Mehmet Tahir İKİLER

İLE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Kukla, Karagöz ve meddahlık genç kuşağa şunu söyler: Kendi hikâyeni unutma. Çünkü insan kökünü kaybederse sesi de incelir, hafızası da eksilir. Gelenekli sanatlar ise o sesi yeniden kalınlaştıran, çocuğa hem oyun hem hafıza veren canlı birer emanettir.

Geleneksel Türk tiyatrosunun içinde doğmuş, çocukluğu turne ve çadır tiyatrolarında geçmiş ve sahne sanatlarının diploması sayılan “peştamal kuşanma” töreniyle ustalık makamına yükselmiş bir sanatçısınız. Ustasının rahle-i tedrisinden geçen ve o dönemin usta-çırak ilişkisini gören Mehmet Tahir İkiler bugünkü modern sanat hakkında neler söyler?

Ben modern sanata geleneğin karşısından bakmıyorum çünkü gelenek benim için geride kalmış bir sandık değil; kapağı her açıldığında bugüne de kokusu sinen bir emanettir. Bu mesleği önce ailemin yanında, sonra ustalarımın dizinin dibinde öğrendim. Usta-çırak ilişkisi bana yalnız kuklayı, Karagöz’ü, meddah sözünü ya da sahne tekniğini öğretmedi; sabrı, edebi, beklemeyi, seyirciye hürmeti ve sahneye çıkmadan önce insanın kendi içini toparlaması gerektiğini öğretti. Bugünün modern sanatı elbette büyük imkânlar taşıyor. Işık, ses, görüntü, teknoloji, yeni sahne biçimleri sanatçının elini güçlendiriyor. Ama ben şuna inanırım: Sahne çok parlayıp da insanın gönlü karanlıkta kalıyorsa orada eksik bir şey vardır. Sanatta asıl mesele sadece yeni görünmek değil insana dokunabilmektir. Gelenek bize kök verir, modern sanat ise kanat açar. Kök olmazsa savruluruz, kanat olmazsa yürüdüğümüz yerde kalırız. Aradığımız bu dengedir: Geçmişin edebini bugünün diliyle buluşturmak.

Kurucusu da olduğunuz Başkent Tiyatrolarında idari görevlerin yanı sıra binlerce gence tiyatro eğitimi verdiniz. Uzun soluklu bir kamusal sanat vizyonu inşa ederken halkı tiyatroyla buluşturma noktasında motivasyon kaynaklarınız ve karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

Başkent Tiyatroları benim için yalnızca oyun sahnelediğim bir yer olmadı; yıllar içinde emekle kurduğumuz bir çatı, bir okul, bir sanat ocağı hâline geldi. 1994’te başlayan bu yolculukta sadece perde açmayı değil o perdenin arkasında bir düzen, bir disiplin, bir seyirci alışkanlığı ve bir eğitim iklimi kurmayı dert edindim. Okul gibi yönetmeye çalıştım çünkü tiyatroda da insan yetişir, seyirci yetişir, sanatçı yetişir. Bir tiyatronun çatısını kurmak elbette kolay olmadı. Taşı tek tek yerine koyarsınız; oyuncular, öğrenciler, aileler, tiyatro severler, emek veren insanlar o yapının harcına karışır. Öğrencilerimin ve tiyatroyu sevenlerin desteği sayesinde yolu tamamlamış olduk. 2019 yılında ayrıldığımda geride; biletleri aylar öncesinden tükenen, yıllık 130 bine yakın seyirciye ulaşan, gelenekli sanatlarla çocuk tiyatrosunu ve nitelikli sahne üretimini buluşturan bir tiyatro bırakmıştım. Bu rakam benim için sadece seyirci sayısı değil yıllar boyunca ilmek ilmek örülen bir güvenin karşılığıdır. En büyük motivasyon ise halkın tiyatroya gelmesi, çocukların sahneyle tanışması, gençlerin kendini ifade edecek bir alan bulması… Çünkü tiyatro yalnız alkış alınan bir yer değildir. Tiyatro, doğru kurulursa insanın içindeki kapalı kapıları usulca açan bir anahtardır.

Kaleme aldığınız ve sahneye koyduğunuz eserlere/oyunlara baktığımızda; Somuncu Baba, Yunus Emre, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdayi gibi medeniyetimizin manevi mimarlarını işlediğinizi görüyoruz. Bir anlatıcı ve oyun yazarı olarak millî-manevi değerleri sahne ışıklarıyla harmanlarken gözettiğiniz temel estetik ve toplumsal gaye nedir?

