RÂŞİDÜDDİN SİNÂN ve

DÜNYEVİ HIRSLARIN

TARİHÎ TEZAHÜRLERİ

Emre KESKİN

DİB Müfettiş

İnsanlık tarihi, inancın bireyi yücelten, ruhu arındıran ve toplumu ıslah eden yapıcı gücü ile bu gücü şahsi ihtiraslarına alet etmek isteyen karanlık odakların amansız mücadelesine sahne olmuştur. İslam medeniyetinin özünü oluşturan temel kavramlardan biri şüphesiz ihlastır. İhlas; kulun her türlü amelini, niyetini ve ibadetini araya hiçbir dünyevi menfaat, gösteriş veya beklenti sokmadan sadece Allah rızası için yapması demektir. Toplumsal huzurun, karşılıklı güvenin ve adalet nizamının en güçlü teminatı bu samimiyettir. Tarih boyunca bu yüce değer, zaman zaman “din istismarı” adı verilen ve toplumları içten içe kemiren bir yozlaşma tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Din istismarı; kutsal ve aşkın olanın, fâni ve dünyevi olan hırs, gizli ajanda ve şahsi ikballer uğruna elverişli bir araç hâline getirilmesidir. Din istismarcıları, kitlelerin en hassas olduğu inanç dünyasını hedef alarak manevi duyguları sömürür ve kendi dünyevi hırslarını inşa etmek için kutsal metinleri, kavramları ve sembolleri birer maske gibi kullanırlar. Bu meyanda Râşidüddin Sinân’ın hayatı ve faaliyetleri, günümüz dünyasındaki benzer tehlikeleri erkenden fark edebilmek adına önem arz eder.

Râşidüddin Sinân b. Selmân b. Muhammed el-İsmâîlî el-Basrî, 520’li (1126) yıllarda Basra yakınlarındaki Akrüssûdân köyünde, İmâmiyye Şîası’na mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Nizârî İsmâilîleri tarafından genellikle “Sinân Râşidüddin” ya da sadece “Sinân” olarak anılan bu figürün hayatındaki ilk büyük kırılma, genç yaşta ailesinin mezhebî çizgisini terk ederek radikal bir felsefi ve siyasi öğreti olan Nizârî-İsmâilî ekolüne intisap etmesiyle başlamıştır. Basra’da temel eğitimini ikmal etmesini müteakip bu katı ideolojik öğretinin yönetim merkezi olan, sarp kayalıklar üzerine kurulu “Kartal Yuvası” olarak bilinen Alamut Kalesi’ne gitmiştir. Alamut, o dönemde sadece askerî ve stratejik bir sığınak değil aynı zamanda Hasan Sabbah tarafından temelleri atılan, fedailerin psikolojik, zihinsel ve ideolojik olarak âdeta yeniden şekillendirildiği, mutlak itaat kültürünün genetik kod gibi işlendiği kapalı bir endoktrinasyon (beyin yıkama) merkezidir.

Sinân, Alamut’ta geçirdiği uzun yıllar boyunca felsefeye, astronomiye, İhvân-ı Safâ’nın risalelerine ve İsmâilî doktrinine derinlemesine vakıf olmuştur. Bu ezoterik süreçte, Hasan Sabbah’ın halefi olan II. Hasan ile çok yakın dostluk kurmuştur. Hatta onun, İslam’ın zahirî emirlerini (namaz, oruç, helal-haram gibi şer'i hükümler) tamamen askıya almayı öngören “Kıyâmetü’l-kıyâmât” olarak adlandırdığı radikal ve batıni doktrinine bizzat tanıklık etmiştir. Ancak Sinân’ı tarihte asıl tehlikeli ve kalıcı kılan yönü, bu radikal doktrini körü körüne uygulamak yerine görevlendirildiği coğrafyanın sosyolojik yapısına zekice uyarlayacak esnek bir stratejik akıl geliştirmesinde yatmaktadır. Nitekim 1172 yılında Suriye bölgesindeki Nizârî faaliyetlerini sevk ve idare etmek üzere başdâî (baş davetçi) olarak görevlendirildiğinde elindeki en büyük güç salt askerî birlikler veya fedailer değil; çocukluğundan beri bir sanat gibi incelikle işlediği “takiyye” ve “manipülasyon” yeteneğiydi.

