesir etmektedir. Bunun tam aksi yönü de dinî söylemin bilgi aktaran ve insanı iyiliğe yönelten bir dil olmaktan çıkarak dışlayıcı, kırıcı ve hatta nefret üreten bir söyleme dönüşmesidir. Bu tehlikenin önüne geçmek için konuşmacı, tam da bu noktada “din hakkında” mı yoksa “din adına” mı konuştuğunun bilincinde olmalıdır. İlk bakışta birbirine yakın gibi görünen bu iki bakış açısı arasında çok ciddi farkın bulunduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Şüphesiz Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde “din adına” konuşmakla “din hakkında” konuşmak arasında ayrım, bugünkünden çok farklıydı. Zira onun sorumluluğu ve dindeki fonksiyonu hem eylem hem de söylemindeki -ilahi teminatla birlikte- doğruluk merkezinde ilerlemekteydi. Hz. Peygamber sonrası dönemde vahiy ile insan arasındaki dolaysız iletişim ortadan kalktığından İslami mesajı iletme beşerî mercilerin yorum ve aktarımına geçmiştir. Dolayısıyla bir Müslüman, Hz. Peygamber’in ahlakıyla ahlaklanıyorsa din adına hükümranlık kuran değil dini temsil eden yönün bilincinde olmalıdır. Bu noktadan itibaren din dili tali bir konumdan ziyade temel bir meseleye evrildiğinden toplumun ekseriyeti dini, kitabi bilgi olarak değil de kitaptakileri, yani Kur’an, sünnet, kıyas ve icma kaynaklı beyanları, anlatanın sesinden, mimiklerinden, öfkesinden, hoşgörüsünden ve davranışlarından almaktadır.
Topluma hitap eden bir Müslüman bu etkinin farkında olması gerektiğinden dinî konuşmalarında “din adına konuşmakla” “din hakkında konuşmak” arasındaki farkın gerektirdiği sorumluluğu göz ardı etmemelidir. Din adına konuşan kişi, sadece görüş beyan ettiğini varsaysa dahi aslında dinin sınırlarını tayin etmekte, meşruiyet dağıtmakta ve kendi sesini
dinin sesi kılarak en ileri düzeyde kendisini Tanrı’nın sözcüsü konumuna yerleştirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bütün bu durumlar din hakkında konuşan kişinin daha mütevazı bir zeminde hareket etmesini gerekli kılmaktadır. Bu sebeple konuşan kişi sözünün kapsamının, etki alanının ve taşıdığı sorumluluğun bilincinde olmalıdır.
Yukarıdaki ihtimaller kişinin, hemen her yerde din adına konuşmaktan kendisini alıkoyması gerektiği anlamına gelmemektedir. Nitekim bir Müslüman için dinin bazı durumlarda savunusunu yapmak, farz-ı kifaye mesabesinde elzemdir. Önemli olan husus, konuşulanlar içinde doğru dengenin kurulabilmesinde yatmaktadır. İmam Gazzali’nin (ö. 505/1111) temelsiz tartışmadan ve taassuptan duyduğu rahatsızlık ile yorum hatası ve tekzip arasında çizdiği sınır, bugünkü din dili açısından da anlamlı bir kıstas teşkil etmelidir. Onun Faysalü’t-tefrika isimli eserinde önemle üzerinde durduğu ilke, Allah’a, nübüvvete, ahirete, sübutu ve delaleti sabit asli esaslara yönelik açık bir inkâr görülmediği müddetçe ihtilafların dışlanması değil aksine müsamahakâr yaklaşılması etrafında şekillenmektedir. Aslında bazen dini savunmak gibi durumlarda insanın din adına konuşması gerekse de normal şartlarda din adına değil din hakkında konuştuğu bilincinden uzaklaşmaması en sağlıklı yoldur. Bu gibi durumlarda söz konusu kişinin vahyin açıkça belirlediği ve kesin delille sabit olmuş alanlarda büyük bir emanet bilinciyle hareket etmesi kaçınılmazdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in, muhkem ayetler yanında kendisinde müteşabihin de bulunduğunu bildirmesi, dinî alanda yorum alanını aktif tutmuştur. Yani din hakkında konuşmak tefsir; tevil, kıyas, içtihat, istinbat ve tarihsel irtibatlandırma gibi yorumsal faaliyetlere tekabül etmektedir. Bundan başka bir kimsenin dine sadece epistemolojik bir nesne olarak yaklaşması, onun varoluşsal gerçekliğini zayıflatıp yaşanması gereken bir çağrıyı yalın bir kavrama indirgeme tehlikesini de beraberinde getirmektedir.
Aslında bakış açıları ve yönleri değişse de problem, söz konusu yaklaşımların her birisinin sonuçları göz ardı edildiğinde ortaya çıkmaktadır. Nitekim dine dair konuşmaların hemen hepsinde yorumun esas olduğu realitesi unutulduğunda, yorumun din yerine konulup mutlaklaştırılmasının yolu açılmaktadır. Bu durum, kişinin yorumunu dinin kendisi gibi sunup kutsallaştırmaya, zaman zaman da mezhebî yaklaşımı dinle özdeşleştirmeye kadar uzanabilecek süreci beraberinde getirmektedir. Bu yaklaşım, din dilini kavgacı bir dile dönüştürmekte, hakikati savunma iddiası da hakikati örseleyen bir yapıya bürünmektedir. Bu noktadan itibaren dinin rahmet dili de giderek güç devşirme diline dönüşmektedir. Söz konusu yaklaşım, dilin inşa ettiği düşünce dünyasında eksen kaymasına sebebiyet verdiğinden din kardeşi kabul edilmesi gereken kişi, farklı düşünen bir muhatap olmaktan çıkarak rakip olarak görülmeye başlanmaktadır. Hedef, hakikati birlikte aramak veya insanlara hidayet yolunda rehberlik etmek yerine rakibi susturmaya dönüşmektedir. Bütün bu süreçler de hakikat arayışı ve rehberlik sorumluluğunun galibiyet mücadelesi gölgesinde kalmasına sebebiyet vermektedir.