Tiyatroda uzun yıllar hissettiğim şey şuydu: Bizim sahnemizde insanın acısı, neşesi, kavgası, aşkı anlatılıyordu ama kader, iman, teslimiyet, irfan ve gönül terbiyesi tarafında sanki eksik bırakılmış bir oda vardı. O oda bana hep seslendi. Bir süre sonra yazdığım oyunların çoğunu bu hissiyatla kaleme aldım. Çünkü bizim medeniyetimizin manevi mimarları sadece tarih kitaplarında kalacak isimler değildir; onlar insanın iç yolculuğunu, arayışını, tevazusunu ve hakikatle imtihanını anlatan büyük aynalardır. Bu yolda yaptığım çalışmalarda hep aynı sorunun peşinde oldum: Bu büyük insanların sözü bugünün insanının kalbine nasıl değebilir?

Peygamber Efendimizin Asr-ı Saadet döneminden beslenen bir oyunu da sahneye koydum. Bu metin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından incelendi ve sahnelenmeye değer bulunarak onaylandı. Bu benim için çok kıymetliydi. Çünkü böyle konularda sahne dili kadar edep, hassasiyet ve sorumluluk da gerekir. Benim temel gayem, millî-manevi değerleri sahneye sadece anlatı olarak taşımak değil seyircinin gönlünde bir iz, bir soru, bir iç muhasebe bırakabilmektir. Sahne ışığı yalnız dekoru aydınlatmasın; insanın içine de küçük bir kandil yaksın isterim.

Tiyatronun yanı sıra kukla, meddahlık, karagöz ve gölge oyunu gibi kültürel mirasımızı canlı tutan disiplinlerde de derin çalışmalarınız ve koleksiyonlarınız bulunuyor. Küreselleşen ve dijitalleşen dünyada bu “kadim ve canlı” anlatı türlerinin genç kuşağın zihin dünyasına ve toplumsal hafızamıza nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?

Başkent Tiyatrolarındaki vazifem süresince çocuk tiyatrosunun içinde kuklayı, Karagöz’ü ve gelenekli sahne sanatlarını hep diri tutmaya çalıştım. Neredeyse her yıl repertuvara içinde kukla ya da Karagöz’ün yer aldığı bir oyun koydum. Çünkü ben bu sanatları yalnız eski zaman hatırası olarak görmedim; çocuğun kalbine giden en sıcak yollardan biri olarak gördüm. Bununla yetinmeyip atölyeler açarak kuklayı, Karagöz’ü, gölge oyununu tanıttık. Hatta Ankara’nın sokaklarına, özel olarak tasarlanan gezici kukla otobüsüyle çıktık. Çocuklar salondan önce kendi sokağında kuklayla, Karagöz’le, sahneyle tanıştı. O küçük perde bir mahallenin ortasında açıldığında tiyatro binasının kapısı da çocukların gönlünde aralanıyordu. Sonra şunu gördük: Sokağında kuklayı seyreden çocuk artık tiyatroya gelmek istiyordu. Karagöz’le gülen, kuklayla konuşan, gölge perdesine şaşıran çocuk sahnenin yolunu öğreniyordu.

Kukla, Karagöz ve meddahlık genç kuşağa şunu söyler: Kendi hikâyeni unutma. Çünkü insan kökünü kaybederse sesi de incelir, hafızası da eksilir. Gelenekli sanatlar ise o sesi yeniden kalınlaştıran, çocuğa hem oyun hem hafıza veren canlı birer emanettir.

Gerek 6 Şubat depreminde çocuklara uzattığınız el gerekse kalbinizin bir parçasının attığı Gazze’deki masumlar için yaptığınız çalışmalar aslında insanlık onurunu ve çocukların gülüşünü korumaya yönelik atılmış adımlardı. Geleneksel tiyatromuzun özünde var olan o “gönül gözü” ve “merhamet” duygusunun bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu evrensel barışa ve insan kalabilme mücadelesine sanatsal bir katkısı olabilir mi?

Deprem bölgesi benim için 6 Şubat’tan önce de vardı. Marmara depreminde kalabalık bir oyuncu kadrosuyla şehir şehir dolaşıp günde 25-30 etkinlik yaparak çocukların yüzünde küçücük de olsa bir tebessüm aramıştık. O günlerde şunu öğrenmiştim: Bazen bir kukla, enkazın yanında çocuğun elinden tutan sessiz bir dost olur.

