DİJİTAL ÇAĞIN
MODERN ENGİZİSYONU:
LİNÇ KÜLTÜRÜ
Doç. Dr. Abdullah ALTUNCU
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Uhud’un Suskun Tanıklığı
Hepimiz, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatını anlatan siyer kitaplarını veya İslam tarihi kaynaklarını okuduğumuzda Uhud Savaşı’nın yer aldığı bölümlerde hüzünlenir, ızdırap duyarız. İslam tarihinin ilk dönemlerinde kazanılabilecek bir savaşın yenilgiyle sonuçlanması üzüntü verir. Savaşın başlangıcında Peygamber Efendimizin komutasındaki İslam ordusu ciddi bir üstünlük sağlamışken sonrasında ağır kayıplar vermiş, Müslümanlar geri çekilmek zorunda kalmış ve aralarında Hz. Hamza ile Musab bin Umeyr’in de bulunduğu yetmiş sahabi şehit olmuştur. Ayneyn Tepesi’ndeki okçuların, savaşın kazanıldığına dair bir zanla Hz. Peygamber’in emrine ve komutanları olan Abdullah b. Cübeyr’in uyarısına rağmen yerlerini terk etmeleri ve bunun sonucunda İslam ordusunun iki ateş arasında kalması savaşın seyrini değiştirmiştir. Hâlbuki Peygamber Efendimiz elli okçuyu bu tepeye yerleştirirken “Düşmanı önümüze katıp bozguna uğratarak galip geldiğimizi veya onların bizi yenip cesetlerimizi yırtıcı kuşların lime lime parçaladığını görseniz bile ben size haber vermedikçe yerlerinizden ayrılmayın!” şeklinde net bir emir vermiştir. Dikkat çekici olan husus ise gerçekleşen mübareze, birliklerin konumları, birebir mücadeleler, Mekkelilerin manevra saldırısı, Hz. Hamza’nın şehit edilişi, Peygamber Efendimizin yaşamış olduğu derin üzüntü, Müslümanların Uhud Dağı’na çekilmelerinden sonra karşılıklı hitaplar, Musab bin Umeyr’in defnedilişi ve savaş sonrasında Medine’de yaşananlar gibi Uhud Savaşı’yla ilgili konularda tafsilatlı bilgiler belirtilmiş olmasına rağmen Ayneyn Tepesi’ni terk eden isimler asla zikredilmemiştir. Allah Resulü’nün emrine riayet eden az sayıdaki sahabiyi satır aralarında rahat bir şekilde görebiliyorken tepeyi terk eden isimler kaynaklarda verilmemiş ve sahabe sonraki süreçte yaşanan ciddi ihtilaflarda dahi bu konuyu gündeme getirmemiştir. Hatta Cemel ve Sıffin gibi İslam tarihindeki önemli kırılma dönemlerinde dahi bu olaya atıf yapan bir ifade kullanmamışlardır. Hz. Peygamber’in vahiyle muhatap olmasından sonra yaşanılan sıkıntı, zulüm ve baskılar karşısında gösterilen her fedakârlığı hayırla yâd ederek anlatmalarına rağmen pişmanlık ve nedamet gerektiren olayları gizli tutmuşlar, onları örtmede toprak gibi davranmışlardır. Bu tavır ise günümüz dünyasını anlamlandırmak için ihtiyaç duyduğumuz, birey ve toplum olarak yolumuzu aydınlatacak İslam ahlakının önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır.
Modern Zamanların Kolektif Cezası
İçinde bulunduğumuz çağ, insanlık tarihi boyunca benzeri görülmemiş gelişmelerin yaşandığı bir dönüşüm sürecini barındırmaktadır. Bilim, teknoloji ve iletişimde yaşanan gelişmelerin takip edilemeyecek kadar hızlı bir şekilde ilerlediği bu süreçte gelenek, toplum normları, ahlaki ilkeler ve davranış biçimlerinin de yıpranmaya başladığı bilinen bir husustur. Bu bağlamda dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan ve gün geçtikçe kolektif bir yargılama mekanizmasına dönüşen linç kültürü dikkatlerin yöneltilmesi gereken bir konu hâline gelmiştir. Orta Çağ Avrupa’sının karanlık günlerinde suçlayan, sorgulayan, yargılayan ve cezayı uygulayan engizisyon mahkemelerine benzer şekilde ekranların ve sosyal medya araçlarının kullanımıyla kendini gösteren kolektif bir yargılama ve cezalandırma mekanizmalarının varlığına şahitlik etmekteyiz. Bilginin en büyük güce dönüştüğü çağımızda, klavye tuşları birer saldırı unsuru, kelimeler ise cezalandırma yöntemi hâline getirilmektedir. Belirsizliğe ve bilinmezliğe karşı gösterilen tahammülsüzlük; her parçayı tamamlama, tamamlanan unsurları hikâyeye dönüştürme, bu hikâyeleri kategorize etme ve bütün kategorilere hüküm verme şeklinde ilerleyen davranış biçimlerini ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla kısa bir süre içinde kitlesel yaklaşımlarla yarım parçalara kesin hükümlerin verildiği ve bunun sıradanlaştırıldığı görülmektedir. Bir gönderinin çok fazla sayıda paylaşılması hakikatle ilişkilendirilmekte, kullanıcılar paylaşım sayılarının fazlalığıyla yönlendirilmekte ve yine bu paylaşımlar birer kanıt hâline getirilmektedir. Oysa gerçeklik, paylaşım sayılarıyla ilişkilendirilebilecek bir norm değildir.