Sinân, Suriye topraklarına ulaştığında aceleci davranmamış, bir gölge gibi hareket etmiştir. Önce Musul, Rakka ve Halep gibi dönemin büyük ve kozmopolit İslam merkezlerinde kimliğini tamamen gizleyerek ikamet etmiş; ardından Nizârî kalelerinin kalbi konumundaki Kehf Kalesi’ne yerleşmiştir. Sinân’ın buradaki ilk faaliyetleri, günümüz istihbarat literatüründe ve sosyolojik analizlerde “sızma” (infiltrasyon) olarak adlandırılan yıkıcı stratejinin tarihsel bir prototipidir. Gerçek kimliğini, niyetini ve inancını halktan gizleyen Sinân, uzun süre sıradan, takva sahibi, dünyadan elini eteğini çekmiş münzevi bir derviş gibi yaşamıştır. Yerel cami ve mescitlerde ibadetle meşgul olmuş, halkın her kesimiyle sıcak bir bağ kurarak onların güvenini kazanmıştır. Bu dervişane maske, toplumsal güveni bir kalkan gibi kullanarak kendi gizli ve dünyevi ajandasını bu meşruiyetin arkasına saklama stratejisinin bir parçasıydı. İslam hukukunda normal şartlarda can güvenliği tehlikeye girdiğinde bir korunma ve canı muhafaza etme ruhsatı olan “takiyye” kavramı, Sinân’ın elinde masum insanları aldatma, kurumları ele geçirme ve kitleleri manipüle etme amacıyla kullanılan son derece tehlikeli bir istismar silahına dönüşmüştür. Zamanla bölgedeki yerel Nizârî grupları arasında karizmatik bir lider olarak şöhret kazanmış, Suriye’deki mevcut lider Şeyh Ebû Muhammed’in vefat etmesi üzerine de Suriye Nizârîlerinin mutlak otoritesi ve başdâîsi tayin edilmiştir. Bu noktadan sonra derviş hırkasının altındaki o dünyevi güç ve iktidar hırsı, kurumsal bir yapıya bürünerek tarih sahnesine çıkmıştır.

Başdâî Sinân, Masyâf, Kehf, Kadmûs ve Alika gibi sarp kaleleri askerî ve lojistik açıdan tahkim etmiştir. Bu tahkimat süreci; meşru merkezî otoritenin sınırları içerisinde kendi hukukunu, askerî sistemini ve gizli hiyerarşisini uygulayan âdeta “devlet içinde bir devlet” yapılanmasının inşasıydı. Sinân, sadece kaleleri tahkimle kalmamış, emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirecek akıl ve irade dışı bir fedai ordusu oluşturmuştur. Bu yapı bünyesinde yetişen fedailer, salt askerî eğitimden geçmemiş; aynı zamanda sızmaları hedeflenen toplumlarının dillerini, mezhebî inceliklerini, yerel âdetlerini ve dinî pratiklerini ayrıntısına kadar öğrenmişlerdir. Bir fedai, yeri geldiğinde bir Sünni fıkıh âlimi, yeri geldiğinde sadık bir saray muhafızı, yeri geldiğinde ise bir derviş gibi aylarca hatta yıllarca hiçbir açık vermeden yaşayabilmiştir.

Bu durum, tam anlamıyla kurumsal bir ihanet ve itaat modelidir. Aklını, iradesini ve vicdanını teslim ettiği liderin emriyle, masum bir insanı katletmeyi hatta kendi canına kıymayı “kutsal bir görev” olarak gören fedailer, her türlü ahlaki ve insani sınırı çiğnemeyi meşru saymışlardır. Bu karanlık suikast ve sızma ağı, dönemin hem Müslüman hem de Haçlı tarihçilerinin eserlerinde geniş yankı bulmuştur. İslam kaynaklarında bu yapılar radikal sapmaları nedeniyle eleştirilirken Batı kaynaklarında “Assassins” (suikastçılar) olarak anılmış, Sinân dağlık bölgedeki mutlak hâkimiyetine atıfla “Şeyhü’l-cebel” (dağın şeyhi) olarak kaydedilmiştir.

Râşidüddin, Suriye ve Mısır coğrafyasını şekillendiren siyasi ve askerî dengelerde son derece pragmatik ve ilkesiz bir rol oynamıştır. Cemaatinin varlığını korumak ve kendi dünyevi nüfuz alanını genişletmek amacıyla, dönemin en büyük İslam kahramanı olan Selahaddin Eyyûbî’ye karşı yeri geldiğinde Haçlı kontluklarıyla, yeri geldiğinde ise Müslüman hanedanlıklar içindeki muhalif gruplarla karmaşık ve karanlık ittifaklara girmekten çekinmemiştir. Onun bu ilkesiz siyasetinin en çarpıcı ve ibretlik örneklerinden biri, ünlü tarihçi İbnü’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Târîh adlı eserinde detaylarıyla aktarılmaktadır. Haşşâşîn tehdidini ortadan kaldırmak isteyen Selahaddin Eyyûbî, Sinân’ın ana karargâhı olan Masyâf Kalesi’ni kuşattığında bir gece çadırında beklemediği bir manzarayla karşılaşır. Selahaddin, baş ucunda Sinân’a ait özel bir hançer, zehirli bir tatlı ve üzerinde şu ürpertici ifadelerin yazılı olduğu bir not bulur: “Bize bu kadar yakınken bizden nasıl kurtulacağını sanıyorsun?”