6 Şubat depreminde ise bu defa yola tek başıma çıktım. Bir minibüsü kukla sahnesine çevirdim; hem o minibüsü kullandım hem gösterilerimi onunla yaptım hem de günlerce onun içinde yatıp kalktım. Depremin on ikinci gününden itibaren İskenderun’dan başlayarak şehirleri dolaştım. Her şehirde iki üç gün kaldım; çadırların arasında, yıkıntıların gölgesinde, sokak sokak gezerek masallar anlattım, kukla gösterileri yaptım. Bu yolculuk tek seferlik bir ziyaret değildi. Ankara’ya yaklaşık 15 günde bir dönüyor, 3-5 günlük aradan sonra yeniden deprem bölgesine gidiyordum. Bir buçuk ay boyunca daha önce hiç girmediğim sokaklara giriyor, çocukların gözünde aynı şeyi arıyordum: Bir anlığına da olsa korkunun yerini oyuna, sessizliğin yerini masala bırakması.

Gazze’ye baktığımda da içim aynı yerden sızlıyor. Nerede bir çocuk ağlıyorsa insanlık orada sınavdadır. Keşke Gazze’ye de gidebilsem; o yıkıntıların arasında bir masalla, bir kuklayla, bir küçük tebessümle çocukların gönlüne dokunabilsem. İnşallah bir gün sanatımız, merhametin dili olarak oradaki çocukların da yarasına dokunur.

Yetiştirdiğiniz öğrencilerin Kültür Bakanlığı Kültürel Miras Taşıyıcı listesine girdiklerini görmek sizi nasıl etkiliyor? Bu vesileyle, geleneksel sahne sanatlarının en önemli tılsımı olan “hikâyeyi insandan insana aktarma” misyonunu hayat felsefesi yapmış biri olarak başta gençlere ve bu işe gönül vermiş olanlara neler tavsiye edersiniz?

Bir usta olarak bunu görmek elbette beni mutlu ediyor. Çünkü insan, yanında yetişenlerin yol aldığını, emeklerinin görünür olduğunu, geleneği kendi nefesleriyle taşımaya başladığını görünce sevinir. Bu, her usta için güzel bir duadır. Elbette devletin kültürel mirasa sahip çıkması kıymetlidir; öğrencilerimin bu imkândan faydalanması da beni ayrıca memnun eder. Bununla beraber, sanatın ve sanatçının değerinin sahne ve seyirci tarafından verildiğine de inanıyorum. Bir komisyon önünde sınava tabi tutularak sanatçı olmanın yanında seyircinin gönlüne ulaşmayı, çocukların gözünde bir tebessüm yakalamayı, kukla ve ortaoyunu ile insana dokunabilmeyi öncelemeyi sanat ve sanatçı açısından daha kıymetli buluyorum. Yaptığım işin ecrinin sahne ve seyirci tarafından verilmesi benim nazarımda daha değerlidir. Belki de benim için en büyük berat, yıllarca sahneye çıkabilmekte ve bir çocuğun “Bir daha gelecek misin?” sorusundaki samimiyette gizlidir. Unutulmamalıdır ki geleneksel sanatlarımızda ustalığın en büyük ödülü yetiştirilen çırakların başarısı, çocukların yüzünde bırakılan tebessüm ve seyircinin gönlünde edinilen yerdir.

Gençlere de şunu söylemek isterim: Bu yola ünvan almak, görünür olmak için çıkmayın. Önce işi sevin, ustayı dinleyin, sahne arkasını öğrenin, malzemeye dokunun, seyirciye hürmet edin. Gelenek, omuzda taşınan bir yük değil gönülden gönüle aktarılan bir emanettir. O emaneti taşıyan kişi önce iyi insan, sonra iyi sanatçı olmaya gayret etmelidir.

Öz Geçmiş

Mehmet Tahir İkiler, sahne sanatlarını kitaplardan önce hayatın içinden, ailesinden ve ustalarından öğrendi. Çocukluğu turnelerde, çadır tiyatrolarında, sahne arkasında, kuklanın, Karagöz’ün, meddah sözünün ve gelenekli tiyatronun nefesiyle geçti. Usta-çırak geleneği içinde yetişti; peştamal kuşanma töreniyle bu sanat yolunda “ustalık” makamına kabul edildi. Uzun yıllar Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkent Tiyatrolarında sanatçı, yönetmen, yazar ve eğitmen olarak görev yaptı. Aynı zamanda kurumun, kuruluş ve gelişim süreçlerinde yer aldı; binlerce çocuk ve gence tiyatro, drama, kukla ve geleneksel sahne sanatları alanında eğitim verdi. Bugün, Ankara’da köklü bir eğitim kurumunda çocukların yüreklerine sanatla dokunmaya, kültürel mirasımızı atölyeler ve sahne çalışmaları yoluyla yeni kuşaklara taşımaya “Benim için sanat, yalnız sahneye çıkmak değil gönülden gönüle emanet taşımaktır.” düsturuyla aktarmaya devam ediyor.