Hucurat’tan Yükselen İlahi İkaz
İslam düşüncesinde “hüsn-ü zan” esas kabul edilmiş ve muğlak olan konularda güzel yorumda bulunmak ya da tam bilgi sahibi olunmayan konularda olumsuz bir yaklaşım sergilememek temel ilkelerden biri olmuştur. İslam toplumundaki bireylerin sade bir iyimserliği anlamına gelmeyen bu tutum, varlığın ve olayların hakikatinin sadece Yüce Yaratıcı tarafından bilinebileceğini, insan aklını çevreleyen sınırların kabulünü, beşer olmanın aynı zamanda hata yapmak anlamına da geldiğini ve ıslah etmenin yok etmekten daha efdal olduğunu merkeze alan bir düşüncenin, toplum muhafazası için ortaya koyduğu bir yaklaşımdır. Nitekim Yüce Allah Hucurat suresi 12. ayette “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” buyurmaktadır. Bilgiyle zan arasında net bir ayrımın yapıldığı bu ayet “zannın birçoğundan sakının” ifadesiyle başlamaktadır. Burada kastedilen ise asılsız, delilsiz, bilgiye dayanmayan ve kötü niyetli bir yaklaşımdır. “Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın.” ifadesiyle tecessüs kötü bir davranış olarak vurgulanmış, insanların gizli hâllerinin, zaaflarının, mahremiyetlerinin ve özel hayatlarının öğrenilmeye çalışılması, araştırılması ve didik didik edilmesi yasaklanmıştır. İslam hukukunda ise kişinin gizli kalmasını istediği hâllerin araştırılması, ayıplarının ortaya çıkarılması ve bu bilgilerin yayılması kul hakkı kapsamında değerlendirilmiştir. Ayetteki “Birbirinizin gıybetini yapmayın.” ifadesi ile bir kişinin arkasından, duyduğunda hoşlanmayacağı ve rahatsız olacağı şekilde konuşulmasını -konunun doğru olup olmamasına bakılmaksızın- açık bir şekilde yasaklamıştır. Bunun Allah katında da toplum nazarında da iğrenç bir davranış olduğunun vurgulandığı ayet-i kerimede “ölü kardeşin etini yemek” şeklindeki benzetme, linç kültürüne de işaret etmesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Bu ifade gıybet edilen kişinin pasif, savunmasız ve âdeta ölü konumuna düşürüldüğü şeklinde anlaşılmıştır. Gıybet edilen kişi, rahatsız olacağı unsurlarla karşı karşıyayken muhataptan da yoksundur. Linçte de hedef alınan kişi çoğu zaman kendisine yöneltilen suçlamalardan habersizdir ve bunları öğrendiğinde “kitle yargılaması” ve “cezalandırma” artık tamamlanmıştır. Ayette yer alan “yemek” kelimesinin kullanımı da özel anlamlar barındırmaktadır. Çünkü bu kelime, bir kereliğe mahsus bir eylemi değil sürekli ve tekrarlanan bir fiili nitelendirmektedir. Linç kültüründe de eylemler yeni unsur ve paylaşımlar oluşturularak sürekli tekrarlanır, yinelenir ve unutulmaması, sürekli gündemde kalması amaçlanır. Fakat bütün bunlarla birlikte bu davranışı sergileyenlerin en fazla kendi manevi varlıklarına zarar verdikleri, insanlıktan çıktıkları ve topluma da zarar verdikleri vurgulanmaktadır.