Dinî tekelcilik tam da bu zeminde kendisine yer bulmaktadır. Bu yaklaşım kişi veya grupları, kendi dinî yorumlarını, dinin mümkün anlamlarından biri olarak görmek yerine hakikatin yegâne temsili olarak algılamaya götürmektedir. Bu düşünce yapısına sahip kişiler, farklı bakış açılarını meşru bir yorum alanı içinde değerlendirme kabiliyetini yitirdiklerinden tehdit olarak algılamaktadırlar. Böylece dinî söylem araçsallaştırılıp güç devşirme ve konjonktürel hesapların malzemesi hâline gelmektedir. Hakikat adına kurulduğu iddia edilen bu tür söylemler giderek “dine karşı din” biçimine bürünmektedir.
Nihayetinde bütün bu ihtimaller din-yorum özdeşleştirmesine ve bu durumun da din diline sirayet etmesine sebebiyet vermektedir. Nitekim bu düşünce yapısında dil ve dinî kavramlar sloganlaşmakta ve aynı kanaati taşımayanlar tekfir, suçlama, yaftalama, küçümseme ve teşhir içerikli cümlelerle İslam dairesi dışına çıkarılmaktadır. Bu türden sözcükler dile hâkim olunca dinî kavramlar, hakikat kapısını açan anahtarlar olmaktan çıkarak hidayet dışı kalmakta, damgalama ve tahakküm araçlarına dönüşmektedir. Bu denli araçsallaştırılmış din dili, din algısına olumsuz etki ettiğinden dinî temsili ve tecrübeyi de bulandırmaktadır. Oysa yukarıda görüldüğü üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin dili, kabalık yerine nezaketi, belirsizlik yerine açıklığı, tahakküm yerine kararlılığı, gösteriş yerine samimiyeti, riya yerine sıdkı, hakaret yerine hakkı ön plana çıkarmaktadır. Esasen bu yaklaşım tarzı,İslâm’ın öngördüğü dil ve Müslüman toplumun bilincinde yer edinmiştir. Nitekim Yunus Emre’nin şu mısraları bunun veciz bir göstergesidir:
Söz ola kese savaşı, söz ola bitüre başı
Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz.
Söz konusu dize, bazı sözlerin doğru zamanda ve doğru yerde ifade edildiğinde bir çekişmeyi sona erdirme veya bir yarayı iyileştirme kudretine işaret edip zehirli bir yemeği bile bal ve yağ gibi tatlı hâle getirdiğini anlatmaktadır. Dolayısıyla etki ve sonuçlarına bakarak din adına konuşmak, insanın en hassas ve riskli konuşmalarından biri olarak görülmelidir. Din adına konuşan kimse, bir yandan beşerî yorumsal faaliyetin fâniliğinden, diğer taraftan da hak ve hakikatin bir yönüne işaret ettiği realitesinden uzaklaşmadan kendini inşa etmelidir. Yine din dilinin, yalnızca söylenilenlerden ibaret bir nutuk olmayıp muhatabın zihninde ve gönül dünyasında dine açılan bir kapıyı araladığı unutulmamalıdır. Bütün bunlardan hareketle din dilinin nasıl olması gerektiğine dair bazı temel ilkeler aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
a) Hakikatin dili hikmetli olup muhatabın ihtiyacını dikkate almalıdır. Din dili, ölçüsü, doğruluğu oranında faydalı olmaktadır.
b) Din dili bıkkınlık vermeden, uygun zaman ve mekânda kullanılarak ve muhatabın seviyesini dikkate alan bir ritim duygusu taşımalıdır.
c) Din dili rahmet vasfından kendisini yoksun kılmamalıdır. Karşısındakini yargılamak ve dışlamak yerine insanı kazanmaya odaklanmalı ve kardeşlik hukukunu gözetmelidir. Dil ve söylem, gücünü sesin şiddetinden değil hakikate ve rahmete uygunluğundan kazanmalıdır.
d) Din dili zorlama ve tehdit oluşturmadan ikna edici olmalıdır. Bu sebeple yalnızca duygulara hitap etmekle yetinmemeli, aynı zamanda delile dayalı ve akla hitap eden bir nitelik taşımalıdır. Bununla birlikte kuşatıcı, yapıcı ve birleştirici olmalı; buna mukabil yargılayan, gerilimi tırmandıran ve kutuplaştıran söylemlerden arınmalıdır.
e) Müminin söz ve davranışları edep merkezli olmalıdır. Zira bunlardan uzaklaşıldığında davetin ciddiyeti zedelenmektedir.
f) İslami tebliğ metodu, sadece anlatılan bir hakikati değil görülen ve yaşanan bir örnekliği de şart koşmaktadır. Din dili, doğru muhtevanın doğru üslupla birleşmesinden oluşmalıdır ve beyanların karşılığını eylemlerinde göstermelidir.