Bu hadise, din istismarı ve gizli yapılanma üzerine kurulu şebekenin en önemli gücünün, ahlaki hiçbir sınır tanımayan “her yere sızabilme” kabiliyeti olduğunu gözler önüne sermektedir. İslam dünyasını Haçlı istilasından kurtarmak için ömrünü cephelerde geçiren büyük bir komutan ve devlet adamı bile kendi ordusunun, hatta en yakın koruma kalkanının içine kadar sızmış olan bu “takiyyeci” unsurlar karşısında ciddi bir hayati tehditle karşı karşıya kalmıştır. Sinân, bu eylemiyle aslında dinî veya manevi bir mesaj vermemiş; aksine tamamen seküler, dünyevi bir güç gösterisiyle Selahaddin’i kuşatmayı kaldırmaya zorlamıştır.

Uzun süren idarecilik döneminde Sinân, Suriye’deki diğer Nizârî İsmâilî liderlerinden farklı olarak Alamut’tan bağımsız bir siyaset yürütmüştür. Bu sebeple Alamut ile Sinân arasında ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Suriye Nizârîleri’nin gücünü zirveye ulaştıran Sinân, 1193’te Kehf’te vefat etmiştir.

Asırlar boyunca isimler, kıyafetler ve kullanılan araçlar değişse de din istismarı ve takiyye üzerine kurulu yapıların genetik karakteri ve toplumsal yıkım yöntemleri hiçbir zaman değişmemiştir. Sinân’ın Masyâf’ın sarp dağlarında kurduğu o karanlık ve habis yapının bir benzeri, yakın tarihimizde masum insanların halisane manevi duyguları sömürülerek devletimizin ve milletimizin en mahremine sızan bir yapıyla yeniden karşımıza çıkmıştır. Aziz milletimiz, temelleri tarihte yer alan bu tehlikeli inanç istismarı ve düşünce modeliyle, FETÖ vasıtasıyla acı bir şekilde tanışmış; bu karanlık yapının nihai hedefini ise 15 Temmuz 2016 günü hain darbe kalkışmasıyla bizzat tecrübe etmiştir. Bu kalkışma, tarihsel yozlaşmanın ve din istismarının modern tezahürüdür. Bu ihanet süreci; dinî görünümlü ezoterik yapının dünyevi iktidarı ele geçirmek adına vatanına ve aziz milletine nasıl acımasızca silah doğrultabileceğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Râşidüddin Sinân’ın tarihî arka planı ile günümüzde yaşanan darbe kalkışması; bizlere dini değerlerin dünyevi hırslara ve siyasi ikballere alet edilmesinin hem bireysel hem ailevi hem de toplumsal maliyetinin ne kadar ağır ve kanlı olabileceğini unutturmamak üzere bir ihtardır.

İnanç, ahlak ve toplumsal sorumluluk, bir müminin hayatında ayrılmaz bir bütündür. İhlasın olmadığı bir dindarlık, dünyevi hırsların oyuncağı olmaya mahkûmdur. Din istismarı, sadece geçmişin bir sorunu değil her dönemde farklı kılıklarda karşımıza çıkabilecek bir tehlikedir. Bu tehlikeye karşı en büyük gücümüz, Kur’an ve sünnet rehberliğindeki sahih din anlayışı ve sarsılmaz ahlaki duruştur. Bir müminin gerçek rütbesi, sahip olduğu dünyevi imkânlarda değil Allah rızası için sergilediği samimiyettedir.

Büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin-i Rumi, insanın içiyle dışının bir olması gerektiğini, ikiyüzlülükten uzak durarak ihlasa sarılmanın hayati önemini asırlar öncesinden şu sözüyle ortaya koymuştur: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”

Kaynakça

• Farhad Daftary, “Râşidüddin Sinân el-İsmâîlî”, DİA, c.34 s.467

• Mustafa Galib, Sinân Râşidüddîn, Beyrut: 1967.

• Bernard Lewis, Haşhaşiler: İslam'da Radikal Bir Tarikat, çev. Kemal Sarısözen, Kapı Yayınları, İstanbul: 2014.

• İbnü’l-Esir, El-Kâmil fi’t-Târîh, Beyrut: 1994.

•             Bedrettin Basuğuy, Salâhaddîn-i Eyyûbî ve Râşidüddîn Sinân: Nizârî Fedâîler ve Suikastlar, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, c. 9, Sayı 2, 2017.