Kavl-i Leyyin: Kırmadan Uyarmak, Yıkmadan Düzeltmek
Zanla başlayan, tecessüsle devam eden linç sürecinin üçüncü ve en görünür aşamasını gıybet ve iftiranın kitlesel dolaşıma sokulması ve olabildiğince görünür hâle getirilmesi oluşturmaktadır. Allah’ın yasakladığı ve topluma zararı bilinen bu yaklaşım, çoğu zaman toplumsal kategorilere aidiyetin bir gerekliliği olarak düşünülmekte ve bu bağlamda gerçekleştirilmektedir. Tam da bu noktada linç ile eleştirinin, ıslah etme ile yok etme arasındaki ayrımların düşünülmesi gerekmektedir. Doğrudan muhataba yönelmek, yanlışı ortadan kaldırarak doğru bir davranışın oluşmasını amaçlamak, hatalı davranışı sergileyen muhatabın toplumdaki karşılığını yok etmek yerine onu ıslah ederek toplumdaki varlığını sürdürmesini sağlamak ve bu süreçte güzel bir üslupla hareket etmek İslam ahlakının vurguladığı temel ilkelerdir. Sözün içeriğiyle birlikte nasıl söylendiği de bu açıdan önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki “yumuşak ve gönül alıcı söz” anlamına gelen “Kavl-i leyyin” ifadesi davranış ve üslup biçimimizi nasıl şekillendirmemiz gerektiğini göstermektedir. Allah’a karşı isyanını artırarak devam ettiren Firavun’a içine düştüğü azgınlıktan vazgeçmesi için Hz. Musa ve Hz. Harun’u gönderen Yüce Allah, “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha, 20/44) ifadelerini kullanmıştır. Yaşanmış ve yaşanılacak olan her şeyin bilgisine sahip olan Allah, Firavun’un isyanını devam ettireceğini elbette biliyordu. Ayette geçen bu ifadelerle, en büyük hatalarda bile güzel sözle uyarmanın ve ıslah amacıyla hareket etmenin gerekliliğini iman eden gönüllere göstermiştir. İbrahim Peygamber’in, Yüce Allah’a şirk koşan ve putlara tapan babasının “Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” (Meryem, 19/46) şeklinde cevap verecek olmasına rağmen onu doğru yola ulaştırmak için art arda “Babacığım…” ifadesiyle uyarılarda bulunması ve babasına hürmetten taviz vermemesi, Nuh Peygamber’in de Allah’tan yüz çevirip dağlara çekilen oğluna “Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!” (Hud, 11/42) diye seslenmesi Yüce Allah’ın bizlere nasıl davranmamız gerektiği konusunda “en güzel örnek” olarak sunduğu peygamber kıssalarındaki konuyla ilgili öne çıkan yaklaşımlardır. Linç kültüründe ise bu yaklaşımın tam tersi karşımıza çıkmaktadır. Üslubu ve doğası gereği alaycı, istihzalı ve kırıcı olan linçte “haklı olduğunu iddia etmek” her hareketin ve üslup bozukluğunun meşrulaştırıcısı olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki İslam düşüncesinde haklı olmanın yanında doğru bir yöntemin kullanılması da esastır. Peygamber Efendimizin “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11) şeklindeki hadisi, İslam düşüncesindeki bu genel yaklaşımı ortaya koyarken toplumsal iletişimin genel çerçevesini de belirlemiştir. Dolayısıyla her hata ve olumsuz davranış karşısında misliyle karşılıkta bulunma, intikam alma, zarar verme yerine doğru yola sevk etme, ıslah etme, hatayı ortadan kaldırma, davranışı güzelleştirme merkeze alınmış, insanı kaybetme yerine kazanma amacı güdülmüştür.
Rahmetin Gölgesinde Yeniden Doğrulmak
İnsanın yaratılışı genel itibarıyla düşme ve kalkıp doğrulma üzerine kuruludur. İnsan, hata yapan, yapmış olduğu hata karşısında nedamet duyup pişman olabilen ve tövbe kapılarını sonuna kadar açık tutan Allah’a yönelerek af dileyebilen bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de ilk yaratılan insanın yine ilk hata yapan ama aynı zamanda ilk pişmanlık duyup ilk tövbede bulunan olduğu anlatılmaktadır. Nitekim Yüce Allah bu pişmanlık ve tövbe karşısında “Bunun üzerine Âdem Rabb’inden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); Rabb’i de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.” (Bakara, 2/37) buyurmaktadır. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah-u Teâlâ sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10) ifadelerini kullanmıştır. Yapılan kötü davranışları düşünmek, bundan üzüntü duyup pişman olmak, gözyaşı döküp bir daha bu hataya dönmemek üzere yüz çevirmek insanı kurtuluşa ulaştıran yollardan biri oluverir. İnsanoğlu, sınanmadığı hiçbir günahın masumu değildir. Ve işlenen her günahtan arınmak, ancak içten bir pişmanlık ve Allah’a sığınmakla mümkün olabilir.
Değerlerin Aşındığı Çağda Var Olabilmek
Yaşadığımız çağda ekranlar, sosyal medya ve dijital ortamlar olumsuz örnekleri, hata ve yanlışları öne çıkarmakta, insani duygulara zarar verecek tüm gelişmeleri gözler önüne sermektedir. Dijital araçlar değerlerin aktarımı konusunda inancın, kültürün, ahlaki değerlerin ve aile yaklaşımlarının yerine geçmekte, topluma zarar veren davranışlar normalleştirilmekte ve geleneğimizde yer alan önceliklerin sırasıyla oynanmaktadır. Bütün bunlar ise toplumsal dejenerasyona, ahlaki bozulmaya, değerlerinden yoksun bireylerin yetişmesine neden olabilmektedir. Böylece toplumu bir arada tutan kültürel değerler bir kenara itilmekte ve bu değerlerle bağdaşmayan linç kültürü gibi yeni unsurlar kendini göstermektedir. Bizi çepeçevre kuşatan bu zarar verici etkilerden korunmak, ancak ahlaki değerlerin ve olumlu örneklerin öne çıkarılmasıyla, inancımız ve kültürümüzde yer alan temel prensiplerin merkeze alınmasıyla mümkün olabilir.